2. Bölüm
Alarmımın çalmasıyla bir sabaha daha
gözlerimi açtım. Olaylar film şeridi gibi zihnimde akıp gitti. Bugün yapacak
çok iş vardı. Kış aylarına yaklaştıkça günler kısaldığı için hava hâlâ karanlık
görünüyordu. Ekim ayının sonlarındaydık. Banyoya gidip buz gibi suyla yüzümü
yıkadım. Aynada bir süre kendi suretimle bakıştım ve tamamen ayıldığımdan emin
olunca mutfağa gidip kahve makinesini çalıştırdım. Bu eve ilk taşındığımda
Doruk elinde koca bir koliyle gelmişti ve şu an karşımda duran kahve makinesini
dan diye masaya indirmişti. İlk ev hediyem ondandı. Kahve bağımlısı bir insan
olduğum için bu hediye beni sevinçten havalara uçurmaya yetmişti.
Kahve olana kadar odama gidip üstüme
kıyafetlerimi geçirdim. Dün kapalı olan hava bugün yağacak gibiydi, bu yüzden
dolabımın en üst rafındaki kutudan uzun siyah botlarımı çıkarttım. Saçlarımı
ise sıkıca toplayıp tekrar mutfağa gittim. Bugünü hiçbir makyaj
kurtaramayacaktı. Ne kadar yaparsam yapayım çalışmaya başladıktan bir saat
sonra bir gram makyaj kalıntısı olmayacaktı yüzümde. Çünkü özellikle sabahları
ofiste de yüzümü defalarca soğuk suyla yıkardım. Bu beni hem rahatlatır hem de
kendime gelip zihnimin açılmasını sağlardı. Bu yüzden hiç makyaj zahmetine
girişmedim.
Zehir gibi kapkara görünen kahvemi alıp
tezgaha yaslandım. Bu sırada telefonuma gelen mailleri kontrol ediyordum. Kayda
değer bir şey olmadığını anlayınca telefonu kapatıp balkona çıktım. Balkonumun
camları yaz kış açık olurdu ve ben havanın nasıl olduğuna aldırmadan her sabah
çıkıp dışarıyı izlerdim. Sabahın ilk saatlerinde yollar genelde boş olurdu ve
havanın en temiz olduğu zamanın bu saatler olduğunu düşünürdüm.
Benim gibi erken kalkan bazı insanlar
kapalı pencerelerin ardından "bu deli ne yapıyor" der gibi bakarlardı
ama ben pek aldırmazdım. Benim de tek derdim bugün ne yemek yapacağım olsaydı
ben de rahat davranabilirdim. Onun aksine bugün yemek yemeye vaktim olacak mı
diye düşünmek bile aklıma gelmiyordu.
Kahvemi balkonda bitirip içeri geçtim.
Şişme montumu ve botlarımı kapının önüne taşıdım ve son olarak çantamda her şey
tam mı diye kontrol edip evden çıktım. Otoparka indiğimde araba anahtarımdaki
kilit simgesine bastım. Az ilerimde park halinde bekleyen kara kızım bana göz
kırptı. Hemen binip yola çıktım. Sabah sabah radyodaki haber kanallarında bizim
cinayet dönüyordu. Birtakım insanların bir araya gelip dedektifçilik oynadığı
bir kanala denk gelmiştim yine. Rüya yorumlar gibi sadece oturup yorum yaparak
cinayeti çözecek gibi bir halleri vardı.
Sabırsızca kanalları değiştirip sonunda
dinleyecek bir şarkı buldum. Her sabah
dinlemeye alıştığım “Kumralım” şarkısının melodisi arabanın içini doldurdu.
Hüzünler
başıma vurdu yine
Sevginin
çıkmaz yollarında senin dolaylarında
Sana dair
hasretim yüzyıllardan kalma
Aklımı
kaçırıyorum bu cinnet akşamlarında
Mırıldanarak şarkıya eşlik etmeye
başladım. Bu şarkıyı her dinlediğimde aklıma Doruk'un kıvırcık, kahverengi
saçları geliyordu. Aslında kumral falan da değildi. Saçları koyu kahverengi ve
gözleri de açık kahverengiydi. Beyaz tenli olduğu için kumral diyenler
oluyordu.
Sonunda emniyetin otoparkına giriş
yaptım. Arabamı yarım yamalak park edip ofisime çıktım.
Doruk henüz gelmemişti. Odalarımız
aynıydı. Merkezdeki en geniş odalardan birini biz kullanıyor olsak da
eşyalardan dolayı pek boş alan yoktu. Masalarımız karşı karşıya duruyor, kapı
ortada kalıyordu. İkimizin de masasının önünde ziyaretçiler için koyduğumuz
siyah deri koltuklar, masalarımızın arkasındaki boşlukta ise sıra sıra
dosyaların bulunduğu raflar ve dolaplar vardı. Doruk’un aksine benim masam hep
dağınık olurdu. Şimdi de öyle görünüyordu. Odanın tam ortasında küçük alçak bir
masa ve onun etrafnda da koltuklar vardı. Bazı zamanlar bütün ekip burada
toplanıp elimizdeki konular hakkında uzun uzun tartışırdık. O yüzden bu odanın
adı "ofis" olmuştu.
Montumu askıya asıp çantamı önümdeki
koltuklardan birine attım. Bilgisayarımın düğmesine bastım ve oturdum. Az sonra
kapı hızla açıldı ve Doruk içeri girdi.
