3.Bölüm: Acının Getirdiği Sükût
Okyanusun her zamankinden daha soğuk olan suyu babasızlığımı hissedermiş gibi saçlarımı okşarken çok üşüyordum. Oysa biz asla üşümezdik, bünyemiz okyanusa her zaman ayak uydururdu. Ama bu sefer öyle değildi. Sanki beni ısıtan, bana evimdeymiş gibi hissettiren bir parçam yoktu şimdi. O eksik olan parçaydı üşümemin sebebi. O eksik parçaydı duvara yaslanmış otururken için için akan göz yaşlarımın nedeni. Gitmişlerdi. Bir kızıl okun getirdiği felaketle beraber çekip gitmişlerdi. Onlardan geriye kalansa çaresizlik ve kılıç gibi keskin bir acı olmuştu. Bizim payımıza düşen buydu. Tabii bir de acının getirdiği sükût… İşte hepsi bu kadardı.
Biri yanıma çömelip de omzuma dokununca bakışlarımı uzun süredir izlediğim duvardan çekip elin sahibine çevirdim. Cary şefkat ve derin bir hüzünle gözlerimin içine bakıyordu. “Uzun süredir burada öylece oturuyorsun. Sence de kalkmanın zamanı gelmedi mi?” İşaret parmağının tersiyle yanağımı okşayıp sıkıntıyla iç geçirdi. “Meleğim.” dedi acı dolu bir sesle. Şu anda ne hissettiğini çok iyi anlıyordum aslında. Ben karşısında acı içinde oturup annemden iyi bir haber gelmesini beklerken onun benim için yapabileceği hiçbir şey yoktu. Çaresizdi, tıpkı benim gibi.
Gözlerimi kırpıştırıp akmak için benimle savaşan gözyaşlarımı durdurmaya çalıştım. “Ya o da…” dedim babamın ve Layla’nın ölü bedenlerini düşünmemeye çalışarak. Cary benim gibi yere oturup beni kollarının arasına aldı. “Şşşt.” Saçlarıma ufak bir öpücük kondurup çenesini başıma yasladı. Sımsıkı sarmıştı beni, sanki tutmasa ben de ölecekmişim gibi davranıyordu. “Kraliçe Nadia iyileşecek Asita. Ben buna tüm kalbimle inanıyorum.” “Ama ok onun da ensesine saplanmıştı.” dedim başımı kaldırıp gözlerinin içine bakarken. Şu anda teselli edilmeye o kadar ihtiyacım vardı ki…
“Ama tam olarak değil. Eğer düşündüğümüz gibi oklar zehirliyse zehir annenin vücuduna daha fazla zarar vermeden onu saraya getirmiş olmalıyız.” “Umarım haklısındır.” dedim zehirli kızıl okları düşünürken. Ailemi bulduğumuzda hiçbirinin açık bir yarasını görememiştik. Fakat sırtlarını çevirip de baktığımızda her birinin ensesinde bir elin uzunluğunda kızıl okun saplı olduğunu görmüştük. Annem dışında herkesi öldürmüştü bu oklar. Bir tek annem hayattaydı, onun da yaşayıp yaşamayacağı belli değildi.
Ben gerginlikle tırnaklarımın kenarlarını yolarken askerlerden biri yaklaştı yanımıza. Selam verip elindeki kozağı işaret ederek “Kyar Kralı’ndan majesteleri…” dedi. Hızla kalkıp ona doğru yüzdük. “Satris ne diyor olabilir ki?” dedim askerin elindeki kozağı alıp açarken. “Bana askerlerinin ölümünü araştırdıktan sonra bizi bilgilendireceğini söylemişti. Onunla ilgili olabilir.” dedi Cary. Kozağın içinden rulo haline getirilmiş bir mektup ve on adet kızıl ok çıktı. “Sanırım tahminin doru.” dedim kızıl okları öfkeyle sıkarken. Okları Cary’e uzatıp hızla mektubu açtım. Kısa ve oldukça açık bir mektuptu.
Ailen için üzgünüm Prenses Asita. Kozağın içine yerleştirdiğim oklar askerlerimin ölümüne sebep oldu. Sanırım ortak bir düşmanımız var.
İç çekip mektubu öfkeyle buruştururken annemin odasının kapısı açılınca telaşla oraya yöneldim. Saray hekimimiz yüzünde üzgün bir ifadeyle kapıdan çıkıp bize bakıca Cary’nin kolunu sıkıca kavradım. “Ne oldu?” dedim titreyen sesimle. Saray hekimi ne düşündüğümü anlamış olacaktı ki ilk cümlesi “Anneniz yaşıyor.” demek oldu. Ben biraz rahatlarken “Peki durumu nasıl?” diye sordu Cary. İşte o zaman doktorun ilk gördüğümüz yüz ifadesi tekrardan ortaya çıktı. “Bilmiyorum.” dedi, dehşete kapılmış gibiydi.
Biz ona şaşkınlıkla bakarken devam etti. “Kraliçenin vücudunda bir zehrin dolaştığı doğru fakat ne olduğunu bulamadım Majesteleri. Otuz yıldır bu sarayda hekimim fakat böyle bir zehri ne gördüm ne de duydum. Nasıl etki ettiğini bile bulamadım.” Öfkeden nabzım hızlanırken Cary’i itip hekimin yakasına yapıştım. “Ne demek bulamadım?” dedim neredeyse haykırarak. Şimdi gözyaşlarıma hâkim olamıyordum. Cary beni hekimden ayırmaya çalışırken “Ne işe yarıyorsun sen?” diyerek adamı ittim. Hızla bize bakan askerime doğru dönüp işaret parmağımı onlara yönelterek bağırdım. “Her yere ulaklar çıkarıp haber salın. Okyanusya’nın tüm hekimlerini çağırın!” Sonra da Cary’e söndüm. “Ben annemin yanındayken sen de toplanacak olan saray meclisiyle ilgilenir misin? Gelip onlarla konuşmam gerekecek.”
