Keşfet

Giriş+1.Bölüm

Dalgalardaki Emanet

Giriş

“Bu hayatta her şeyin bir bedeli vardır.” dedi ölümün soğukluğunu üzerinde taşıyan dudakları. Karşısındakinin kararsız bakışlarını hissedince gülümsemeden edemedi, nasıl severdi o kararsızlığı kendi lehine çevirmeyi! Başını dimdik tutup “Bize istediklerimizi ölüm getirecek.” dedi ve ekledi, “Ölüm onu bulduğunda istediklerimiz de bizi bulacak. İşte o zaman tüm düzen bozulacak.” Bir müddet sonra karşısındaki gitmek için müsaade istediğinde son kez hatırlattı ona gerçekleri. “Unutma, halkımızı korumamızın tek yolu bu. O ölmek zorunda!”

1.Bölüm: Ses

Herkesin hayalidir prenses olmak, balolara katılmak, şatafatlı elbiseler giyip tüm bakışları üzerine toplamak... Her genç deniz kızının prensesinde gördüğü şeydir bunlar. Bir de görünmeyenler vardır tabii; yapılan fedakarlıklar, alınan mecburi kararlar, yok sayılan duygular... Aynanın karşısına dikilmiş okyanusun en nadir bulunan incileriyle süslenmiş olan lacivert renkli gelinliğime bakarken bunlar geçiyordu aklımdan.

“Büyük gün yarın.” Dedim kalbimde hissettiğim tuhaf hissi yok sayarak. Yarın evleniyordum ama evlenerek yalnızca bir yuva kurmuyor, kendimi bildim bileli düşman olan iki krallığı bir araya getiriyordum, yirmi beş yıldır dökülen kanlara bir son veriyordum. Elimle gelinliğimi düzeltirken üç ay önce yaşananlar geldi aklıma. İki krallığın askerleri karşı karşıya gelmiş paylaşılamayan Okyanusya’nın tek hâkimi olabilmek için krallarından gelecek olan “Saldırın!” komutunu bekliyorlardı, tıpkı benim beklediğim gibi.

İstemeyerek de olsa gitmiştim o meydana. Babamla kan dökülmesin diye kafa kafaya vermiş, Kral Amos’la barışı sağlamanın bir yolunu bulmaya çalışmıştık ama olmamıştı. Gözü toprak hırsı bürümüş olan kral hiçbir teklifimizi kabul etmemişti, bizde sonunda savaşma kararı almaya mecbur kalmıştık. Tüm birlikler karşı karşıya geldiğinde kralın yanındaki bir deniz adamı durmamız için bağırmış, hepimizi şaşkınına uğratmıştı. Uzun siyah saçları, yakışıklı yüzü, keskin bakışlarını daha da belirgin kılan siyah gözleri ve altın sarısı kuyruğuyla ilerlemiş ve aynı renk zırhıyla tam önümüzde durmuştu.

“Amos Krallığı’nın veliahttı Pres Cary.” diyerek kendini tanıtmıştı. Gözlerini yüzüme dikmiş bir karar vermeye çalışır gibi bana bakarken ne babasının şaşkın bakışlarının ne de bulunduğu yerin farkında değil gibiydi. “Prenses Asita.” demişti saygıyla beni selamlarken. Ardından yanımda merakla bekleyen babama kaçamak bir bakış atıp eklemişti. “Beninle evlenir misiniz?” Ben şaşkınlıkla ona bakarken babam öfkeyle atılmış kılıcını onun boynuna dayamıştı. “Bu ne cüret böyle!”

Cary başını cesurca kaldırmış “Kızınızla evlenerek iki krallığın barışını ve birliğini sağlamak istiyorum Kral Edward. İnanın bana ben de kan dökmekten hoşlanmıyorum.” demişti. Bana bakıp konuşmasını devam ettirmişti. “Gerçekten iyi niyetle geldim yanınıza. İki krallığı birleştirmek istiyorum. Eğer bu savaş devam ederse sonunda her iki krallıkta büyük zarara uğrayacak.”

O an ne babamı ne de kalbimi düşünmemiştim. Ben o an kalbi yeni duyguların evi olmaya müsait bir genç kız değil, krallığını ve de halkını korumaya mecbur olan bir veliaht prensestim ve benim görevim krallığımı korumaktı. Derin bir dalgınlığın içinde o anları düşünürken kapımın hızla açılmasıyla savaş meydanından uzaklaşıp son günümü geçirdiğim odama döndüm. “Asita.” dedi hüznünü saklamaya çalışan bir ses. “Layla, şu kapıyı çalmayı ne zaman öğreneceksin acaba?” dedim yalancı bir sitemle. Layla’nın yüzünde buruk bir gülümseme oluştu, yeşil gözlerinde keder vardı. Bu keder sadece onun için kız kardeşten bile öte olan beni kaybetmekten kaynaklanmıyordu, Layla sevmediğim biriyle evlenmemi istemiyordu. “Gelinliğinin geldiğini ve deneyeceğini duyunca hemen girdim içeri.”

