Yenge ile Yeğen Arasında
— Yenge, bu telaşın ne? Ne oluyorsun Allah aşkına?
— Kızım Müslümanlıkta iki şeyde telaş lazımdır: kız evlendir -
mekte, cenaze kaldırmakta.
— Buna hiç diyecek yok, güzel teşbih doğrusu!
— Ben şunu, bunu bilmem. Biraz kendini çek çevir. Bu ağla -
mayı, bu somurtkanlığı bırak. Giyin, kuşan. A dostlar, nedir bu hâ -
lin? Bu ağlamış yüzünü görenler kırk yıllık yola kaçarlar. Rabb’im
övmüş yaratmış. Pekâlâ akça pakça sevimli kadınsın. Artık bu ma -
teminden vazgeç. Şen şatır ol 3, gül, söyle. Bir kısmetin çıkar çık -
maz seni vereceğiz. Turşunu kuracak değiliz ya?
— Yenge, bu eve ben fazla mı geliyorum? Bana yedirdiğiniz bir
lokma ekmeği mi sakınıyorsunuz?
— Aman delinin söylediği lakırdıya bak? Senden ekmek sakı -
nan, bir lokma nana muhtaç olsun. O nasıl söz nankör karı?..
— Ne olursa olsun bir saat evvel 7 beni başınızdan defetmenin
çaresine bakıyorsunuz. Belki ben ebediyen 8 kocaya varmak niye -
tinde değilim.
— Ne dedin? Ne dedin? Ebedü’l-âbâd kocaya varmak niyetinde değil misin? Karabaş mı, marabet mi olacaksın? Allah, kadını
kocaya varmak, erkeği de evlenmek için yaratmıştır. Anladın mı
Fikriye? Şimdi beni kötü kötü söyleteceksin!
— Yenge, bir parça Allah’tan korkunuz. Niçin beni böyle sık -
boğaz ediyorsunuz? Daha beyimin kefeni solmadı. Yerde yatanı bu
kadar çabuk unutmalı mı?
— Ben Allah’tan korkarım. Her emrine itaat ederim 12. Beyin
öldü ise Allah rahmet eylesin. Rabb’imin iradesi 13 böyle imiş. Ne
denir? Ölen ile ölünür mü? Aylar ile ağla bre ağla! Bunun sonu ne
olacak? Bu ağlamaya göz değil, vallah horhor çeşmesi olsa yine
dayanmaz, suyu kesilir. Sen öleydin acaba o, senin arkandan böyle
kırk yıl gözyaşı döküp duracak mıydı? Evlenmeyecek miydi?
— Onun ne yapacağını ben ne bileyim? Beyimin üstüne evlen -
mek istemiyorum. Vicdanım bana lanet ediyor. Ben bunu bilirim.
İşte bu kadar.
— Kuzum Fikriye Hanım, kocaya varmayıp da hangi iradınla
geçineceksin? Seni kim besleyecek?
— Hah dedim ya. Sizi bu telaşlara düşüren sebep; beslemek
meselesi, ekmek meselesi. Kim mi besleyecek? Dayım? Bu evde
bu kadar insan besleniyor. Bir benim ile çocuğumun kuş kadar bo -
ğazı mı çok geliyor?
— Ne senin ne de çocuğunun boğazından yüksünen olmadığını,
sana yemin billah ederek söyledim.
— Öyledir de izdivaç 15 için beni bu derece icbar 16 etmekteki
maksadınız nedir?
— Maksadım, düşüncem yine senin istikbalin kızım.
— Çocuğumla beraber işte aranızda yuvarlanıp gidiyorum.
Şimdilik bu kadar aceleye, benim iki ayağımı bir pabuca koymaya
mahal var mı?
— Kızım, sana dayın kırk yıl baki değildir.
— Dayımın akşama sabaha öleceğine dair Azrail’den sana ha -
ber mi geldi?
— Hay dilin tutulsun, yorduğu şeye bak! Şom ağızlı kaltak.
Ölüm sıra ile değildir. Kimin ölüp kimin kalacağını Cenâb-ı Mevlâ
bilir. Allah dayına çok seneler ömür versin. Cümlemizin üstünden
eksik etmesin. Ben senin için söylüyorum. Senin ölümüne bir şey
kalmadı…
— Hah iyi ya işte! Ölürsem kurtulursunuz.
Fikriye Hanım, şiddet-i infiâl 21 ile başının firketelerini birer
birer çıkarıp tekrar saçlarının arasına oraya buraya yerleştirerek sözüne devamla:
— Kuzum hanım yenge, herkesin ömrünün sonunu ancak Hak
Teala hazretleri tayin eder. Benim ölümüme bir şey kalmamış ol -
duğunu neden bilip de bu derece kuvvet-i kalb 23 ile söylüyorsun?
Merak ettim.
— Mankafa, bunu anlamayacak ne var?
— Ayıp değil ya… Rabb’im işte beni mankafa yaratmış anlayamıyorum. Söyle de anlayayım.
— Bir kadının iki türlü ömrü vardır.
— Acayip! Bir yaşıma daha girdim. Neler öğreniyorum. Kadı -
nın ömrü iki türlü imiş. Kadın kısmı, zahir öldükten sonra kertenkele gibi dirilir, sonradan bir defa daha ölür, öyle mi?
— Karı, söyler söyler döner yine söylerim. Mankafasın işte.
Kertenkele, adamakıllı bir defa öldükten sonra artık bir daha diril -
mez.
— Oh hanım, ben gözüme mi inanayım, sana mı? Kertenkele -
nin vücudu ortadan ikiye ayrıldıktan sonra başı bir tarafa yürüdü,
kuyruğu öbür tarafa gitti.
