1. Bölüm
Gri bulutların gökyüzünü sardığı bir
sabaha gözlerimi açtım. Erken kalkmaya alışan bedenim kurulu bir alarm gibi
sabahın yedisinde uyandırmıştı beni.
Gözlerimi perdesi hafif açık kalmış pencereme diktim. Sabah olduğu
anlaşılmıyordu bile. Ayaklarıma terliklerimi geçirdim ve ince hırkamı da
üzerime alıp balkona çıktım. Etraf sessizdi. Bu saatte yalnızca işe giden
insanlar oluyordu. Yağmur her an başlayacak gibi tetikteydi. Telefonumun zil
sesiyle irkildim. Evimde yalnız kaldığım için her şeyin sesi hep açık olurdu.
Sonuçta basit konularda unutkan bir insandım. Arayan Doruk’tu.
“Günaydın Doruk. Ne oldu bu saatte?”
“Uyanık olmana sevindim. Bir ihbar aldık.
Bağcılar Çıkmazında bir çocuk cesedi bulunmuş. Kimliği belirlendi, Çınar Akça,
4 yaşında erkek çocuk. Sen hazırlan ben de şimdi yola çıktım. Seni de alırım.”
“Tamam acele et.” dedim ve telefonu
kapatıp acilen hazırlanmaya başladım. Bir yandan düşüncelerimi durduramıyordum.
Küçücük çocuğu kim neden öldürmüştü ki? Saçlarımın acımasına aldırmadan hızlıca
taradım. Küçük sırt çantam her daim hazır beklerdi. Yanıma kalın bir ceket alıp
kısa botlarımı giydim ve sonunda evden çıktım. Birkaç adım atmıştım ki Doruk’un
arabası aniden önümde durdu. Bir gün ölürsem nedeni ya trafik kazası ya da
sinir krizi olacaktı. Arabaya binmemle onu azarlamaya başlamam bir oldu.
“Ne yapıyorsun sen?”
“Ne yaptım yine?” dedi pişkin pişkin.
“Utanmasan ezeceksin Doruk.” Çoktan yola çıkmıştık. Birkaç saniyeliğine
gözlerime bakıp tekrar yola döndü.
“Kızım sen de yola atlıyorsun. Durduğuma
şükredeceğine hesap mı soruyorsun?” Asıl konuya döndüm.
“Çocuk nasıl öldürülmüş?”
“Bıçaklanarak. Ailesiyle birlikte Bağcılar
çıkmazına yakın bir gecekonduda oturuyorlarmış. Bir ablası daha varmış fakat o
da birkaç yıl önce ilginç bir şekilde öldürülmüş. Vakayı verdikleri ekip
çözememiş. Şimdi de bize verdiler.” Başımla onayladım ve düşünmeye başladım.
Aileye düşman birileri mi vardı yoksa
bambaşka bir olay mıydı? Yorum yapmak için daha erkendi. Cinayet mahallini
görürsem daha iyi fikirlerim olabilirdi. Kalan yolu boş yollarda hızla
ilerlerken konuşmadan tamamladık. Sonunda olay yerine vardığımızda arabadan
atlarcasına indim. Ekibimizden Demir ve Leyla da arabalarından inmekteydi.
Açelya’yı ise bizi beklerken gördüm ve yanına gittim.
“Cinayet mahalli ileride Başkomiserim.
Olay yeri inceleme daha gelmedi.”
“Tamam.” dedim ve Açelya’nın
yönlendirmesiyle ilerledik. Sokağa "Çıkmaz" adını veren yüksek
duvarın dibinde küçük Çınar’ın cansız bedeni duruyordu. Kirli yüzünde
gözyaşlarının oluşturduğu ince çizgiler belirgindi. Acı içindeki yüzü görenleri
ağlatmaya yetecek durumdaydı. Aniden hava daha da soğumuş gibi hissettim. Küçük
bedeninin etrafında oluşan kan gölü bu yaşlardaki biri için çok fazlaydı.
“Başkomiserim? Hemen işe koyulalım mı?”
diye sordu Leyla. Ne zamandır sessiz sessiz öylece bakıyorduk bilmiyordum.
“Evet başlayalım.” dedim. “Mete ve Açelya
siz etraftakilerle ilgilenin. Bakkal, market, kafe ne varsa sorun soruşturun.
Bir kamera görüntüsü bir tanık bulun.” Derhal toz oldular.
“Leyla ve Demir, siz de çocuğun ailesiyle
konuşun belki işe yarar bir şeyler çıkar. Yalnız fazla üstlerine gitmeyin. Olay
daha taze.” Onlar da hemen işlerinin başına geçtiler. Doruk’a döndüm. Sabırsız
bir bakış attı.
“Biz de buralara bakalım etraf
kalabalıklaşmadan.” dedim.
“Ben duvarın arkasına bakayım mı? Belki
arkadan falan dolanmıştır.”
“Bak tabi. Ben bu taraftayım.” dedim ve
lastik eldivenleri ellerime geçirdim.
Küçük Çınar’ın cansız bedenine yaklaştım
sessizce. Sanki o tatlı bir uykudaydı ve ben de uyanmaması için çaba sarf
ediyordum. Gevşemiş minik yumruğunda bir kumaş parçası vardı ve tırnak içlerine
dolan deri parçaları gözle görülecek miktardaydı. Biraz da etrafa baktım ve
birkaç dakika sonra Doruk geldi.
“Arka tarafta bir sürü iz var. Katile dair
bir şey bulabiliriz.”
“Kasten o hale getirilmiş olabilir.
Dikkatli olmakta fayda var.”
“Birazdan beraber gideriz. Buradan bir şey
çıktı mı?”
