Tezahür
Pederim, sebebini hissettirmeden, bir müddet yalıda kalacağını
damadına bildirdi. Baba kız revolverleri ceplerimize yerleştirdik.
Cadıya karşı bir tedafüi 2666 bir vaziyet aldıktan sonra şifahi bir ül -
timatomla Naşit Nefi Efendi’ye vezâif-i zevciyyesinin tamamen
icrasına davet ettik. Ertesi gece karı koca bir odada, bir döşekte
yattık. Tuhaf şey, bizim bu cüretimize karşı, o leyle-i sâniye-i zifâ -
fımızda havadan aforozlar, tehditnameler yağmadı.
Acaba bu karâr-ı müdhişemiz 2669 ile cadıyı korkutabilmiş miy -
dik? Yoksa intikamını geciktirdiği nispette dehşetli mi alacaktı? Her
ne ise kararımızı sonuna kadar aynı metanet 2670 ve cesaretle takip
lazımdı.
Ertesi günü üvey oğlumu, o cadızade afacanı, minderlerin üzerine fıskiye oyunu yaparken yakaladım. Yerlere çarparak mükem -
mel bir dayak attıktan sonra maşayı ateşte kızdırarak fıskiyesinin
tepesini cazır cazır iyice dağladım. Oğlan can acısından hep mo -
rardı. Canhıraş feryatlar, medit şikâyetler ile cadı annesini imdadına çağırdı fakat gelen giden olmadığını görünce nihayet benden
yılarak sindi. Kız, korkusundan yüke kaçıp saklandı.
Hep ev halkı beni çıldırmış zannettiler. Kaynanama meraktan
ıspazmozlar geldi. Kadın, sadrını 2673 dolduran hevâ-yı gayzı ge -
ğire geğire boşaltamayarak az kaldı çatlıyordu.
İrfan Kadın bir tavr-ı istirhâmla:
— Hanımcığım ne yapıyorsun?.. Bunun gecesi de var. Bu ak -
şam yalının içi cadılarla dolacak. Emin ol hepimizi de boğmadan
gitmeyecekler. Evet, evet bu gece Boğaziçi’nin bütün hortlakları
buraya gelecekler.
— Gelecekleri varsa görecekleri de var. Onlardan korktukça,
titredikçe büsbütün şımardılar, tepemize çıktılar.
— Hanımcığım, Allah şaşırtmasın. Sen kendini kaybetmişsin.
Daha dün akşam Hayâl-i Muhterem’den tiril tiril titriyorduk. Bu -
gün ne kuvvet peyda eyledin ki böyle böbürleniyorsun? Hiç onlara
karşı zart zurt olur mu?
Ben hakikaten kendimi kaybetmiştim. Coşkunlukla biraz ileri
varmış olduğumu anladım. Pederimle olan kararımızı evdekilere
hissettirirsem belki cadıyı ikaz eylemiş olurum. Hasmımız 2675 cadı
olsun, peri olsun her hâlde kurnazca, gizli ve ihtiyatlı hareket la -
zımdı. Fevka’t-tabîa zannedilen bu mahlukatı da belki gafil avla -
mak kabil olur.
Ben hemen makamı değiştirerek:
— Doğru söylüyorsun İrfan Kadın. Ben şaşkınlıkla ne dediğimi
bilmiyorum. Hayâl-i Muhterem’e şu güne kadar büyük bir ihtiram,
itaat gösterdik, yaranamadık. Türlü akabeye 2676 uğruyoruz. Serkeş -
liğe kalkarsak mazallah hâlimiz nereye varır? İnsanın her vakti
bir olmuyor. Çocuğun haşarılığına bugün nasılsa tahammül edemedim.
— Git, git oğlanın gönlünü al. Cadıyı ifrit etmeyelim. Gelecek
bir felaketin belki böyle önü alınmış olur.
— Yok artık olan bir defa oldu. Bir çocuğu dövüp de akabinde
sevmek iyi değildir. Büsbütün arsız olur. Ben onun gönlünü alacak
zamanı bilirim, dedim.
Hemen oradan savuştum. Pederim, bu vaka-yı tedîbeyi 2679 duyunca gayet memnun oldu. Akşam Naşit Nefi Efendi geldi. Kayna -
nam, çocuklar, hizmetçiler istikbaline çıktılar 2680. Bire bin katarak
keyfiyeti, o gece vukuu melhuz olan felaketi anlattılar.
Zevcim bana darılmak istedi. Fakat pederimin ve benim hâ -
limizdeki garabete, gözlerimizde lema-i cürete 2682 bakarak cesaret
edemedi. Yalnız benim bir cinnet-i muvakkateye 2683 uğramış oldu -
ğuma hüküm ile iktifa etti.
Gecenin hululüyle korkular arttı. Herkes odasına çekildi, ka -
pısını sürmeledi. Bir fenalık vukuunda bin feryâd-ı istimdâd 2684 salıversek kimsenin muavenete gelemeyeceği anlaşılıyordu. Zevcim
de aynı raşe-i havf u ihtirâzla habgâha 2685 kapandı. Pederimle ben
karanlık uzun sofanın müntehasındaki büyük odada yalnız kaldık.
Baba kız konuşuyorduk. Sanki bizi, ettiğimiz kabahatin cezasını
çekmek için yalnız bırakmışlardı. Sekenesi terk-i mevâ etmiş
zannolunan bu koca yalının orasından burasından tıkırtılar, patırtı -
lar işitilir gibi oluyordu. Bunlar hakikaten vaki oluyor mu? Yoksa
vahimemizin tevlit ettiği bir hurafe miydi?
