Bölüm 5
Nasılsınız?
Ben gayet iyiyim.
Sizlere yeni bölümle geldim.
Köy kurgumun bu bölümünde de yine yazarayisigi olarak ışık olmaya devam ediyorum okurlarıma. Kurgularımla aydınlatmaya çalışıyorum yaşadığım dünyayı.
Kurgularım hakkında onlarca mesaj ve yorum aldım. Hepsi çooook güzeldiiii. Çoook teşekkür ediyorum.
Sizler okudukça ben ismimin anlamı gibi kıymetli okurlarım ve karakterlerime ışık olmaya devam edeceğim.
Kendi hayatından kısımlar bulan, kendini gören okurlarım olmuş; duygularıma tercüman oldun cümlesi bu hafta en çok duyduğum cümlelerden biri.
Bölüm içerisinde yazım ve noktalamaya çok dikkat eden biriyimdir ama burada dikkat ederseniz arkadaşıma, dostuma yazar gibi yazmaktan çekinmiyorum.
Çünkü bana göre okurlarım benim kalbime, düşünce dünyama ve hayata bakış açıma konuk olan kıymetli dostlarım olur…
Buraya kadar gelen herkese çok teşekkürler.
İYİ Kİ VARSINIZ!
Son sözlerimle bitiriyorum…
Benim ben olmam için hayatıma giren, deneyimlerim ve tecrübelerimi kazanmama yardımcı olan herkese çok teşekkür ediyorum.
Sormak istediğiniz sorular ve konuşmak istediğiniz konular için her zaman beklerim…
Bölüm sonunda görüşmek üzere efendim…
Bölüm içerisinde yetişkin içerik detayları olmamakla birlikte bölüm, bazı okurlarımın hassas olabileceği konular içeriyor. Bu sebeple mağduriyet yaşanmaması adına okuyucularımın bu bölümü okurken dikkatli olmasını rica ediyorum.
…
(Aynı gün, Gülcan Öztürk)
Kapıyı korkarak açarken açtıktan sonra gördüğüm manzarayla aslında korkmamın yersiz olduğunu anladım. Kapının önünde altı yedi yaşlarında bir kız çocuğu, eşofman benzeri kıyafetleri, pembe tokasıyla örülmüş fakat karışmış simsiyah saçları ve simsiyah gözleriyle bana bakıyordu. Babaannemi görmeyi bekliyor gibi bir haldeyken beni görünce az önce bedenimi esir alan ürkeklik ve korkaklıktan bir parça görüyorum gözlerinde. Öğle sıcağının etkisini yavaş yavaş göstermeye başladığı bu vakitte, bu kız çocuğunun buraya koşarak geldiğini anlayabiliyorum. Şakaklarına yapışan saçları öyle sevimli geliyor ki bana, keşke diyorum içimden. Keşke sarılabilsem ona. Fakat kız çocuğunun gözünden baktığımda bana sarılmak istememesini de doğal karşılıyorum.
Ben ona bakmaya devam ederken kız çocuğu konuşmaya başlıyor.
‘’Şey, Ayşe teyze evde mi abla?’’
Bana abla demesi içimdeki merhamet ve şefkati okşamıştı.
Boyuna yaklaşabilmek için eğildim.
‘’Evde ablacığım ama şimdi müsait değil. Senin adın ne?’’
Küçük kız çekingenliğini henüz üzerinden atamamıştı. Ama konuşmaya da devam etti.
‘’Sultan. Senin adın ne abla?’’
Elimi uzatırken yüzümdeki tebessümün gülümseme şeklini aldığını fark ettim.
El sıkışırken bir yandan da olumsuz bir yanıt vermesini istemeyerek konuşmaya başladım.
‘’Gülcan ben. Memnun oldum ablacığım.’’
‘’Memnun oldum abla.’’
‘’Sana sarılabilir miyim ablacığım?’’
Bu benim en çok dikkat ettiğim durumlardan biriydi.
Benim için netti.
Bir insan istemiyorsa ona dokunulmaması gerekiyordu.
İster annesi, ister babası olsun bu kural değişmemeliydi.
Çocukluğumda uzun yıllar bir kardeşim olsun, ona ablalık edeyim isterdim. Bebeklerimle oynarken onların ablası olduğumu hatırlıyordum.
Bir de öğretmenleri.
Bebeklerimi dizip önlerine kağıt ve kalemler verirken keyif alırdım. Zamanın nasıl geçtiğini fark edemezdim.
Abla ve öğretmen olmak benim çocukluğumun umuduydu.
Yetişkin olduğumda hep birilerinin öğretmeni olayım isterdim, kardeşlerim olmasını dilerdim.
Kız çocuğu başını aşağı yukarı salladı.
‘’Sarılalım abla.’’
Kız çocuğu üzerindeki ikinci bir deriye benzeyen çekingenliğini yavaş yavaş özgürleştirmeye devam ederken dudaklarını yaladığını fark ettim.
Susadığını anlamak çok zor olmamıştı.
Kendisi istemeden ben söyledim.
‘’İçeri gel istersen. Ayşe teyzen de gelir. Biraz dinlen, ben de su getireyim sana.’’
Küçük kız onaylar şekilde ayağındaki pembe terlikleri çıkarmaya başladı.
Ben içten içe kaldığım odaya gitmesini umarken mutfaktaki yarısı dolu sürahiden bir bardak su alarak kız çocuğunun gitmesini umduğum odaya gitmiştim. Ne mutlu ki tahminimde yanılmamıştım.
