Keşfet

7. Bölüm

Çıkmaz Sokak

     Cenaze namazı kılınmış şehit büyük bir

kalabalık eşliğinde mezarlığa getirilmişti. Onu tanıyan herkesin gözlerinden

yaşlar süzülüyordu. Ben de dahil. Özellikle tim arkadaşları o kadar dağılmış

görünüyorlardı ki yalnızca yüz ifadelerine bakarak içinden geçenleri

anlayabilirdiniz. Uzakta bir köşede duran Yiğit gözüme çarptı. Her ne kadar

ayakta duruyor olsa da içindeki her şey yerle bir olmuş olmalıydı. Doruk

Yiğit’in yanında duruyordu.

     Patlama alanındayken Yiğit’in kucağında

arkadaşını getirmesi ve kaybettiğimizi söylemesi kafamın içinden çıkmıyordu bir

türlü. Sesler ve görüntüler dönüp duruyordu.

     “Başkomiserim?” içimden geçenlerden

sıyrılıp baktım. Eylül karşımda duruyordu. “Hakan Bey aradı. Ben gidebilir

miyim?”

     Gözlerine baktığımda onun da ağlamış

olduğunu fark ettim. Başımla onayladım ve gitti. Semih ve ekibi de yavaş yavaş

dağılıyordu. Tören bitmiş sayılırdı. Biz yine de sonuna kadar kalacaktık. Tarık

Bey hepimizi bir köşeye toplamış beraber bekliyorduk. Dualar, gözyaşları,

ağıtlar... hâlâ devam ediyordu. Bulunduğumuz yere siyah bir araba yaklaştığında

o yöne dikkat kesildim. İçinden askeri üniformalı birileri iniyordu. Tarık

Bey’i gördüklerinde yanımıza geldiler.

     “Başımız sağ olsun.” diyerek el

sıkıştılar. Ardından şehit yakınlarına da başsağlığı dilemek için bir süre

bizden uzaklaştılar. Geri döndüklerinde Tarık Bey bize bakarak açıklamaya

başladı.

     “Arkadaşlar, bu Komutan Cafer Akkan.

Terörle mücadeleden.” Tam ortada duran adama baktım.

     “Başkomiser Harika Kara.” dediğimde el

sıkıştık. Tarık Bey bu kez onlara döndü.

     “Bu bizim ekip. Merkeze geçtiğimizde iyice

tanışıp konuşursunuz.” dedi. Anlamadığım şey terörle ne işimiz olduğuydu. Ama

anladığım bir şey de vardı: Tarık Bey böyle dediğine göre merkeze gitmediğimiz

sürece öğrenemeyecektik.

     Cenaze sona erip yalnızca yakın

arkadaşları mezarlıktan ayrılmayı reddettiğinde artık yapacak iş kalmamıştı ve

merkeze dönme vakti gelmişti. Saat öğleni geçmiş ikiye geliyordu. Kendimi daha

iyi hissediyordum fiziksel olarak. Bizden önce merkeze gelenler çoktan

işlerinin başına geçmişlerdi. Biz de ekip olarak gelir gelmez toplantı odasına

geçtik. Cafer Akkan ve yanında gelen iki arkadaşı ile Tarık Bey karşımızda

oturuyordu.

     “Terörle mücadelenin neden burada olduğunu

merak ediyorsunuzdur.” diye söze girdi Tarık Bey. Başımızla onayladık.

     “Elimizden kaçırdığımız adam, Zeynel

Damsız, aranan bir teröristmiş. Sizin de onun peşinde olduğunuz duyulunca

İstanbul Emniyet Müdürlüğünden bilgi geldi. Bundan sonraki operasyonlarda Cafer

ve timi sizinle birlikte olacak.”

     “Siz Zeynel Damsız hakkında ne

biliyorsunuz? Kendisi bir organ mafyasının içinde olabilir.” dedim.

     “Bu konu hakkında bilgimiz var. Zeynel

Damsız Türk değil. Kendisi Ermenistan’da doğmuş. Aslında Türk vatandaşlığı var

ve küçük yaştan beri Bursa’da yaşıyormuş ailesiyle. Fakat sonra anlamadığımız

bir nedenden dolayı annesini ve babasını öldürüp evden kaçmış. Önce Ankara’ya

gitmiş. Orada sizin de duyduğunuz birkaç eylem gerçekleşmişti geçtiğimiz

yıllarda. Sonra eylemler durdu. Bir anda durması bizi de tedirgin etmişti.

Detaylı bir araştırmanın içerisindeydik. Ne yazık ki nedenini bulamadan bu yıl

iki ay önce tekrardan küçük çaplı eylemler başladı. Bu hareketlerde Zeynel’in

ismi doğrudan geçmese de onunla bir ilgisi olduğunu anlayabilmiştik. Kapsamlı

bir araştırma sonucunda bu yılın ocak ayında İstanbul’a geldiğini öğrendik.”

     “Ve kesilmiş olan eylemler onun yer

değiştirmesiyle tekrar başladı.” diye devam ettirdi Doruk.

     “Ama bunun çocukları öldürmesiyle ne

alakası olabilir ki? Zaten eylem gerçekleştiriyorlar.”

     “Biz de bunu açıklığa kavuşturmak için

buradayız. Zaten sizin de yakın zamanda öğrenmiş olduğunuz gibi Zeynel’in bir

çocuğu var.” Kısa bir sessizlik oldu.

     “Bu kesin bir bilgi değildi.” dedim.

     “Artık kesinleşti. Çünkü bu bulguya biz de

rastlamıştık. Zeynel’in Ankara’da kaldığı süre içerisinde bir çocuğu olduğuna

dair kanıtlanmış bilgilerimiz var. Sadece çocuk hakkında bilgimiz yoktu, onu da

siz buldunuz.”

