Keşfet

8. Bölüm

Çıkmaz Sokak

    Sultangazi Çıkmazında arabadan indik ve

mahallenin kahvehanesine doğru ilerlemeye başladık. İçeri girmek üzereyken

birinin seslenmesiyle durduk. Arkamızı döndüğümüzde Mine’nin annesi Nalan

Hanım'la karşılaştık.

     “Komiserim, bir şey mi oldu? O yüzden mi

geldiniz? Yoksa katili buldunuz mu?”

     “Sakin olun Nalan Hanım, birkaç soru

sormak için geldik. Araştırmalarımız devam ediyor.”

     “N’olur bulun artık şu katili polis hanım.

Gece rahat uyku uyuyamıyorum. En azından çocuğumu verseniz, mezarına gitsem

bari.”

     “Az kaldı merak etmeyin, biz elimizden

gelen her şeyi yapıyoruz.” dedi Mete. Kadın ise çoktan gözyaşlarına boğulmuştu.

Soğuk havayı içime çektim.

     “Belki tanıyorsunuzdur.” diyerek cebimdeki

fotoğrafı çıkarttım. “Bu çocuğu hiç gördünüz mü?”

     Nalan Hanım dikkatle fotoğrafa baktı. Bir

süre durduktan sonra başıyla onayladı.

     “Bir kere Mine’yle oynarken görmüştüm.”

     “Kimin çocuğu olduğu hakkında bir bilginiz

var mı?”

     “O gün Mine’ye sormuştum kim bu çocuk

diye, çıkmazın yakınlarına yeni taşınan bir kadın varmış. Adı Feride mi Firuze

mi öyle bir şeydi.”

     “Anladım, teşekkür ederiz. Bu konu

hakkında aklınıza bir şey gelirse mutlaka bizi arayın.”

     Nalan Hanım gittikten sonra biz de kahveye

girdik. Burada bir köy hayatının hakim olması beni her seferinde şaşırtıyordu.

Bu noktada Mete’yle ayrıldık ve birkaç masaya Ali Damsız’ı sorduk. Ayrıca

Zeynel diye birinin buralarda oturup oturmadığını da...

     Fakat kimse Zeynel adını duymamıştı.

Ayrıca Nalan Hanım'ın dediği gibi Ali’yi de Firuze’nin çocuğu olarak

biliyorlardı. İyi ama Firuze’nin soyadı Yılmaz’dı. Orta yaşlı bir adamın

kafeden çıkmak üzere olduğunu fark ettiğimde hemen onu durdurdum.

     “Affedersiniz? Sizinle konuşmamıştık.”

Adam kapıda durdu fakat önünü dönmemişti. Sesimi duyan Mete de adama bakmaya

başlamıştı. Adam dönmeyince Mete yanına gidip yüzüne baktı. O an duraksadığını

fark ettim. Aynı anda dişlerini sıkmasıyla boynundaki damarlar ortaya çıkmaya

başlamıştı. Derhal yanlarına gittim. Mete adama öfkeyle bakıyordu. Adamın

yüzüne baktığımda ben de şaşkınlığımı gizleyememiştim. Bu Bağcılar Çıkmazında

Açelya’yı bıçaklayan adamın ta kendisiydi!

     “Burada mı oturuyorsunuz?” diye sordum

kolumla Mete’ nin önünü keserken. Başını iki yana salladı. “O halde burada ne

yapıyorsunuz?”

     “Arkadaşlarımı ziyarete geldim.” dedi

pürüzlü sesiyle. İlerideki masalardan birini gösteriyordu. O tarafa baktım.

Zaten herkes bizi izliyordu. Gösterdiği masada oturan üç adam konuştuklarımızı

duyamıyor olmalıydı. Boş boş bakıyorlardı. Yanlarına gidip gerçekten onlarla

buluşmaya mı geldiğini sordum. Üçü de bunu doğrulamıştı. Hatta onu buraya

kendilerinin çağırdıklarını söylediler ve telefonlarından mesajları bile

gösterdiler. Diyecek bir şeyimiz kalmamıştı.

     Bu adamla her seferinde karşılaşıyorduk

ama her seferinde bırakmak zorunda kalıyorduk. Gerçi adı şüpheli listesinde

bile yoktu ama nasıl bir örgütün içinde olduğumuzu bilmediğimiz için hiçbir

şeyden emin olamıyorduk ki. Oradan öylece çıkmak zorunda kalmıştık. Tek

bildiğimiz şey o adamın bizi her gördüğünde iliklerine kadar titrediğiydi.

     Merkeze döndüğümüzde saat on olmak

üzereydi. Doruk hâlâ ofisteydi ve dosyalara bakıyordu. İçeri girdiğimizde

yerinden doğrularak sordu.

     “Ne yaptınız? Çıktı mı bir şeyler?”

     “Hepsi Ali’nin Firuze’nin çocuğu olduğunu

söylüyor.” dedim. Doruk bir süre durduktan sonra gülmeye başladı.

     “Bu insanların derdi ne ya? İkisinin

soyadı bile uyuşmuyor.”

     “Ayrıca çok güzel bir sürprizle

karşılaştık.” dedi Mete.

     “Neymiş?”

     “Açelya’yı bıçaklayan herif de oradaydı.”

Doruk bunun üzerine ciddileşti ve “Nasıl ya, o adam Bağcılar’da değil miydi?”

diye sordu.

     “Arkadaşlarını ziyarete gelmiş.” dediğimde

ise tekrar gülmeye başladı. Böyle gülüp durması sinirimi bozmuştu. Burnumdan

sert bir nefes vererek bilgisayarımın başına geçtim. Mete’yle ikisi konuşmaya

devam ediyordu. Ben de birkaç maili kontrol ettikten sonra tekrar onlara

döndüm.