Kız çocuğu suyu birkaç yudumda içince,
‘’Biraz daha ister misin ablacığım?’’
‘’Yok abla, yeter bana.’’
‘’Karnın aç mı?’’
Küçük kız olumsuz anlamda başını iki yana sallayınca eş zamanlı olarak babaannem oturduğumuz odaya geldi. Küçük misafirimizi gördüğünde mutlu oldu.
‘’Hoş geldin Sultan.’’
‘’ Hoş buldum Ayşe teyze.’’
Küçük kız babaanneme sarıldığında içimi tarihsiz bir mutluluk kapladı.
‘’Karnın aç mı kızım?’’
‘’ Yok teyze. Ben Gülcan ablama hoş geldin demek için gelmiştim. Sonra seni özlediğimi fark ettim.’’
O kadar tatlı gelmişti ki söyledikleri. Söylediklerinin gerçek olduğu çok belliydi.
‘’ Okula gidiyor musun Sultan?’’
Kız çocuğunun mahcup tavrı beni bu soruyu sormaya itmişti.
‘’Bu sene başlayacakmışım abla. Babam bana çanta alacakmış. Hem de pembe. Hem kalem…’’
İsminin Sultan olduğunu öğrendiğim bu sevimli kızla konuşurken zaman çok hızlı geçmişti. Ne kadar süre geçti bilmiyordum. Bir süre sonra kız çocuğu aniden durdu.
‘’Babaannemler beni merak eder. Gitmem lazım. Görüşürüz abla, görüşürüz Ayşe teyze.’’
Küçük kızın okul lafını duyduğunda büründüğü heyecanlı ve meraklı tavrı bana mesleğimin güzel yanlarını hatırlatmıştı.
Her ne kadar iş hayatı meşakkatli olsa da, meslektaşlarımla karşılaştığım tüm zorluklara rağmen gerçekten okumak için hevesli çocukları görmek bende tüm olumsuz duyguları sıfırlıyordu.
Gerçi benim karşılaştığım zorluklar eğitimden uzak çocuklar, bilinçsiz veliler, umursamaz idareler sebebiyle oluşmuştu. Ahlaklı ve kendini geliştirip ilerlemek için canını dişine takanlardan değil…
Sultan gittikten sonra babaannem akşam yemeği için yemek yapması gerektiğini hatırlayıp mutfağa gitti. Kaç kez yardım etmek istesem de bana keyfime bakmamı söyleyince, bu durum biraz da kolayıma geldiğinden, her ne kadar içim pek rahat etmese de kaldığım odadan kulaklığımı alarak ve babaanneme bahçede oturacağımın haberini verdikten sonra bahçeye çıktım.
Kapının önündeki sandalyelerden birini, bahçenin manzaraya bakan kısmına koydum. Sandalyeye oturduktan sonra cebimdeki telefona kulaklığımı takarak rastgele bir müzik listesi açtım. Kulaklıktan gelen müzik sesiyle karşımdaki büyüleyici güzelliği izlemeye başladım. Film izler gibi izliyordum çünkü bu güzel manzara ancak filmlerde olabilir gibi geliyordu.
‘’Döndüm döndüm, âlime sordum,
Dedim, "Neden zalimin zulmü?
Merhametten de maraz oldu"
Dedim, "Nedir âlemin ilmi?"
Bir sevindim, güldüm gülün bağında,
Bir çırpındım, durdum kulun ağında,
Bir zevküsefaya yâr kucağında,
Bir göğe erdi başım bi' vurdum taşa,
Ey aşk,
Derin bir suya dalar gibi,
Evin yolunu arar gibi,
Annem saçlarımı tarar gibi,
Daima sana sığınırım.’’
Bir yandan çevremdeki insanların, babaannem de dahil, güzel olduğunu iddia ettikleri bana göreyse normal olan sesimle şarkıya eşlik ederken bir yandan da manzarayı izlemeye daldım.
Karşımdaki dağların her birinde farklı bir köy vardı. Her köyün içinde onlarca ev, yüzlerce insan, binlerce düşünce vardı.
On binlerce sevinç, yüz binlerce hüzün vardı.
İnsan şehir hayatının koşuşturmacasına uyum sağlamaya çalışırken atlıyordu tüm bunları. Oysaki en ufak bir sessizlikte anlayabiliyorduk doğal durumumuzu.
En ufak sessizlik insanı özüne döndürüyordu.
En ufak ikilemin ilacı da sessizlikti.
Andı, anda olmaktı…
Ben dağları izlemeye devam ederken kulağımda çalan şarkılar değişmeye devam ediyordu.
‘’
…
Arada bi' hafif yel esiyor,
Sesine de benziyor,
Özlüyor ya insan tabii,
Ama bu yol ya öyle ya böyle,
Yürünecek seninle,
Görürsün başardığım vakit,
Valla' yoksun,
Billa' yoksun,
Öyle olsun, Can,
Genceciktin,
İnceciktin,
Can dostumdun, Can…’’
Bulutlar geçti, rüzgar esti, böcekler uçtu…
Saliseler saniyeleri var etti, saniyeler dakikaları meydana getirdi, dakikalar saatleri…
Ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Ben bulunduğum ortamın büyüsüne kapılmış derin düşüncelere dalmışken babaannem içeriden bağırmasını duydum.
‘’Kuzum! Nurcan ablanlara haber ver de birlikte yiyelim yemeği. Sağ olsun çocuğun çok yardımı dokunuyor.’’
Son söylediği nedense sinirlenmeme sebep olmuştu.
İçimden söylen