     “Zeynel’in çocuğu öldükten sonra iki çocuk

daha öldü. Bunun bir seri cinayet olduğunu düşünmüyorum. Bence intikam için

öldü o çocuklar.” dedim.

     “Başkomiserim.” dedi Leyla. Ona döndüm.

“Zafer Komiserimle görüşecektiniz.” Tarık Bey’e döndüm.

     “Emekli Komiser Zafer Dönmez. Çınar’ın

ablası Kader Akça cinayetini araştırmış o yıllarda. Onunla görüşüp birkaç bilgi

alacaktık.”

     “Ne zaman görüşecektiniz? Mümkünse hemen

gidin.” dedi Tarık Bey.

     “Kendisi şehir dışındaydı ama şu sıralar

dönmüş olmalı.”

     “Bir an önce işe koyulalım. Terörle

mücadele de bizimle irtibatta olacak.”

     Toplantı bitmişti. Çıkar çıkmaz Zafer

Komiseri aradım. Tahmin ettiğimiz gibi İstanbul’a dönmüştü. Bir saat sonra

buluşabileceğimizi söyledi. Kendisi de bu süre içinde dosyaları alacaktı. Ekibi

topladım. Eylül daha gelmemiş, Leyla ve Açelya sistem odasına gitmiş flaşa

bakıyorlardı. Aslan da laboratuvarda çalışmalarına devam ediyordu. Zafer

Komiser buluşacağımız yerin konumunu göndermişti. Burası çoğunlukla orta yaşlı

insanların bulunduğu ve gençlerin pek uğramadığı bir çay bahçesiydi. Merkeze

biraz uzak sayılırdı ama arabayla yirmi dakikada falan giderdik.

     Kısa süre sonra Leyla ve Açelya içeri

girdi. Düz bir ifadeyle geçip oturdular.

     “Hiçbir şey yok Başkomiserim.” dedi Leyla.

Doruk yumruğunu masasına vurdu.

     “Kesin o adam aldı içindekileri. Dışarıdan

birine neden güvendik ki zaten.” Leyla’ya döndüm.

     “Gerçekten içindekileri almış olabilir mi?

Sonuçta arkadaşını tanımıyoruz. O da bu işin içindeyse?”

     “Sanmıyorum Başkomiserim. Benim tanıdığım

Taner öyle birisi değil.”

     Leyla bir türlü net bir şey söylemiyordu.

Bu durum içimi kemirmeye çoktan başlamıştı. Doruk da iyice sinirlenmiş

olmalıydı. Oturduğu yerden kalktı. Konuşmaya başladığında sesi hafifçe

yükselmişti.

     “Kendin de emin değilsin ki Leyla. Net bir

şey bile söyleyemiyorsun. Emin değilsen en baştan neden bulaştık bu işe?

Tanıdığımız birileri gelene kadar beklerdik.”

     “Haklısınız ama flaşı bir an önce açmamız

gerekiyordu. Ben de yardımcı olmaya çalıştım.” dedi Leyla.

     “Belki de gerçekten boştu içi. Boşuna

tartışmayalım.” dedi Açelya.

     “Hiçbir şey net değilken nasıl rahatça

oturabiliriz? Sonra da neden ilerleyemiyoruz diye oturup kara kara

düşünüyoruz.” diyerek tekrar oturdu Doruk.

     “Tamam.” dedim. “Şu işimizi bir halledelim

onunla da tekrar görüşürüz. Şimdi kavganın sırası değil.” Herkes susup önüne

döndüğünde kapı hafifçe tıklatıldı. Bu kez gelen Aslan’dı.

     “Çözdün mü Aslan?” diye sordum.

     “Çözdüm Başkomiserim. Adamlar bu kez mors

alfabesi kullanmış. Kağıt ıslandığı için de bazı noktalar silinmiş. Bu yüzden

kelimeleri toparlamak uzun sürdü.” dedi ve bir poşet dosyayı önüme bıraktı.

Üstte orijinali altta çözülmüş hali olan kağıt karşımızdaydı. Ekibin geri

kalanı da merakla masaya toplandı. Ama okuduklarımız işlerimizin zorlaşacağının

habercisinden başka bir şey değildi.

     “Zafer dönüyormuş. İşleri zorlaştıracak.”

     Bu da demek oluyordu ki Zafer Komiser

bütün bu olaylar hakkında detaylı bilgiye sahipti ve katilleri bulabilmemizi

sağlayacaktı belki de. Bu yüzden de onu ortadan kaldırmaya çalışacaklardı.

Derhal Ayşen Hanım'a telefon açtım. Kemal’in tuvalette olduğunu söylediğinde

hızlı hızlı konuşarak Kemal evden çıkarsa bize bildirmesini söyledim. Aynı

zamanda Doruk da takipteki arkadaşlarla konuşup Firuze için aynı şeyleri

söylüyordu. Telefonlar kapanınca ekibe döndüm.

     “Arkadaşlar, belki siz de

şüphelenmişsinizdir ama ben artık söylüyorum siz de gözünüzü kulağınızı dört

açın. Biz merkezden birinin olayları karşı tarafa ilettiğini düşünüyoruz.”

dedim. “Bunların hepsi artık tesadüf olmaktan çıktı. Karşı tarafın attığımız

her adımdan haberi var. Ayrıca Zafer Komiserin şehir dışında olup geri

döndüğüne kadar haberlerinin olması sizce de çok tuhaf değil mi?”

     Demir, Mete, Açelya ve Leyla bu