     “Dosyalara baktınız mı?”

     “Bütün ifadeleri karşılaştırdım.

Bizimkilerden fazlası yok. Hatta bizim dosyada daha çok ifade var. Muhtemelen

bu eksiklikten dolayı sonuca ulaşılamadı. İfade veren herkes bize

söylediklerinin aynısını o zaman da söylemiş. Kayda değer bir ipucu yok.” dedi

Doruk. Diğerleri daha gelmemişti. Dayanamayıp kalktım ve sistem odasına gittim.

Demir ve Leyla yan yana duran iki bilgisayarın başındaydı.

     “Bir şey bulabildiniz mi arkadaşlar?” diye

sordum.

     “Her şey aynı Başkomiserim. Şüpheli

listesinde sadece Teddy adı yazılı, onun dışında bizimkiyle aynı. Adreslerin de

hepsine tek tek baktım. Zaten altlarına not düşülmüş, mekanların çoğu bizim

AVM’ ye gittiğimiz gibi buluşma noktalarıymış. O zaman incelemeleri yapılmış.

Bir de patlayan binanın adresi vardı.” Şimdiye kadar ulaştığımız isimlerden

sadece Teddy ve Hikmet Çağlar hakkında bir bilgimiz yoktu, diğer hepsiyle

tanışmıştık. Teddy’ nin Taner Topçu olma ihtimali ise kesinleşmemiş bir

düşünceydi. Leyla’ ya döndüm.

     “Başkomiserim, ben kamera kayıtlarını ve

robot resimlerini incelemiştim. Bizim gördüğümüz siyah araba o zaman da

kameralara yakalanmış. Ayrıca birisi Zeynel Damsız’ın robot resmini yine

çizdirmiş.”

     “İsmi yazmıyor mu? Akif Bey olmalı. Zafer

Komiser Zeynel’e ve Firuze’ye Akif Bey sayesinde ulaştıklarını söylemişti.”

dedim.

     “Herhangi bir isim yok maalesef.”

     “Tamam arkadaşlar, işiniz bittiyse

toplantı odasına geçin. Sizinle paylaşacaklarımız var.” dedim ve laboratuvara

indim bu kez. Açelya tezgahlardan birine eğilmiş dikkatle çalışıyordu. Ona da

bir şey bulup bulmadığını sordum. Bütün kan ve parmak izleri uyuşmuş yalnızca

bir tane yabancı kana rastlanmıştı. Aynı bizim bulduğumuz gibi. Demek ki katil

veya katillerin arkalarında bıraktıkları izlere kadar aynı şeyler yaşanıyordu.

Şaşırtıcı olan ise bunun bir seri cinayet olmamasıydı.

     Genelde bu şekilde her şey aynıysa biz

buna seri cinayet derdik ve katil de bir kişi veya bir grup olurdu fakat bu

sefer yine aynı olmasına rağmen iki farklı katil ve organ mafyası işin

içindeydi. Ayrıca şüpheliler arasında terörist de vardı.

     Açelya’yla beraber toplantı odasına

geçtiğimizde sadece Leyla gelmemişti. Demir bir şey bulduğunu ve birazdan

geleceğini söylediğinde hepimiz merakla beklemeye başladık. Kısa süre sonra

kapı açıldı ve Leyla elinde fotokopilerle girdi.

     “Başkomiserim, iki kamera kaydına da

yakalanan araçla ilgili bir işaret buldum.” dedi. Kağıtları masaya koyduğunda

bunları kayıtlardan aldığını anladık. Aracın depo kapağının üzerinde yuvarlak

bir simge bulunuyordu. Şeklinden dolayı bir logoya benziyordu. Hafif bulanık

görünse de üzerindeki “browning” yazısı seçilebiliyordu.

     “Plakayı sürekli değiştiriyorlar. Ama bu

işaretten belki ulaşabiliriz araca.” diye devam etti Leyla.

     “Browning. Silah markası.” dedi Doruk.

Doğru söylüyordu. Bilindik bir markaydı. Bu mafya aynı zamanda silah

kaçakçılığı da yapıyor olabilirdi.

     Herkes yerine oturduktan sonra aklımdaki

önemli noktaya değindim.

     “Bugün Zafer Komiserle görüştüğümüzde

onların yaptığı çalışmalar hakkında bilgi verdi bize. Olay yerinde bulunan

ayıcıkların seri numaralarını takip ederek üretildikleri firmaya ulaşmışlar.

Firmanın sahibi de Taner Topçu’ymuş.” dedim. Sözlerimin bitmesiyle Leyla

içmekte olduğu suyu boğazına kaçırmıştı. Öksürmeye başladı. Diğerleri de

oturdukları yerden hafifçe doğrulurken Mete ve Doruk rahat görünüyordu.

     “Belliydi böyle bir şey çıkacağı. Biz de

gittik flaş verdik çözsün diye. Aptallık bu, başka bir şey değil.” dedi Doruk.

     “Nasıl olur Başkomiserim, başka Taner

Topçu olmasın.” dedi Leyla. Bunun üzerine Doruk sinirle gülmeye başlamıştı.

     “Hâlâ ne diyorsun Leyla? Flaşı o adama

verdik salak gibi, aldığımızda elimize ne geçti. Hiçbir şey. Boştu içi. Ve bile

bile risk aldık, acele ettik. Merkez dışından kimseye güvenmemeliydik.”

     “Bunları neden o zaman söylemedin peki. İş

işten geçtikten so