Pederimin bana karşı iraeye 2688 uğraştığı metânet-i fevkalâde -
ye rağmen dudaklarının rengi gittikçe uçuyor, gözleri bir asabiyyet-i şedîde ile pek sık açılıp kapanıyordu.
Pıtırtıların sûret-i vukûu 2690 şekl-i vehmîden 2691 çıktı. Sofada
bir şeyler gezindiğini artık aynen duyuyorduk. Pederim, cebinden
revolverlerini çıkardı. Dolu olup olmadıklarını muayene etti. Sonra
bendeki revolveri de nazar-ı teftîşten geçirerek şöyle mırıldandı:
— Üçü de dolu.
— Bunları kendi elinizle doldurmuş olduğunuz hâlde şimdi hartuçların yerlerinde olup olmadığından neye şüpheye düştünüz?
— Kim bilir kızım? Cadı işi bu. Hokkabaz tabancası gibi si -
lahlarımızın gayr-i merî, bir yed-i hîle 2694 ile gâh doldurulup gâh
boşaltılmasından şüphe ettim.
Pederimin bu düşüncesi havfımı artırdı. Kendisi o ana kadar cadıya gayr-i mutekid görünürken bu leyle-i tehlikede demek ki
onun da dimağı tezelzüle 2697 uğrayarak fevka’t-tabîa ahvalin zuhu -
runa ihtimal vermeye başlamıştı. Ceplerimizdeki dolu revolverleri
bize hissettirmeden hangi dest-i mevhûm 2698 boşaltabilirdi? Aman
ya Rabbi bu gece her garabet, her nuhuset, her tehlike bizim için
muhtemel miydi? Hatar-ı mevkimizi 2700 unutmamak, korkumuzu
biraz tahfif etmek için afaki sözler bulup konuşmaya uğraşıyorduk.
Şundan bundan hayli görüştük. Nihayet pederim dedi ki:
— Şükriye, dışarıda, oda kapısının yanında ufak bir mangal
ile kahve takımı gördüm. Cezveyi sürsek de baba kız karşı karşıya
birer fincan höpürdetsek belki can sıkıntısını defe medar 2701 olur.
Üzerimde büyük bir ağırlık var.
Pederimin bu teklifine karşı cevap olarak bilatekellüm 2702 dik
dik yüzüne baktım. Zavallı adam:
— Ha, anladım. Yalnız dışarı çıkmaya korkuyorsun. Hakkın
var. Dur. Mangalı, takımları getireyim de burada pişir, dedi.
Sofaya çıktı. Ateşi, kahve takımlarını getirdi. İki fincan kahve
pişirdim. Birini ona verdim. Diğerini kendim aldım. Bir iki yudumdan sonra pederim:
— Bu kahve bayat mıymış, neymiş? Haşhaş gibi ağır bir koku -
su var?
Bu dediği pek doğruydu. Bana da öyle geldi. Fincanları elimizden bırakır bırakmaz, ikimizin de üzerine cadının kâbusu çöker gibi
birer ağırlık bastı. Gözlerimiz süzüle süzüle kapanıyor, yavaş yavaş
üzerimize dağlar cesametinde 2703 sıklet yığılıyormuş gibi kımılda -
yamayacak birer hâle geliyorduk. Nihayet kendimizden büsbütün
geçerek pederim bir tarafa, ben diğer tarafa devrilip âdeta körkütük
sızmışız.
Bu bihuşide ne kadar kaldığımızı bilemiyorum. Bize okka -
larla şarap içmiş gibi bir tesîr-i münevvim 2705 gösteren o kahvenin
humarı zevale yüz tutup da gözlerim biraz aralanınca odayı loş -
luğa gömülmüş buldum. Her taraf gölgeler içindeydi. Fakat bu ka -
raltı, mâni-i rüyet bir derecede kesif değildi. Eşya yine seçiliyordu. Gözlerimi açmaya, vücudumu ezen sıkletlerden kurtulmak için
silkinmeye, kendimi toplamaya uğraşıyordum. Bakındım. Odanın
ortasındaki masanın üzerinde yanan lamba yarı yarıya kısılmış.
Bunu kim kısmış? Yoksa lambanın gazı mı bitmişti? Bizi basan
bu nevm-i girân, odanın bu nim zulmeti, bu esrarengiz ahval
neydi?
Neye uğradığımızı anlamak merakıyla gözlerimi cihât-ı er -
baaya dolaştırmaya uğraşırken kapı önünde müsâdif-i enzâr-ı
dehşetim olan manzara, damarlarımdaki kanı buz gibi dondurdu.
Kalbim, evvela vazîfe-i devrânesinden kalacak bir betaet kesbetti. Sonra şiddetle çarpmaya başladı. Aman Allah’ım o ne hâldi?
Rüya mı, kâbus mu, hakikat mi? Ortağım Binnaz Hanım, nâm-ı
digerle Hayâl-i Muhterem, öbür ismiyle Rûh-ı Azîz, tıpkı fotog -
rafisinde gördüğüm şekilde o haşin bakışı, çatık kaşları, mühey -
yâ-yi tekellüm o kalın dudakları, samani oyalı mor hotozu, koca
broşu, elmas küpeleri, gerdanında bir demet incisi, önü çapraz düğmeli redingotvari mor kadife hırkası ile karşımda o iri yarı levent
dikilişiyle boylu boyunca duruyordu. Gözüm gözüne gelince ga -
zubane başını sallaya sallaya yumruğunu sıkarak bana gösterdi.
Sanki onunla beni ezeceğini anlattı.
Bu, bir rûh-ı mütecesside benzemiyordu. Bu bir hayal değildi.
Bu âdeta etiyle, kemiğiyle, k