— Bu hâl, hayvanın ölüp de tekrar dirildiğine mi delalet eder?
— Bilmem. Allah rahmet eylesin büyük validem “Bazı hayvanların dokuz canı vardır.” derdi. Kapana tutulan fareler ne zor ölürler.
— Allah müstahakını versin… Şimdi kadınları kertenkeleye,
fareye mi benzeteceğiz?
— Yılanın da canı birden ziyade 26 imiş. Yılan öldürüldükten
sonra gece ayaza bırakılırsa gökte ilk yıldızı gördüğü zaman yine
dirilirmiş.
— Sana ne güzel tahsil 27 ve terbiye vermişler, hafızanı ne mü -
kemmel malumatla tezyin etmişler 30. Kadının kaç canı varmış?
Kadınninenin tandırnamesinde buna dair sarahat yok mu?
— Kadının alelade zamanında bir, gebelik vaktinde iki canı
vardır.
— Böyle denmek âdet 33 olmuş ama bu tabir 34 de yanlış olarak
kullanılıyor. Çünkü hilkaten kadının bir canı vardır. O ikincisi, karnındaki çocuğun canıdır. Çocuk doğduğu zaman, kendi canını alıp
dışarı çıkacak. Bundan anasına ne?
— Gebelik zamanında bir kadının vücudunda iki can bulunuyor
ya, sen ona bak.
— Fikriye darılma ama çok saf, çok bön karısın! Zaten cin fi -
kirli bir insan olsan kocanın vefatına bu kadar ağlamazsın?
— Hanım yenge, sözlerini anlayamıyorum. Bir kadının vefat
eden kocasına ağlaması hamakat 36 eseri midir? Dayım ölse demek
sen ağlamayacaksın, öyle mi?
— Dayın başka, o başka canım.
— Ah işte bunu hiç zihnim 37 almadı. Bunun başkası maşkası
olur mu? O sana ne ise, öteki de bana o idi. O da koca, o da koca…
— Karılık kocalıkla geçirdiğiniz dört beş sene müddet zarfında
merhum seni, kim bilir kaç defa aldatmış, üzerine ne haltlar et -
miştir?
— Hiç.
— Hiç mi? Karının ahmaklığı işte bundan belli olur.
— Neden?
— Kocasına nihayetsiz bir emniyet göstermekten.
— Üzerime hiçbir hıyanette bulunmadığına ve bulunmayacağına dair daima karşımda en büyük yeminler eder dururdu.
— O yeminleri bana senin dayın da edip dururdu ama bir gün
kendisini evimizin arkasındaki bostanın kulübesinde bahçıvanın
kızı Despino ile yakaladım. Kendi elceğizimle tuttum. Erkeğe inan
olur mu? Bu bedahete karşı yine o bana kırk kurt masalı okumaktan çekinmedi. Hâlâ da sadakat yeminlerinde berdevam. Bu hâl, bu
hakikat bizde ağababalarımızdan, kadınninelerimizden, daha on -
ların cetlerinin cetlerinden beri böyle gelip böyle gidiyor. Kızım,
lakırdımı karıştırdın. Sözüm nereye gelecekti? Evet bir kadının
iki türlü ömrü, hayatı vardır. Birincisi Cenabıhakk’ın 45 her kuluna
muhtelif miktarda nasip ettiği beşikten mezara kadar süren tabii
ömrü. İkincisi asıl kadınlık hayatı ki bu da tekrar iki kısma ayrılır.
Evvelkisi otuz yaşına kadar devam eder, sonraki kırkı, kırk beşi
bulur. Bu iki yaş, bir kadın için asıl uhrevi 50 ölümden evvel gelen
biri küçük, diğeri büyük iki dünyevi ölümdür. Otuzunda bir kadın,
artık câzibe-i nisviyesini kaybedecek bir çağa girmiş addolunur.
Kırk beşinde hıdmet-i tenâsüliyyesi 54 bisemere 55 kalır. Yine tan -
dırname edebiyatından bazı akval 56 vardır. Bir kız için on beşinde
gonca güldür açılır, yirmisinde letafeti saçılır, otuzunda tan yerine
atılır, kırkında, ellisinde ve ilâ-âhirihi 58 son merhaleye 59 kadar bir -
takım şeyler söylerler. Menzil-i inhitât olarak bir kadını otuzunda
çektikleri bu tan yeri neresidir, bilemem. Fakat otuz senenin nev-i
latîf için revnak-bahş bir devir olmadığı anlaşılıyor. Yani bir kadın bu sinde 63, mutlak bir kocaya varmış, bir erkeğe mal olmuş
bulunmalıdır. Kocada iken bu çağa giren kadınlar her hâlde devr-i
tedennîye adım atmış bulunuyorlar ama -erkeklerin de bu iyilik -
lerini inkâr etmeyelim- “vaktiniz geçti” diye zevcelerini 66 tutup
pencereden aşağıya atmıyorlar. “Artık ne bela ise başımıza bir kere
gelmiş bulundu.” teslimiyetle 67 karılarının dertlerini çekip gidiyor -
lar. Sana “Ölümüne bir şey kalmadı.” dediğim, kadınlığın makbu -
liyet çağına ait olan manevi ölümün içindir. Cenabıhak daha çok
vakit muammer etsin 69. Asıl ecelin için değil. Öyle ya sen şimdi
ferah ferah yirmi sekizindesin. Otuzuna yani tan yerine çekilmene
ne kaldı? İki senecik. Artık ondan sonra yüzüne bakan olmaz. Evde
kalırsın. Ölmüş kocanı unutur