Keşfet

Yaman Avrat

Cadı

Efendinin ifadesi ne kadar mütenakız 752 idi. Bana karşı haki -

kati mümkün mertebe örtmeye uğraştı. Evvela bu işâât-ı garîbenin

hiç aslı faslı olmadığından tutturdu. Benim keskin suallerimden

mızrağın çuvala giremeyeceğini anlayarak naçar bazı itirafatta

bulundu. Cadının yalıda ara sıra zuhurunu fakat bunun bir insan

olması muhakkakiyetini öne sürerek tasdik etti 757. İhtimal ki bu

makûs tasdik, bana cesaret vermek için yalnız ağzından çıkıyor;

kalben o da cadının mevcûdiyyet-i hakîkasından 759 benden ziyade

endişenak ve şüpheli bulunuyordu. Hele Binnaz Hanım’ın haya -

line tesadüf edince bana, bu mezar kaçkını hortlaktan daha cüretli

davranarak ona hücum etmeyi tavsiye, gülünç olduğu kadar da mecnunaneydi.

Bu kadar büyük bir cesaretin benim gibi âciz bir kadında de -

ğil, her babayiğit erkekte bulunabileceği pek meşkûktu. Belki de

nazarımda cadının dehşetini tenkis 763 için bu teklîf-i mâlâyutâkı 764

ediyordu.

Zevcimle aramızda geçen bu acip muhavereden sonra zihnim bütün bütün karıştı. Cadının mevcudiyeti ihtimali, hayır haki -

kati, âdeta dimağımda 767 kuvvet buldu. Gece odadan dışarı yalnız

çıkamaz oldum. Gittikçe korku bastırıyor, havf u helecânım artıyordu.

Yalının geniş loş sofaları, karanlık koridorları, hele o vasi bir

ayazmaya benzeyen taşlığı, Kurûn-ı Vustâ’nın 770 kanlı, perili kale -

lerini andıran arkada yalçın kaya üzerindeki o koru…

Hep bu kasvetli dekor, bu cadı faciasına ne kadar muvafık bir

sahne teşkil ediyordu. Bu çekilmez yürek üzüntüsünden kurtul -

mak için tebdîl-i hâne eylemeyi zevcime teklif ettim. Ala-rivayetin cadı, Rumelihisarı mezarlığından çıkıyormuş. Uzak bir yere,

mesela İstanbul’a, Kadıköy’üne taşınır isek aradaki bu buudiyet 775

karalar, denizler belki mahut 776 cesed-i sâirin 777 her gece çocukla -

rını ziyaretine mâni olur zehabına 778 düştüm. Fakat teklifimi kabul

ettiremedim. Kayınvalidemi ikna kabil olmuyordu. İhtiyar kadın

“Kırk yıllık baba yurdunu terk edemem. Vah zavallı akılsızlar…

Cadıdan mı kaçmak istiyorsunuz? Bağdat’a savuşsanız yine gelir

o sizi bulur. Onlar için yolun yakını, uzağı olur mu? Üsküdar ne

ise Mısır da odur. Ben ecdadımın 779 bucağında ölmek isterim. Ve -

fatımdan sonra neresi hoşunuza gelirse oraya gidiniz…” ısrarıyla

ayak diriyordu. Naşit Nefi Efendi’nin validesine karşı bir hürmet-i

fevkalâdesi olduğundan onu yalıda bırakarak bizim diğer bir ma -

halle nakl-i hâne etmemize yani ailenin ikiye inkısamına imkân yoktu. Kocakarının anlaşılmaz inadı yüzünden bir ev halkı bu

cadı havfı belasını çekip gidiyorduk. Benim o hanedeki hanımlık

kıdemim ilerledikçe hizmetçilerle samimiyetimiz artıyordu. Çünkü

hepsini elimden gelebildiği kadar hoş tutmaya çalışıyordum. Fakat

Gülendam ile ne kadar teklifsiz olsak söz cadıya intikal edince

Dadı Kalfa, bana karşı olanca ihtiyatıyla 787 idâre-i kelâmı 788 âdeta

bir vazîfe-i dîniyye derecesinde mühim addediyordu. Yalnız

İrfan Kadın’la dostluğu sairlerine nispeten ileri götürdüm. Bu kadın hanedekilerin en terbiyelisi ve kayınvalidemin en ziyade mute -

mediydi.

Bununla bir gün samimi bir hasbihâl 794 sırasında sözü cadıya

getirerek bu husustaki fikir ve kanaatini sordum. Aramızda hemen

harfiyen şu muhavere cereyan etti:

O — Bu meselede bildiğimi ve gördüğümü söyleyebilmek için

vicdan ve namusunuza sığınırım… Beni ele vermeyeceğinizden katiyen emin olduktan sonra size hakikati bildirerek büyük bir iyilikte

bulunmak isterim… Mademki siz evin hanımı, kadınısınız, aileye

taalluk eden bu fena hakikati mutlaka bilmeli maazallah 797 boş

bulunmamak için bu sırra vâkıf olmalısınız. Zaten bunu sizden kırk

yıl saklasalar siz bu hanede bulundukça muhakkak bu iş kendi kendine bir gün patlak verecektir.

— Hay Allah senden razı olsun İrfan Hanım… Meğerse bu

evde en vicdanlısı, benim için en büyük dost senmişsin. Canımı

feda ederim, seni ele vermem. Bu unutulmaz büyük iyiliğe karşı

küfranda bulunacak kadar beni bedtıynet 799 bir kadın zannetme.

Söyle bakayım bu cadı dedikodusunun, hep bu sözlerin, bu söylen -

tilerin aslı var mı, yok mu?.

