Keşfet

Ziyâret-i Kabr

Cadı

Eylül sonuna doğru güneşli, berrak, güzel bir perşembe günüydü. Naşit Nefi Efendi o günü vazifesinden erkence avdet etti. Ço -

cukları giydirdik. Biz büyükler hep abdest aldık.

İrfan Kadın “Merhumeye -helalühoş olsun- hayli müddet hiz -

metim var. Bunca senelik emektarım. Ben de aileden sayılırım.”

sözleriyle bu ziyarete iştirak etti. Hazırlandık. İhtiyar Lala Hurşit

Ağa, kızı kucağına. aldı. Oğlanın elinden tuttu. Önümüze düştü.

Yalıların arkasındaki eğri büğrü, inişli çıkışlı sıçan yolundan

gitmeye başladık. Bakkal dükkânından atlasan karşıki sebzecinin

küfesine düşecek kadar dar olan çarşıyı yürüdük. Orası Hisar’ın

yegâne caddesi olduğuna vaktiyle ehemmiyet verilmeyerek ha -

vaları yalı sahiplerine satılmış bu kuru köprü altlarından geçtik.

Kahvelerin önüne geldik. Burası evvelce Hisar’ın pek muteber bir

tenezzüh mahalli olduğu, kahvehanelerin âdetiyle, eskiden gar -

sına himmet edilmiş büyük ağaçlardan anlaşılıyordu. Fakat

şimdi sahil bulunmasına rağmen âdeta mezbele hâline gelmiş ve

kaldırımı o kadar bozulmuştu ki bu taşlar Hazret-i Fatih’in Hisar’ı

inşası tarihinde ferş edilmiş zannolunuyordu.

Buranın mütenezzihîni 1219 hamallar, manavcılar, bekçiler kü -

çük iskemlelerin üzerinde kahve, nargile ile keyif çatıyorlar; arka -

sını ağaca vererek eylül güneşinin mutedil hararetiyle, salhurde

vücudunu ısıtmaya uğraşan ihtiyar bir hamal, avucunda tuttuğu ye -

meni sarılı eski fesinin içinde parmaklarının ucunu örümcek ayağı

gibi gezdirerek bir şeyler avlıyordu.

Kahvelerden birinin camlı dar bir dolap gibi uzanmış ucunda,

oraya nasıl sığdığına taaccüp olunan mor kürklü şişman bir efendi,

okumaktan yorulmuş olduğu elindeki gazeteyi sineklerin tarruzuna

karşı yüzüne siper ederek kahvenin gürültüsüne, yedekçilerin şa -

matasına körlük ağır bir uykuya varmıştı.

Umumi helaların yamacındaki harap muvakkithanenin tel

gerili penceresinden içeri baktık. En evvel görülen şey, ot minder

üzerine serilmiş bir koyun pöstekisi ile Şam alacası yüzlü iki eski

yastıktan ibaret muvakkit efendinin firâş-ı dervişânesi oldu.

Evvela, burasını küçük bir limonluk zannettim. İçerisi saksı

doluydu. Sardunya, limon yaprakları arasından akrep, yelkovan

aradık. Nihayet buranın bir muvakkithane olduğuna delalet eden,

cephe duvarlarına birer şâhid-i zûr 1223 gibi ikame edilmiş iki yerli

saat gördük.

Uçkurlar meydanda, bir el sigarada, diğeri istibrada 1224 helalardan uğrayan bazı zevat, bu berg ü nihâl 1225 arasından saati seçebil -

mek için pencere önündekilere göğüs vuruyorlardı.

Biz çoluk çocuk, takuş tokuş yolumuza devam ettik. Biraz

gittik. Baruların önüne geldik. Kısa bir yokuştan indik. Sahile çık -

tık. Kablonun arkasında, yalak taşı tâ-be-zemîn 1226 aşınmış çeşme -

yi geçtikten sonra Hisar bedeninde, sokağa açılmış nısıf 1227 daire

şeklinde geniş bir delik gördüm. Büyük küçük insanlar fare gibi

büzülerek bu delikten girip çıkıyorlardı. Meğerse bu tarihî men -

fez, yukarıki mahallenin memeriymiş. İçerisine baktım. Kale

duvarları arasında kademe kademe kaldırımlı bir sokak.

Tezyinen karakolun önüne muhtelif mesafelerde dizilmiş

otuz kırk santim kutrunda yuvarlak taşlar vardı. Bunlar Hazret-i

Fatih’e ait tarihî güllelermiş. Üzerlerine mâhiyyet-i târîhiyyelerine

dair birer kayıt yerine kaba bir yed-i tersîm 1233 ve kırmızı boya ile,

mütekabil iki hilal ortasına birer yıldız resmedilmiş. Yağmurdan

boyalar akmış, eşkâli birbirine karışmış, gülleler kıpkızıl kesilmiş.

Posta Telgraf binasıyla Fener Kulesi’nin arasındaki bu tarihî

mevkiin ufak bir sahası, ehemmiyyet-i mahalliyye 1235 ile mütena -

siben tathir ve tanzim 1238 olunmak lazım gelir iken, hırdavat

yeri ittihaz edilmiş, telgrafhanenin çürümek için güneşin, havanın

tesiratına terk ettiği yığın yığın enkâz-ı edevâtı 1239 yetmiyormuş

gibi, öteki beriki istimalden sakat sandal kayıklarının mantar ke -

silmiş iskeletlerini bu çürüklüğe teberru 1240 etmişler. Hele duvar

dibindeki muzahrafat, paçavracıların bile almaya tenezzül etmedikleri kokmuş, lime lime amele şalvarları, çamaşırları ahalimizin,

belediyemizin tabiatsızlığına, tekasülüne pek beliğ bir numune gösteriyordu.