“Söyle kumralım benim adım neydi?” Ona
karşımda bir deli varmış gibi baktım.
“Yok artık sen de mi?”
“Asıl sana yok artık. Gelir gelmez
çalışmaya mı başladın?”
“Daha başlamadım, ben de yeni geldim.”
dedim. Doruk’la kaç gündür aynı şarkıları dinleyerek geliyorduk.
“Yine mi aynı şarkı? Artık üstüme dinleme
cihazı taktığını düşüneceğim.” dedi tip tip bakarak. Montunu çıkartıp masasına
yerleşmeye başladı.
“Aynı kanalı dinlemiş olmamız da bir
seçenek.” dedim.
“Kahvaltı yaptın mı sen?” diye sordu
azarlarcasına.
“Hayır.”
“Evini basacağım artık. İlla elimle mi
besleyeyim seni?” Bir süre yüzüme baktı ve devam etti. “Zaten daha kimse
gelmemiş. Hadi Hasan Usta'ya gidelim.”
Hasan Usta bizim karakolun yakınlarında
bir tostçu dükkanı işletiyordu. Genelde buradaki bütün polisler sabah öğle
akşam fark etmeksizin oraya giderdik. Hasan Usta da bunu bildiği için dükkanını
erken saatlerde açardı.
Doruk’un bu teklifini kabul ettim ve
dükkana doğru yürümeye başladık. Yollara düşen sarı yapraklar ayaklarımızın
altında çıtır çıtır eziliyordu. Saat altı buçuktu ve çalışan insanlar kalkmış
kimisi otobüs duraklarını dolduruyor kimisi arabasına biniyordu. Dükkan daha
yeni açılmıştı. İçeri girip masalardan birine oturduk. Bizi gören Hasan Usta
hemen yanımıza geldi.
“Hoş geldiniz gençler. Ne istersiniz?”
“Hoş bulduk Hasan Usta. Ben karışık tost
istiyorum. Bir de çay.” dedim gülümseyerek. Hasan Usta Doruk’a döndü.
“Ben de aynısından.” Elindeki küçük
deftere istediklerimizi not alıp garsonu çağırdı ve defteri ona verip gönderdi.
“Dün akşam televizyonda gördüm. Yeni bir
cinayet işlenmiş.” dedi.
“Evet.” dedim. “Vakayı biz aldık. Bu ara
biraz yoğunuz.”
“İşiniz zor valla. Allah kolaylık versin.”
dedi gülerek.
Garson elinde tepsiyle gelip masamıza
tostlarımız ve çaylarımızı bıraktı. Hasan Usta da "Afiyet olsun."
diyerek yanımızdan ayrıldı. Her zamanki gibi atışarak kahvaltımızı yaptık ve
fazla oyalanmadan merkeze döndük. Sonuçları görebilmek için laboratuvara
uğradık. Eylül ve DNA analizlerini yapan arkadaşlardan Cemre tezgahlardan
birine eğilmiş. Çoktan çalışmaya başlamışlardı.
“Kolay gelsin.” diye seslendi Doruk.
“Günaydın Komiserim.” İkisi de bize döndü.
“Çıktı mı sonuçlar?”
“Birkaç tane analiz kaldı sadece. Çoğu
sonuca ulaştık.” dedi Cemre.
“Yalnız burada bir kağıt parçası var ve ne
yazdığı anlaşılmıyor.”
“Aslan’ı arayın gelip bir baksın.” dedim.
Aslan bizim kriptoloğumuzdu. Bu tarz şifrelenmiş yazıları çözerdi. Eylül
elindeki not kağıdını uzattı.
“Bu da ayıcığın alındığı yerin adresi.”
“Başka ne var?”
“Cinayet mahalli fotoğrafları ve diğer
izler incelendi. Aradığımız kişi normal ölçülerde bir erkek. Cinayeti işlerken
42 numara bot giymiş. Çamurlu kısımlara çıkan ayak izlerinden bu anlaşıldı.
Ayrıca 1.80 boylarında olduğunu tahmin ediyoruz. Çınar’ın ailesine ayıcığı
bıraktıktan sonra hızlıca ortadan kaybolacağı tek yer çıkmazın duvarı. Eğer
oradan atlamadıysa aileden biri mutlaka görmüş olmalıydı. Çünkü yol tek yönlü
ve uzun. Çıkmazın arka tarafındaki ayak izinin derinliği çok sert bir iniş
yapmadığını gösteriyor. Ayrıca duvarın tozlu kısımlarında belirgin şekilde
ortaya çıkan el izleri var ama muhtemelen eldiven taktığı için parmak izi yok.
İzlerin yüksekliğine de baktığımızda adamın boyunu tahmin edebildik.”
“Peki adam olduğunu nasıl anladınız. 42
numara bot giyip gelmiş bir kadın da olabilir. Anlaşılmasın diye erkek
kıyafetleri giymiş olabilir.” dedim.
“Bizim de ilk odak noktamız buydu. Fakat
duvardaki el izleri bir kadın eline göre çok kalın ve büyük. Büyük bir eldiven
takmış olamaz çünkü hem büyük ayakkabıyla hem de büyük eldivenlerle duvara
hızlıca tırmanabilmesi imkansız. Ayrıca duvara bastırması gerektiği için el izi
eldivenden bağımsız olarak çıkardı. Bir de yine arka tarafta bir saç teli
bulunmu