Bölüm 6
Nasılsınız?
Ben gayet iyiyim.
Sizlere yeni bölümle geldim.
Köy kurgumun bu bölümünde de yine yazarayisigi olarak ışık olmaya devam ediyorum okurlarıma. Kurgularımla aydınlatmaya çalışıyorum yaşadığım dünyayı.
Kurgularım hakkında onlarca mesaj ve yorum aldım. Hepsi çooook güzeldiiii. Çoook teşekkür ediyorum. Ufak tefek problemler yaşasam da zaman zaman, bunları ışığım için yakıt olarak kullanıyorum.
Sizler okudukça ben ismimin anlamı gibi kıymetli okurlarım ve karakterlerime ışık olmaya devam edeceğim.
Kendi hayatından kısımlar bulan, kendini gören okurlarım olmuş; duygularıma tercüman oldun cümlesi bu hafta en çok duyduğum cümlelerden biri.
Bölüm içerisinde yazım ve noktalamaya çok dikkat eden biriyimdir ama burada dikkat ederseniz arkadaşıma, dostuma yazar gibi yazmaktan çekinmiyorum.
Çünkü bana göre okurlarım benim kalbime, düşünce dünyama ve hayata bakış açıma konuk olan kıymetli dostlarım olur…
Bu arada ne zamandır yazdığımı soran okurlarım oldu.
Bunun net bir cevabı yok.
Ben yazmayı öğrendiğimden beri yazıyorum fakat yazdıklarımı yaklaşık üç haftadır okurlarıma ulaştırıyorum.
Buraya kadar gelen herkese çok teşekkürler.
İYİ Kİ VARSINIZ!
Son sözlerimle bitiriyorum…
Benim ben olmam için hayatıma giren, deneyimlerim ve tecrübelerimi kazanmama yardımcı olan herkese çok teşekkür ediyorum. Bana iyiliği dokunana da, kötülüğü dokunana da…
Sormak istediğiniz sorular ve konuşmak istediğiniz konular için her zaman beklerim…
Bölüm sonunda görüşmek üzere efendim.
Bölüm içerisinde yetişkin içerik detayları olmamakla birlikte bölüm, bazı okurlarımın hassas olabileceği konular içeriyor. Bu sebeple mağduriyet yaşanmaması adına okuyucularımın bu bölümü okurken dikkatli olmasını rica ediyorum.
...
(Aynı gün, aynı yerde)
( Gülcan Öztürk)
Murat ve diğer insanlar arkalarını döndüklerinde yüzlerinde memnuniyet ve keyif kırıntıları vardı. Boğazımı temizledikten sonra konuşmaya başladım. Murat, tezeneyi tellerin arasına sıkıştırmış, bana odaklanmıştı.
‘’İyi akşamlar, henüz yemediyseniz gelin yemeği bizde yiyelim.’’
Diğerlerinin yüz ifadeleri olumluyken Murat’tan aksi bir yanıt geldi.
‘’Rahatsızlık vermeyelim size.’’
‘’Arkadaşım ben de meraklı değilim yüzüne. Yetmiş yaşındaki kadını mı kırayım bu yaşımda? He de geç on dakika yürü de iki kaşık zıkkımlan.’’
Bu ses bana ait değildi.
Aslında bana aitti.
Ama ben söylememiştim yani.
İç sesimin haklı olduğu onlarca konudan biriydi bu. Bazen çıkardı ortaya. Ortaya çıkmadığı zamanlarda da elinde çekirdek kasesiyle dişlerinin arasına sıkıştırdığı ay çekirdeği ile beni izlermiş sonra da yaş almış teyzelerin kadın programına söylenmeleri gibi bana laf edermiş gibi gelirdi.
‘’Sus be, kabak çekirdeği daha sağlıklı. Hem çinko var onda.’’
‘’Konumuz bu mu ya şuan?’’
Dudaklarımı oynatmadan kurduğum bu cümleye cevap, yine içimdeki sesten geldi.
‘’Sonra da niye saçlarım dökülüyor diyorsun. Bunlar hep çinko eksikliğinden hayatım.’’
Vay arkadaş… İç sesimin bu kadar bilgili olduğunu bilmiyordum. Şahsen bu bilgi bende yoktu.
‘’Bir cevap versem adama.’’
‘’Ay bu da bekletmeye kıyamıyor adamı. Kızım dur daha altıncı bölümdeyiz.’’
Tebessümüm dudaklarımı esir almışken konuşmaya başladım.
‘’Estağfurullah, babaannem çok ısrar etti.’’
Elif abisinin kolunu dürterek ayaklandı.
‘’Vallahi harika olur. Bir hırka atıp geliyorum üstüme.’’
Nurcan abla, sanırım abla demem gerekiyordu artık, bu teklifi duyunca pek sevindi.
‘’Tamam kızım. Hüseyin, ev sana emanet.’’
‘’Tamam Nurcan. Gidin siz.’’
İsmimin Hüseyin olduğunu öğrendiğim yaşlı adam bana dönüp yüzündeki babacan gülümsemeyle konuşmaya başladı.
‘’İyi akşamlar kızım. Ayşe yengeye de çok selamlar.’’
‘’Aleykümselam amcacığım. İyi akşamlar.’’
Samimi bir ifadeyle verdiğim bu yanıt sonrasında yanıma ilk gelen Murat olmuştu. İçimdeki iç sesim, tüm fesatlığını kullanarak bunu Nurcan hanım ve Elif’in kasıtlı olarak yaptığını düşünüyordu ama benim aklımdan böyle bir şey geçmemişti.