“Ekip gelince daha iyi anlaşılır. Şimdilik
göze çarpan ufak tefek şeyler var.” Umarım diğerleri bir şeyler bulabilirdi.
Birkaç dakika daha etrafı inceledik ve olay yeri inceleme ekibi geldi. Mehmet
araçtan iner inmez yanımıza koştu.
“Kolay gelsin Başkomiserim.”
“Sağ ol Mehmet. Hemen işe başlayın, ceset
daha fazla burada durmasın. Otopsi için de Eylül’e haber verin."
“Sen iyi misin Mehmet?” diye sordu Doruk.
Mehmet’ in yüzünde ince çizikler vardı.
“İyiyim Komiserim. Küçük bir kaza
geçirdim.” derken parmaklarını yüzünde gezdirdi.
“Bundan sonra daha dikkatli olursun
herhalde.” Doruk tuhaf tuhaf bakıyordu. Mehmet’ten pek hazzetmediği doğruydu.
Fakat bu bakış biraz da şüphe içeriyordu.
İnceleme ekibi de işe başlayınca Doruk’la
duvarın arka tarafına bakmaya gittik. Burası bayağı genişti ve sanki gökten
yağmış gibi bir sürü yaprak vardı. Doruk birkaç ayak izi gösterdi.
“İzler duvara yakın yerlerde daha belirgin
yukarıdan atlamış olabilir. Ayrıca iç içe geçmiş izler de var, burada bir şey
aramış veya biriyle boğuşmuş da olabilir.” Doruk analizlerini gerçeklere o
kadar yakın yapardı ki işin sonucunda onun söylediklerine uyan bir kısım illaki
olurdu. Aklıma gelen başka fikirlerle beraber onu doğruladığım kısımlar da
vardı. Bu konuda biraz daha tartıştık ve bir yandan da etrafı incelemeye devam
ettik.
Aniden sesler yükselmeye başlamıştı.
Duvarın arka tarafından çıkıp ne oluyor diye baktık. Mahalledeki küçük kafenin
önünde kalabalık toplanmıştı. Biraz daha ilerledik ve kalabalığın arasından
geçip kafeye girdik. Açelya’nın yüzünden kalın bir çizgi şeklinde aşağı doğru
kan süzülüyordu. Elmacık kemiğinin olduğu yerde yanağını yatay şekilde çizmiş
bir kesik görünüyordu. Mete bir yandan tuhaf görünümlü bir adamı tutuyor bir
yandan da Açelya’yı sakinleştirmeye çalışıyordu.
“Doruk, ambulansı ara.” dedim ve yanlarına
gittim. Mete beni görünce tuttuğu adamı kastederek “Açelya’yı bıçakladı
Başkomiserim.” dedi.
Açelya’ ya yöneldim. Kafenin tezgâh
kısmında sessizce bekleyen bir kadın gözüme çarptı. Herkes toplanmışken o
işinin başında durmaya devam ediyordu.
“Peçete falan var mı?” diye seslendim
kadına. Başıyla onayladı ve hızlı hareketlerle ince bir bez getirdi. Hiç
konuşmadı. Bezi verdikten sonra tekrar yerine döndü. Yavaşça yaranın olduğu
yere bastırdım. Açelya acıyla yüzünü buruşturdu.
“Nasıl oldu bu?” diye sordum hemen. Yan
tarafımızdaki masaya baktı. Masanın üstünde yontulmuş düzgün bir odun parçası
gördüm.
“Aniden sinirlenip elindeki çakıyı
savurdu, o da yüzüme denk geldi. Neden sinirlendiğini anlayamadım.” dedi
kısaca. Doruk ambulansı arayıp çoktan yanıma gelmişti.
“Mete’yle beraber git, adamı merkeze
götürün. Ben Açelya’yla ilgileneceğim.” dedim.
Çok geçmeden ambulans geldi ve Açelya
pansumana alındı. Ben de ambulansın önünde bekliyordum. Ardından Demir ve Leyla
yanıma geldi.
“Başkomiserim? Açelya bıçaklanmış, nasıl
durumu?”
“Küçük bir sıyrık arkadaşlar,
endişelenmeyin. Siz ne yaptınız konuştunuz mu Çınar’ın ailesiyle?”
“Konuştuk ama pek bir şey çıkmadı
Başkomiserim.” dedi Leyla. “Zaten perişan haldeler.” Bu haldeki ailelerle çok
karşılaşmıştık. Bu yüzden insanların ne halde olduğunu anlamakta
zorlanmamıştım.
Buradaki işimiz daha bitmemişti. Açelya
ile Mete’nin görevini Demir ve Leyla devraldı, ben de Doruk gelene kadar
araştırmamıza devam etmek için tekrardan çıkmaz duvarının arkasına gittim.
Sonunda başımı kaldırıp baktığımda şaşırmamı engelleyememiştim.
“Mehmet?” dedim kuşkulu ses tonuma hâkim
olamayarak. “Ne yapıyorsun?” Duvarın yakınlarındaki yaprakların arasında sırtı
bana dönük, sessizce bir şeyler arıyor gibiydi. Sesimi duyunca hafif irkilerek
bana döndü.
“Ne yapacağım Başkomiserim. Bir şeyler
bulurum diye bakmaya geldim.”
“Ekip çok meşgul herhalde. Yanına kimseyi
almam
Yorumlar
- Zeynep Ela Özbek: Nasıl yani
- Zeynep Ela Özbek: Ülkemizde yaşananlar bile yeterli aslında
- Eda Korkmaz: iki trağdakini kaybetmek gerçekten için acımalı sen hiç yalnız bırakma kendini
- Tarık Duman: bu çocuklarla aranda bağ var gibi görünüyor dikkat et fazla yüklenme kendine
- Ayla Sancak: Yazıklar olsun elinde olmayarak bu durumda kalman çok üzücü