Cary elimi tutup ben buradayım dercesine baktı, gözlerini kırptı. Ardından da hızla arkasını dönüp gitti. Ben de hızla annemin odasına yöneldim. İçeri girmeden önce saray hekimine bakıp “Sen de gel!” dedim. Onun yüzünde kraliçesi için bir şey yapamamanın utancı varken benim yüzümde de pişmanlık vardı. Babam bize yıllardır hizmet eden bir adama böyle davrandığımı görse nasıl üzülürdü, bunu düşününce gözlerim tekrardan yaşarıp yanmaya başladı. Odaya girip de annemi yatağında oyuncak bir bebek gibi cansızca yatarken görünce daha fazla tutamadım gözyaşlarımı. “Anne.” edim yanındaki hizmetkarlarını görmezden gelerek. Annem bembeyaz yatağının üzerinde mor kuyruğu, solgun teni ve içine aklar düşmüş olan saçlarıyla uzanmış yatarken yanına doğru yüzdüm, sonunda yatağının kenarına oturduğumda odada ben ve hekimimizden başka kimse kalmamıştı.
Baş hizmetkar bizi yalnız bırakmak için tüm hizmetkarları çıkarmıştı. İnce damarlarının göründüğü narin elini tutup bakışlarımı solmuş yüzüne çevirdiğimde boynunun üzerindeki morluklar çekti dikkatimi. Hızla hekime dönüp “Bu morluklar onu bulduğumuzda yoktu.” dedim. Hekim bakışlarını kaldırmadan “Yayılan zehrin etkisiyle olduğunu düşünüyoruz.” dedi. Gözyaşlarımı hızla sildim, “Durdurmanın bir yolu yok mu?” diye sordum. “Hiçbir şey yapamıyorum efendim.” İsyan edip de sarayı ayağa kaldırmamak için zor tutum kendimi.
Halkımın krallarının ölümünü, kraliçelerinin de ölüm döşeğinde olduğunu bilirken veliaht prenseslerinin de sarayın içinde çıldırmış bir vaziyette dolaştığını duymayı kaldıramayacağını biliyordum. Bu yüzden yumruklarımı sıkıp sustum. Ardınsan bakışlarım saray hekimine kaydı, ellerini önünde birleştirmiş akan gözyaşlarını durdurmaya çalışıyordu. Ona baktığımı fark edince başını daha çok eğdi. “Senin suçun değil.” Dedim annemin moraran boynuna bakarak. “Kendimi işe yaramaz hissediyorum efendim.” Başımı hayır anlamında iki yana salladım. “İşe yaramaz değilsin, sadece çaresizsin.” Bakışlarımı ona çevirdiğimde başını kaldırmış bana baktığını gördüm. Acıyla tebessüm edip ekledim. “Tıpkı prensesin gibi sen de çaresizsin. Ve inan bana bu seni suçlu yapmaz. Şimdi annemle beni yalnız bırak.”
Hekim önümde eğilip bana selam verdikten sonra sessizce çıtı odadan.
Bir süre sesiz kalıp annemi seyrettikten sora kapı çalınınca “Gir.” dedim yorgun bir sesle. Göz kapaklarımın ağırlaştığını hissediyordum, gece bastırmaya başlamış olmalıydı. İçeri önce Cary ardındansa o yaşlı kadın girdi, şaşkınlıkla açıldı gözlerim. Ben bu kadının varlığını tamamen çıkarmıştım aklımdan. “Sen.” dedim hızla yerimden kalkarken. Kadının adını unutmuştum ya da hiç söylememişti, bilmiyorum. Cary kapıyı kapatırken “Rartel ’in şifacı olduğundan bahsetmiştin. Gelip kraliçeye bir baksa sorun olmaz diye düşündüm.” dedi.
“Ona güvenemeyiz.” dedim öfkeyle. Bana anlattığı şeyler ve yaşananları düşündükçe bu kararım daha da kesinleşiyordu. Bilmediğim bir düşmanım varken kimseye güvenemezdim. Refleks olarak kılıcımın kabzasını sıkıca kavramışken Cary “Siyam kadını araştırmış.” dedi. “Okyanusun en derin bölgesindeki küçük bir köyde yaşıyormuş. Köy bizim krallığımıza bağlı. Ve öğrendiğime göre kadın zehirli bitkilerden anlıyor. İzin ver annene bir baksın.” Cary ısrarcı bakışlarıyla benden bir cevap beklerken “Yanında askerler ve hekimimizde duracak.” dedim. Cary beni rahatlatmak için kesin bir ses tonuyla konuştu. “Bizzat ben duracağım Asita, sana söz veriyorum.”
Elimi kılıcımdan çekip kadına başımla geçmesini işaret ederken “Siyam hasta bir çocuğu olduğundan bahsetti mi?” dedim, gözüm hâlâ kadının üzerindeydi. “Evet varmış, şu anda oda sarayda. Senden gelecek yeni bir emre kadar hem kadın hem de oğlu sarayda tutsak olaca