Murat yanıma gelmeden önce sazını özenle evin içine götürmüştü. Sanki bir çocuğu kucaklar gibi yapmıştı.
Demek ki sazı onun için kıymetliydi.
Ekip toplandıktan sonra bizim eve yürüdük. Bahçe kapısını açtıktan sonra babaannemin bahçeye kurduğu sofrayı görüp kısa bir şaşırma seansı yaptık arkamdaki diğer ekip arkadaşlarımla. Sanki köy şenliği varmış gibi bir sofra kurmuştu babaannem.
Babaanneme sesini duyuran ilk kişi Nurcan abla oldu.
Henüz alışamadığım, İstanbul’da birine böyle bağırılırsa muhtemelen karşıdaki kişinin hakaret sayacağı, bir selamlaşma sürecinin sonunda sofraya oturduk. Babaannem ve Nurcan abla koyu bir sohbete girişince sağımdaki Elif ve karşımdaki Murat ile bir süre konuşmadım.
Bir süre sonra önümdeki çorbayı kaşıklamayı bırakmış, babaanneme söylenen selamı iletmiş ve konuşmaya başlayan Elif’in bana yönelttiği soruya yönelmiştim. Anladığım kadarıyla başıma gelen kabustan haberleri vardı ve kelimeleri seçerek konuşmalarının sebebi tam olarak buydu.
‘’Ee Gülcan; nasılsın? Bizimkiler sohbete daldı. Sen anlat.’’
Sessizliği nasıl fark ettiysem o da fark etmişti.
‘’Evet Gülcan. Öğretmenlik kutsal bir meslek. Seni mesleğine iten neydi?’’
Sürekli karıştırdığım için eziyet gören çorbamı karıştırmayı bıraktım ve konuşmaya başladım.
‘’ Hayatım boyunca umut olmak geldi içimden. Birilerine bir faydam dokunsun isterdim. Öğrencilik hayatımda geleceğe dönük kurduğum hayallerin, gördüğüm güzel rüyaların tümü bununla ilgiliydi. Sonra farkındalıklar yaşadım ve bir zamanlar kurduğum hayallerin aslında beni hayatta tutan sebeplerim olduğunu fark ettim. Bugün özellikle kız çocuklarının elinden alınan eğitim hakkını kız çocuklarına ulaştırmak istedim.’’
Elif etkilenmiş görünüyordu. Murat ise sadece başını salladı.
‘’Farkındalıklar dedin, ne demek istedin?’’
‘’Eskiden hayat odaklı yaşardım. Gülcan gözüyle bakardım başıma gelenlere ve ona göre yorumlardım bir şeyleri. Sonra hayat benden onlar olmadan yaşayamam dediklerimi aldı. Ve ben yıllarca onlar olmadan yaşayamam dediklerimin mezarının başında soluk almaya devam ettim. O sıralar yaşamla ilgili kurduğum tüm hayalleri çöpe attım. Sonra bir şeyleri anladım.’’
‘’Ne anladın?’’
Soru cümlesini kuran Murat, kurduğum cümlelerden etkilenmiş görünüyordu.
Gözlerinin içine bakarak cevapladım sorusunu.
Öğretmendim ben, işim buydu benim.
Birileri soru soracak, ben de o soruların cevaplarını anlatacaktım en ince ayrıntısına kadar.
Gerekirse tekrar ve tekrar…
‘’Elinizi kalbinize götürün.’’
Aşağı yukarı ne diyeceğimi anlamış gibi bir ifade vardı gözlerinde. Yine de dediğimi ikiletmeden sağ ellerini kalplerine koydular.
‘’Elinizde hissettiğiniz şeyi hissetmeyi unutmuşum ben. Hayatın koşuşturmacasına takılıp bu sesi susturmuşum sanki. Sonra anladım. Bir şeyleri bazen durdurmak ve şu sesi duymak lazımmış.’’
Sonra gözümden düşen damlaya aldırmadan devam ettim. Sesim boğuklaşmaya başlamıştı.
‘’Ben o sesi dinlemeyi unutmuşum.’’
Kurduğum son cümle kabul ediyorum ki sofrada kurulacak bir cümle değildi. Elif’in ağlamaya başladığını hissediyordum.
Sonra babaannemlerin duyup duymadığını anlamak için başımı çevirmiştim. Ne mutlu ki duymamışlardı. Murat ve Elif gayet dostlarını dinliyorlarmış gibi kulak vermişlerdi sözlerime. Belki ben bunun böyle olacağını hissetmiş gibi anlatabilmiştim onlara. Nedense Nurcan abladan bunu pek beklemiyordum tabii.
Kendime bile itiraf etmekten korktuklarımı…
‘’ Sonra her şeyin geçici olduğunu anladım. Dolu yağdıktan on dakika sonra Güneş çıktığında. Yani bitiyordu her şey. Tüm duygular, tüm hisler… Hayat çok kısaymış. Göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir sürede bitiyormuş ömür. Bazen o kadar bile sürmüyormuş.’’
‘’Meğer Dünya dört sultanlık yer imiş.’’
Murat’ın kurduğu cümle bir türküde geçiyordu ve gerçekten kastettiğim buydu.
Bir damla daha düştü gözlerimden.
Onu başımı sallayıp cümlesini tekrar ederek onayladım.
‘’Meğer Dünya dört sultanlık yer imiş.’’
Bu konuşmadan sonra akşamın devamında pek konuşmadım. Bazen Murat, bazen Elif konuşmuş; sanki az önce kurduğum cümlelerin etkisinden çıkmam için çabalamışlardı.
Hayret, diye düşündüm. Sonuçta ben onlara yabancıydım, onlar da ba