İrfan Kadın, haifane ile etrafına bakınıp sedasının 801 intişarını mâni için ağzını iki avucu arasına alarak yavaşça:

— Var…

— Katiyen emin misin?

— Katiyen…

— Bu kati emniyeti ne suretle peyda ettin?

— Cadıyı… Ay estağfirullah merhumeyi taşlıkta iki defa gör -

düm…

— Sen mi?

— Evet ben.

— Nasıl gördün?

— Şimdi sizi gören işte bu gözlerimle. Boylu boyunca.

— Hayalet görmüş olmayasın?

— Hayaletle hakikatı fark edemeyecek kadar alık bir kadın de -

ğilim.

— Bu aileye husumeti 803 olan bir kimse, merhumenin kılığına

girerek ara sıra hane halkından birine gözükmekte olmasın?..

— Naşit Nefi Efendi, meseleyi bu suretle tevil etmek istiyor

ama zırva tevil götürmez… Başka birisi, bir ölünün ne dereceye

kadar şekil ve kıyafetine girip kendini ona benzetebilir?.. Bu ge -

lip gözüken tıpkı tıpkısına Binnaz Hanım’ın kendisi… Ağız, burun,

kaş, göz, bütün çehre aynı aynına o… Yalnız sağlığındaki hâline

nispeten, yüzünde ölülüğe mahsus bir solgunluk, sarılık var… Fark

işte bundan ibaret… Ben eski hanımımı bilmez miyim?..

— Binnaz Hanım’la kaç sene beraber bulundun?

— Ragıbe elime doğdu… Ben bu kapının eski emektarıyım…

— Ölü hiç mezarından çıkıp evine gelir mi? Bu kadın ölmedi

mi?

— Öldü. Rahat döşeğine uzattık… Çenesini bağladık… Bir

gece evde yattı. Ertesi günü teneşirde suyunu ben döktüm. Abdest

vermek için ölü yıkayıcı, cesedi o tarafa bu tarafa çevirirken yar -

dım ettim. Vücudu donmuş, kazık kesilmişti. Son hizmette bulun -

dum. Helalühoş olsun… Kısa bir hastalıktan öldüğü için eti canını

dökmemişti. Onun böyle paluzeler gibi teneşirde yatışı, bir türlü

gözümün önünden gitmiyor. Vecuhatli enine boyuna, levent gibi

boylu boslu, endamı pek güzel bir kadındı. Gül suları, aselbentler

sürdük. Pamukladık, kefenledik, tabuta yatırdık. Sırası geldikçe daima söylerim. Hanım, o ne vücuttu, ne vücut! Tabutlara sığmadı.

Üzerine valide şalları, Kâbe örtüleri, oyalı papaziler 806 örttük. Orta

kapılar açıldı. Cemaat içeri doldu. İmam tezkiye 807 etti. Güzel bir

dua okudu. Gürül gürül aminler dendi. Birkaç mahallenin halkı ta -

butu omuzlarına alınca kuş gibi uçurdular. Biz evdeki hizmetçiler,

konu komşu bastık çığlığı, camlar sarsıldı, dağlar inledi. O aralık

dikkat ettim merhumenin zevci Naşit Nefi Efendi ile kaynananın

gözlerinden bir damla bile yaş akmadı… Söz aramızda, ölümle öç

alınmaz ama onlar Binnaz’ın vefatına memnun oldular. Çünkü hiç

geçinemezlerdi. Kedi ile köpek gibi her gün dalaşırlar, didişirlerdi.

Merhume de zorlu idi ha! Şöyle on erkeğe karşı koyacak kadar da -

lacan, cerbezeli bir kadındı. Efendiyi de, kaynanasını da susa

durdurmuş, âdeta titretmişti. Ana oğul aralarında Binnaz’ın adını

“Yaman Avrat” koymuşlardı. Âleme karşı bu vefata biraz acınır, gicinir gibi görünmeye uğraştılar. Kalben ne kadar sevindiklerini ben

bilirim. Hep bu sözleri vicdanına sığınıp sırdaşlığına güvenerek

söylüyorum Şükriye Hanımcığım… Lakin bu sevinçleri çok sürmedi. Daha ilk gece, yukarıda hatm-i hacegân olur, aşağıda helvalar

pişirilir iken “Binnaz Hanım cadı olup gelmiş!” diye yalının içini

bir gürültü, bir dehşettir aldı. Gasledildiği 811 mahalle ışık koymuş -

tuk. Evlere şenlik, Rabb’im kimselere vermesin, âdettir, orada üç

gece sıra ile kandil yakılır; o akşam kefeniyle gelmiş, yıkandığı yeri

dolaşmış… Yalnız bir kişi değil, üç kadın birden görmüş… İşte o

geceden beri bu evin tadı kaçtı. Arada sırada gelip ona buna görünür.

En ziyade garazı ortaklarınadır. Seneler geçti, o gün bugündür bu

sırrın aslına kimse eremedi. Naşit Nefi Efendi hayalat meyalattır

diye işi tevile uğraşıyor ama ben gözümle gördüm. Geceleri peyda

olan bu garibenin, Binnaz Hanım’ın kendi olduğuna yemin billah

ederek boyumca kalıbımı basarım…

— Naşit Efendi’nin zevcelerinden birinin boğulduğu sahih mi?

— Sahih zahir… Hiç yalan olur mu?

— Bunun sıhhati ne ile sabit?

— Ne ile sabit olacak?.. Zavallı Hayriye Hanım hasta değildi.

Bir şeyciği yoktu. Kadın sapasağlam aşağı ind