Keşfet

Kırık Mizan

Divan

Gün doğarken yüzünde sâfâ-yı bir seher var

Bir çocuk kahkahası rûhunda inciler var

Bilmez ki akşamında karanlık kaderi var

Bir ince sızı saklı yazgısında kader var

Sokaklarda gezinir, rüzgâr ile konuşur

Gözleri mâsumâne her eşyaya dokunur

Bir küçük dünya kurmuş, içinde umut bulunur

Ne bilsin yazgı ona sessiz ölüm dokunur

Bir ekmek kokusuyla geçer sade bir zaman

Bir dost tebessümüyle parlar içi her an

Gündelik ömür işte, ne büyük ne de yaman

Fakat bu sıradanlık saklar en acı ferman

Bir günün akşamına varırken ince yol

Güneş bile çekilir, sanki tutulur kol

Gölge ağırlaşırken susar bütün sağ-sol

Kaderin adımları yaklaşır yavaş, bol

Bilmez ki son bakıştır aynaya attığı

Bilmez ki son gülüştür dostlara kattığı

Bir gün ki son gündür bu, hayatın tattığı

Yazılmış alınlara yazgının sattığı

Bir anda gece çöker, zaman donar, kırılır

Bir uğultu yükselir, insanlık sarsılır

Sanki bütün insanlık aynı yerden yarılır

Bir çocuk düşer yere, dünya ile darılır

Sesler boğuklaşır, gölgeler çoğalır

Vicdanın üstüne kara perdeler sarılır

Ne oldu, nasıl oldu — cevap hep dağılır

Hakikat sessiz kalır, soru çoğalır

Korku siner havaya, nefes bile ürker

Bir anlık karanlıkta asırlarca sürer

Zaman diz çöker sanki, akıl yerle bir yer

Bir tek kalp atışı bile yankılanır, sürer

Bir çığlık yükselir ki göğe değer ucu

Sanki gökler yırtılır, titrer arşın burcu

Bir çocuğun kaderi çizilir acı ucu

Susar bütün varlıklar, kesilir her suçu

Ne bir söz yeter buna, ne de bir izah var

Bu hâl karşısında dil susar, gözler ağlar

Bir masumun ömrüne çizilmiş kara duvar

Bir an içinde yıkılır bütün kurulan diyar

Sokaklar şahit olur, taşlar bile bilir

Ama adalet yolu yine susar, eğilir

Hakikat ortadadır, fakat perde gerilir

Gören gözler bile bazen görmez, çekilir

Bir anlık vahşette asırlar gizlidir

İnsanlık bu yaradan derinden gizlidir

Bir çocuğun sessizliği göklerde gizlidir

Bu yara kapanmaz, bu acı dizlidir

Yıldızlar bile sönük, ay bile mahzun

Gecenin kalbinde yankılanır bir uzun

Bu hâl anlatılmaz ne sözle ne bir run

Kalır sadece içte, bitmeyen bir hüzün

O an ki zaman durur, her şey donar birden

Bir hayat kopar gider sessizce içerden

Ne bir iz kalır artık ne dönüş o yerden

Bir eksik başlar dünya o andan itibaren

Ve işte o an gelir, söylenir içten şu söz:

“Sanki bütün insanlık bıçaklandı bir kez”

Bir yara açılır ki kapanmaz hiçbir öz

Kalır sadece acı, susar bütün her söz

Kanunlar yazılmıştır kâğıt üstü bir yazı

Lâkin ruhsuz kalınca eksik kalır o razı

Adalet denilen şey olmuş kuru bir nazi

Hüküm var görünürde, yok içinde mânâsı

Eskiden bir kalem ki kırılırdı hükümle

Bir vicdan titrer idi kararın her cümle

Şimdi ise eğrilir doğrular bile zümre

Adalet sarsılmıştır, kalmamış hiç düğme

Kalem kıran eller nerede, o eski hâkim?

Vicdanla hükmeden o dirayetli âlim?

Şimdi hesaplar başka, teraziler mâlim

Hak değil ölçülen şey, menfaat hep hâkim

Suç küçülür dilde, büyür kalpte yara

Hüküm hafifledikçe düşer adl-i nura

Bir toplum çürür gider sessiz, ağır kara

Adalet olmayınca dönüşür hep zarara

Sözler çok söylenir, lakin boşluk büyür

Hak arayan sesler duvarlarda kaybolur, uyur

Bir nida yükselir de cevabı yok duyulur

Adalet gecikirse, zulüm bile büyür

Mizan eğrilmiş artık, doğru yer bulamaz

Hüküm var görünür de hakikat hiç duramaz

Bir masumun ahını hiçbir güç durduramaz

Bu yükü zaman bile kolayca savuramaz

Kanun gevşedikçe artar karanlık hâl

Bir suç cezasız kalır, doğar binlerce sual

Bu hâl karşısında susmak olur mu helâl?