Zevcim Naşit Nefi Efendi dedi ki:

— Burası leb-i deryâ. Bu kerih şeyleri buralara saçan bi -

kayıt eller, biraz daha öteye fırlatsalar acaba bileklerinden kopar

mı? Bu duvarların her bir taşı bizim için birer cümle-i hikmet 1248,

beliğ birer yâdigâr-ı târîhtir. Gönül ister ki şu burç ve baruların

etrafını, azamet-i mâziyyemizi düşünmeye, buraya gelecek züv -

varın müfekkerlerine inkişâf-ı sünûhât 1253 verecek, bûy-ı şi’r

ihsas eyleyecek birer ravza-i dilârâ hâlinde görsün. İşte Avrupalı

gelir, Türk’ün ruhunu bu mezbelede arar ve hakkımızdaki hükm-i

müdhişini verir. Çünkü Avrupa’da bir demir yolu makasçısının

bahçesi, bir Fatih’in maneviyyât-ı mehîbesi uyuyan bu yerlerden

pek nazif ve dilnişindir.

Bu teseyyüp ve hürmetsizliğimize karşı, Hisar’ın mazgalla -

rından tarihin enzâr-ı hışm u takbîhini üzerimize dikilmiş zannederek yürüdük.

Durmuş Dede Tekkesi’nin önüne gedik. İrfan Kadın, binanın

bodrum katındaki küçücük murabba pencereleri göstererek:

— A Hanım, bak bu ayineyi 1261 yapan kalfa şimdiye kadar hiç -

bir mimarın aklına gelmeyen bir icatta bulmuş.

— Neymiş o?

— Ne olacak. Bazı esnafın gazetelerle ilan ettirdikleri gibi, hem

zarafet hem metanet hem ehveniyet…

— Nasıl şeymiş o?

— Nasıl olacak. Ufak ufak maltız ocaklarını pencerelere geçirmişler, demir parmaklık yapmışlar.

— Aa sahih… Ne tuhaf olmuş! dedim.

Efendi gülerek:

— İnşaatta bu galâ-i fiyât devam ederse taarruz-ı hâricîden

masuniyet için artık yavaş yavaş külbastı ızgaraları parmaklık

diye pencerelere mıhlanacak…

Hep gülüşerek yolumuza devam ettik. Durmuş Dede Türbe -

si’nden sonra mezarlık başladı. Hemen insan boyu irtifaında bir

sedd-i dîvâr üzerinde boyalı, yaldızlı, sade, pehleli pehlesiz 1270,

şebekeli şebekesiz mezarlar, denize nazır saflar teşkil ile birbiri

arkasına yığılarak gelene geçene, Boğaz’ın mavi sularına ve karşı

sahilin ivicaçlarına, korularına sanki samitane bakıyorlardı.

Arkaya doğru birbirinden yükselen bu makabirin 1274 son zeminini yalçın kayadan tabii bir duvar, bir de bir dekor teşkil ediyordu.

Bağırları oyulmuş taş ocaklarındaki cidarlara 1275 müşabih 1276 ta -

bakât-ı haceriyyenin 1277 sanki maktaları 1278 alınmış gibi bütün da -

marları görünüyor, bu yamru yumru amudi 1279 kaya sathı üzerinde

ağaç kökleri, cesim yılanlara andırır dolanmalar, burkuntular ile

uzanmıştı.

Bu mezar taşlarına, altlarında yatanların hüviyetlerini natık 1281

yazılar hakketmişler. Fakat bu âdet, ölenlerin, fenayab olmuş

mevcudiyetlerinden daima bir şey kaldığını dirilere göstermek için

bir teselli usulünden başka bir şey değil. Bu mermer kitlelerin rekzlerindeki her türlü itinalara rağmen altındaki çukurlar, âgûş-ı

siyâhlarına tevdi edilen vücutları hüviyet değil, bir nişâne-i mevcudiyyet bırakmayıncaya kadar karanlık ve ebedî faal 1287 dişleriyle yiyip hazmediyorlar.

Ortağım Binnaz Hanım, üzerleri mermer kaplı bu kovuklardan

birinde ebediyet-güzindi 1288. Fakat nasıl olup da ölümün umuma

mahsus ve layetagayyer 1289 kâide-i müebbedesinden 1290 nefsi için

istisnaya yol bulabilerek bu hacerpareleri devirip beyt-i zevcine 1291

kadar geliyor, dirileri beht ü havf-ı azîm içinde bırakıyordu?

Biraz daha yürüdük. Kabristan duvarlarına bitişik dolap kadar

dar bir kulübecik önünde bir tahta pike üzerinde kuru yüzlü, tahminen ellilik bir adam oturuyordu. Yanındaki ağzı kırık testi ile tene -

ke maşrapayı görerek çocuklar bunu sebilci zannıyla su istemeye

başladılar.

Babaları şöyle cevap verdi:

— Evladım o sebilci değil, şirket vapurlarının bayraktarıdır.

Nesip — Ne yapar beybaba o?

Efendi — Burası burundur. İki taraftan gelen vapurlar birbirini

göremezler. Bu baba elindeki bayrakla onlara işaret verir.

Nesip — Nasıl işaret verir Beybaba?

— Eğer iki taraftan da vapur geliyor ise elindeki bayrağı kapalı

tutarak yolun açık olmadığını anlatır. Vapur yalnız bir cihetten geldiği zaman bayra