Keşfet

5. Bölüm

Çıkmaz Sokak

     Etrafı bomboş kalmış bir arazinin önünde

arabamı durdurdum. İstanbul’da böyle yerler olduğunu yeni keşfediyordum sanki.

Buralar o kadar yabancı geliyordu ki... Her ne kadar İstanbul’da büyümüş olsam

da bu koca şehri keşfetme fırsatım hiç olmamıştı. Babam dışarı çıkmama

neredeyse hiç izin vermezdi. Korkardı. Haklıydı. Ama yine de beni kafes kuşu

gibi yetiştirmesi de saçmaydı. İlk senemde sadece üniversiteden eve gidip

geliyordum. İkinci senemde az da olsa buzları kırmayı başararak iki haftada bir

arkadaşlarımla dışarda dolaşabiliyordum. Sonra Doruk’ la tanışmıştık. Sonra da

annemle babam Ankara'ya taşınmak zorunda kalmıştı.

     Babam serbest muhasebeciydi. İstanbul’da

işleri bir türlü yoluna sokamamıştı. Batmanın eşiğine geldiğimiz bir dönemde

ise Ankara’daki tanıdıkları ona yardımcı olmuştu. Bense İstanbul’da kalmıştım.

İşler yola koyulduktan sonra da yani  üç

yıl önce tekrar buraya gelmişlerdi zaten. 

Burada o kadar çok cinayet işleniyordu ki annem her akşam ağlayarak beni

arıyordu. “İyi misin kızım, haberlerde gördüm. Bir cinayet daha işlemişler.”

Korku içinde titreyen sesi kafamın içinde dönüp dururdu.

     “Giriyor muyuz?” Doruk’ un sorusuyla

tekrardan bulunduğumuz ana odaklandım. Koskoca binaya iki kişi girecektik. Bina

üç katlıydı. Gerçekten de hiç ışık ve ses yoktu. Belki de boştu ama dolu olma

ihtimali de vardı. Ayrıca bu sessizlik hiç hayra alamet değildi. Net bir sesle

konuştum. Korkacak bir şey yoktu.

     “Evet.”

     Silahımı çektim ve kapıya doğru ilerlemeye

başladım. Başımı kapıya yaklaştırıp etrafı dinledim. İçeriden bir çıtırtı bile

gelmiyordu. Geri çekilip Doruk’ a işaret verdim. Sert bir tekmeyle kapıyı açtı,

içerisi dışarısına inatla karanlıktı. Cebimizden fenerlerimizi çıkarttık ve

silahlarımızı indirmeden pozisyon aldık. Sessizce ilerlemeye başlamıştık. Zemin

katta hiçbir şey yoktu. Buradan sonra ikiye ayrılmamız gerekecek gibiydi. Çünkü

bir aşağı bir de yukarı doğru uzanan iki merdiven bulunuyordu. Doruk da

ayrılmamız gerektiğini anlamış olmalıydı ki bana bakıyordu. Tam bu esnada hem

yukardan hem de aşağıdan sesler gelmeye başlamıştı. Bir kalabalığın

hareketlendiğini anlamıştık. Biz ise ortada sıkışmıştık. Hemen telefonumu

çıkartıp merkezi aradım telefonu Leyla açmıştı. Alçak sesle konuşmaya başladım.

     “Leyla hemen Tarık Bey’e haber ver. Acilen

ekip istiyoruz. Burada kalabalıklar.”

     “Tamam Başkomiserim ben hemen haber

veriyorum.” dedi ve kapattı. Destek gelene kadar dayanabilirdik. Bu kez işret

verdim ve Doruk merdivenlerin başında etrafı gözlerken ben de aşağı indim.

Fenerimden çıkan ışık aşağıda kalan zemini aydınlatıyordu. Yere düşen ışığın

önünden iki gölgenin geçtiğini gördüm. Elimle iki kişi olduğunu belirttikten

sonra hızla merdivenlerden atlayıp ateş ettim. Birini bacağından, birini

omzumdan vurarak etkisiz hale getirmiştim. İlerlemeye devam ettim. Burada başka

kimse yoktu. Zaten sadece bir oda vardı. Oradan da muhtemelen bunlar çıkmıştı,

oda boştu. Doruk’ un yanına ulaştığımda “Temiz.” dedim. Başıyla onayladı ve üst

kata çıkmaya başladık.

     Birinci kat da boştu. Yukarıda

bakmadığımız iki kat kalmıştı. Merdivenlerin karşısındaki pencereden dışarı

baktım.  Siyah bir minibüs dış kapının

önünde durduğunda elimi başıma vurdum. “Siktir.”

     “Ne oldu?” diye yanıma geldi Doruk.

     “Gelenler var. Üst katlar da dolu olmalı.

Sesler devam ediyor. Bu katta kalalım.” dedim. Zemin katta sesler artmıştı.

Adamlar çoktan içeri girmişti. Çok geçmeden bir kişinin bağırışını duyduk.

     “Lan bunlar vurulmuş! İçerde birileri

var!”

     “Hadi lan oradan. Ben sana söyleyeyim zeka

fışkırıyor bunlardan.” dedi Doruk. Sinir bozukluğuyla güldüm ve kolundan tutup

bu kattaki en son odaya doğru hızlıca ilerledim. Zaten önceden kontrol

ettiğimiz için kapılar açıktı. İçeri girdikten sonra ise kapıyı kapatıp yavaşça

kilitledim.

     “Sabah sabah ne işleri var ya? Ne güzel

aramamızı yapıp çıkacaktık!” Doruk fısıldayarak bağırıyordu. Nasıl yaptığı

hakkında hiçbir fikrim yoktu ama hem fısıldıyor hem de bağırıyordu.