Beni baştan aşağı süzüp ekledi; “Her zamanki gibi mükemmel görünüyorsun.” Ona tatlı tatlı gülümseyip aynaya doğru döndüm. “Gerçekten yakışmış mı?” Gelip çenesini omzuma yasladı, aynadaki yansımama bakıp gözünden akan bir damla yaşı hızla sildi. “Bu yaptığın…” dedi acıyla. Ona dönüp ellerini tuttum, “Layla ne olur yapma, bu durum benim için zaten çok zor. Bir de sen böyle davranırsan ne yaparım ben?” Arkadaşım anlayışla salladı başını. “İçinde bulunduğun durumun farkındayım canım. Ama…” Cümlesini ben tamamladım, “Ama başka bir çaresi olup olmadığını düşünmeden edemiyorsun değil mi? Tıpkı benim gibi.”

Layla gidip yatağımın üzerine oturdu, parlak mavi kuyruğunu belli bir ritimle sallarken bakışlarını zemine dikmişti. “Senin için endişeleniyorum Asita.” Yüzümde buruk bir tebessüm belirdi, gidip yanına oturdum. Layla’nın babası, babamın en yakın dostu ve en mahir komutanıydı. Biz beş yaşındayken Amos Krallığı ile yapılan savaşta hayatını kaybetmiş, doğduğu gün annesizlikle tanışan Layla’yı bir de babasız bırakmıştı. O günden beridir Layla bu saraydaydı ve geldiği günden beri benim en yakın dostumdu. Şimdiyse ben, onun babasını öldüren krallığa gelin gidiyordum. “Endişenin farkındayım.” Elini tuttum. “Ama bu evliliğin olması gerek. Bunu ikimizde biliyoruz.”

Birden başını kaldırıp “Gerçekten sevmediğin biriyle mutlu olabileceğini mi sanıyorsun?” dedi. İç geçirdim, “Seviyorum.” dedim sadece. “Ama dostça.” diyerek isyan etti en yakın arkadaşım. “Ne yapmamı bekliyorsun Layla? Nişanı atmamı ve iki koca krallığı tekrardan savaşa sokmamı mı?” “Evet!” dedi öfkeyle. Hışımla kalktı, “Bırak yesinler birbirlerini.” Şaşkın şaşkın baktım dostuma, “Bırakayım da onca masum insan bir kralın iktidar hırsı yüzünden ölsün öyle mi?” “Öyle!” dedi tüm ciddiyetiyle. Tartışmanın uzayacağını ve Layla’nın sonradan pişman olacağı şeyler söyleyeceğini bildiğimden “Sakinleşene dek konuşmayalım.” diyerek ona çıkmasını ima ettim. “Ama…” deyip karşı çakmaya çalışınca öfkeyle “Emrimi ikiletme!” diyerek çıkıştım ona.

Layla’nın gözleri yaşlarla dolmuştu, hışımla kapıya doğru yüzdü. O kapıyı sertçe çarparak çıkarken ben de yorgunca yatağıma yığıldım. Onunla bu şekilde konuşmaktan nefret ederdim ama bazen öfkesi ve başına buyruk halleriyle beni buna mecbur bırakır, kendimden nefret etmeme sebep olurdu. Aradan yarım saat geçmişti ki kapım çaldı, “Gel.” dedim ayağa kalkarken. Babam tüm heybetiyle içeri girince kalbimin heyecanla çarptığını, yanaklarımın kızardığını hissettim. Beni ilk defa böyle görüyordu, o bana hayran hayran bakarken “Yarın için son hazırlıklar.” dedim. Başını olumlu anlamda sallayıp “Hala kabullenemiyorum.” dedi ve ekledi. “Ve kabullenmeyeceğimde çünkü babalar hiçbir zaman kabullenemez.” Yaramaz bir kız çocuğunun tebessümü belirdi yüzümde. Ne kadar büyürsem büyüyeyim bu adamın yanında her zaman babasının tahtının ardına saklanan o kız çocuğu olarak kalacaktım. “Kral olsalar bile mi?” Gülümsedi ama ben gülümseyişin ardındakileri çok iyi biliyordum. “Kral olsalar bile prensesim.”

Yanıma gelip koca kollarıyla bana sıkıca sarılınca gözlerimi kapatıp anın tadını çıkardım. Burası benim en huzurlu ve güvenli olduğum yerdi. Babam saçlarımı okşayıp başıma bir öpücük kondururken konuştu. “Amos Krallığı’na gideceğiz.” Kaşlarımı çatıp “Niye ki?” dedim merakla. Babam kollarını benden ayırdı, “Birkaç şey konuşmam gerek.” Bilmiş bilmiş gülümsedi. “Tabii konuşma bahane. Annen gidip müstakbel kayın validenin düğün hazırlıklarını denetleyecek. Senin için her şeyin kusursuz olmasını istiyor.” Elimle anlımı tutarken “Umarım zıtlaşmazlar.” dedim. Babam teslim olurcasına ellerini iki yana kaldırıp kaşlarını da çatarak “Garanti veremem.” deyince kahkaha attım.

Biz beraber gülerken koridorun başından annemin sesi gelince babam kapıya doğru yüzdü, sonra bir an durup arkasını döndü. Az önceki yüz ifadesinden eser yoktu şimdi. Gülüşünün ardına sakladığı endişe ve tereddüt gün yüzüne çıkmıştı. “Mutsuz musun meleğim?” diye sordu hüzünle. Ben evliliği onayladığımda kararıma karşı çıkmadığı için yaşadığı vicdan azabı gözlerinden okunuyordu. “Hayır.” dedim şefkatle. “Aksine, size ve halkıma layık bir prenses olabildiğim için çok mutluyum.” Babam bana taktir dolu bakışlarla bakıp başını sallamakla yetindi, tek bir söz söylemeden çıkıp gitti.

Annemle