     “Tamam bir sakin ol. Ekip gelir şimdi.”

dedim.

     “Vay be! En son ne zaman operasyona gittik

seninle?” dedi uzaklara bakarak.

     “İki gün önce.” dedim ben de uzaklara

bakarak. Bu kez bana döndü.

     “O kadar da olmamış. Yaşlanıyor muyum ne?”

Kahkaha atmamak için kendimi tuttum.

     “Olabilir.”

     “Ne?” diye sesini yükselteceği sırada

elimle ağzını kapattım.

     “Bu aralar cidden ses tonu sorunların

var.”

     “Buradan çıkınca bu konuyu konuşacağız.”

dedi. Başımı salladım gülerek.

     Sesler gittikçe yaklaşıyordu. Bulunduğumuz

odanın camından baktım. Çok yüksek değildi, atlanırdı atlanmasına ama aşağıda

bekleyen adamları aşabileceğimizi sanmıyordum. İçeride olduğumuzu anlayınca

dışarıya da adam yerleştirmişlerdi. Kısacası burada sıkışmıştık.

     “Ne yapacağız?” dedi Doruk. Ben de

bilmiyordum. Fakat ekibin gelmek üzere olduğuna emindim.

     “Ekip gelene kadar onları oyalamalıyız.”

     “Yakalanalım o zaman.” dediğinde

şaşkınlıkla ona baktım.

     “Bu kadar geniş bir hayal dünyan olduğunu

bilmiyordum.”

     “Neredeyse kapının önündeler. Acilen bir

karar vermeliyiz.” Sesini iyice alçaltmıştı. Düşün Harika, düşün, düşün...

Bunlara birer tane sıksak arkalarından devamı gelecekti. Dövmeye kalksak bir

süre sonra biz de dayak yiyecektik muhtemelen. Aslında her türlü

yakalanıyorduk. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda ise bilerek yakalanmak daha

stratejik duruyordu. Silahlarımızı odanın içerisindeki eşyaların altına

sakladık. Kapının arkasında kalan anahtarı da yerinden çıkartıp sakladık ve

kenarda köşede kalmış birkaç ip parçasıyla birbirimizin ellerini bağladık. Ekip

geldiğinde onları suçüstü yakalamış olacaktık. Sırtımızı duvara verip yere

oturduğumuzda adamlar kapının önündeydi. Birkaç kere açmaya çalıştılar ama kapı

kilitli olduğu için açamıyorlardı. Kısa bir sessizlikten sonra sert bir cisimle

kapıya vurmaya başlamışlardı. Sonunda kapı açıldı. Karşımızda izbandut gibi

altı adam duruyordu.

     “Siz kimsiniz lan?” diye sordu en öndeki

moron.

     “Bağlayıp buraya tıktınız ya. Bir de

soruyor musunuz?” dedi Doruk. İçlerinden biri “Aşağıdakilerin işidir.” dedi.

Aşağıda indirdiğim iki asalaktan bahsediyordu. Dudağımın hafifçe kıvrılmasına

engel olamadım. Şu anda daha çok gülesim vardı. Tam bu esnada içlerinden

biriyle göz göze geldim. Biraz arkada kalmıştı ve yüzünün yalnızca yarısı

görünüyordu. Bir adım öne çıktı ve “Sen ne gülüyorsun lan?” dedi. Öne

gelmesiyle ortaya çıkan yüzü beni hayretler içerisinde bırakmıştı. Bu

şaşkınlığımı dışa vurmadığımı umarak cevap verdim.

     “Ne gülmesi? Gülmedim ben.” Doruk arkadan

beni dürtmeye başlamıştı. Bu adamın kim olduğunu o da anlamıştı. Karşımızdaki

adam robot resmine ulaştığımız Zeynel Damsız’ın ta kendisiydi!

     “Kimsiniz siz, polis misiniz?”

     “Vay be! Aranızda bir zeka küpü görmek ne

güzel.” dedi Doruk. Doruk’un pişkin pişkin konuşmasından rahatsız olmuş

gibiydiler. Zeynel Damsız sinirle yanımıza geldi ve bağırdı.

     “Kalkın lan ayağa!” Bir yandan ayağa

kalkarken bir yandan cevap vermeye devam ediyorduk.

     “Doğru konuş lan. Bizi yakaladınız diye

polislikten çıkmadık.” dedim. Ayağa kalkmamızı fırsat bilerek yan tarafımda

kalan pencereden dışarı baktım. PÖH ekibinin siyah minibüsü ağaçların

arkasından görünüyordu ve aşağıda bekleyen adamların yerinde yeller esiyordu.

Sessiz bir operasyona başlamışlardı. Doruk’ la göz göze geldiğimde gözlerimi

kırparak ona da işaret verdim. Yalandan bağladığımız ellerimiz hâlâ arkamızda

kalacak şekilde ellerimizi çözdük. Çok geçmeden bulunduğumuz odanın önünde

patırtılar kopmaya başlamıştı. Karşımızdaki adamlar ne yapacağını bilemeyerek

etrafa bakınıyordu. Biz de hızlı hareketlerle tuttuğumuz ipleri yere atarak

silahlarımızı çektik.

     Hepsinin gözlerinden okunan hayret ifadesi

özellikle Doruk’u keyiflendirmişti. Anında sırıtmaya başlamıştı.

     “Ne oldu? Yüzleriniz düştü?” dedi gülerek.

Ben de gülmeye başlamıştım. Kimsenin sesi çıkmıyordu. Sonunda kapı açıldı ve

ek