Vicdan bağırır yine: “Bu düzen değil, dal!”

Adalet gecikirse adalet değildir

Bu söz boş değildir, hakikatten geridir

Bir çocuk gittiğinde dünya eksilir

Ve hiçbir hüküm bunu geri getiremezdir

Toplumun aynasıdır verilen her karar

Eğrilirse o ayna, çürür bütün diyar

Bir masumun gözyaşı yakar her bahar

Bu ateş sönmez artık, sürer asırlar kadar

Ve nihayet sorulur en derin sual:

Adalet yoksa neden vardır bu hâl?

Bir çocuk giderken susar mı kemâl?

Bu yükü taşır mı artık bu ahvâl?

Bir annenin kalbinde kopar derin bir dağ

Ne söz anlatabilir ne de yeter bir ağ

Evladın yokluğunda susar bütün sabah

Bir ömür çöker üstüne, olur siyah bir bağ

Bir odada kalmıştır yarım kalan nefes

Bir oyuncak susmuştur, kırılmış her heves

Bir “anne” deyişi ki yankılanır hep ses

Bu sesle yaşar artık kalbinde her heves

Gözleri arar onu her kapı aralığında

Bir umut bekler hâlâ sessiz bakışında

Belki döner diye bir hayal akışında

Ama yoktur o artık hayatın akışında

Bir mendil ıslanır hep gözyaşıyla gece

Bir isim fısıldanır, söylenir ince ince

Bir kalp dayanır mı bu derin işkence?

Bu acı sığar mı ki ne dile ne hece

Fuzûlî misâli yanar aşk ile bu kalp

Evlat sevgisidir bu, yanar bitmeyen harp

Ne sabır teselli olur ne de zaman bir kalp

Bu yara kapanmaz, sürer sonsuz bir talp

Her sabah doğarken eksik doğar güneş

Bir yan hep karanlık, yanmaz eski ateş

Bir annenin içi olur sönmeyen bir eş

Bu dert ile yaşanır her gün, her bir eş

Bir bakış hatırası kalır duvarlarda

Bir ses yankılanır eski anılarda

Bir ömür geçse bile o dar sokaklarda

Silinmez bu acı, kalır yaralarda

Bir dua yükselir titreyen dudaktan

“Onu bana ver” diye geçer her vakitten

Ama kader keskindir, dönmez o uzaktan

Kalır sadece sabır, dökülür göz akmaktan

Bir mezar başında susar kelimeler

Toprak anlatır her şeyi, dinler gölgeler

Bir anne diz çöker, çöker bütün geceler

Bu hâl karşısında susar bütün diller

Ne bir şiir yeter ne de bir mersiye

Bu acı sığmaz hiçbir ince besteye

Bir annenin gözyaşı düşer her nesneye

Ve yakar zamanı en derin hisseye

Bir ömür taşınır bu ağır emanet

Her nefes bir yara, her gün bir felâket

Ama yine de sabır olur tek sadâkat

Bu acıdan doğar en derin ibadet

Bir isim yaşar hep kalpte yankıyla

Bir sevda kalır hiç bitmeyen sancıyla

Bir hayat bölünür o kara anıyla

Ve sürer bu acı her yeni anıyla

Bir gün belki diner denir bu elem

Ama geçmez hiçbir zaman bu matem

Bir annenin kalbi olur sarsılmış âlem

Bu hâl karşısında susar her kelâm

Ve nihayet kalır sadece şu nida:

“Evladım…” diye yankılanır semâda

Bir ses ki kaybolmaz ne yerde ne havada

Bir annenin duası kalır her duada

Bir toplum ölçülür en zayıf halkasıyla

Bir çocuk korunmazsa çöker yapısıyla

Medeni denilen şey sınanır bakışıyla

Ve sınıfta kalır çoğu kendi yapısıyla

Söz çok, vaat çok, icraat hep eksik

Hakikat ortada ama kalpler hep kesik

Bir yara büyür gider sessizce, derinlik

Bu hâl devam ederse çöker tüm benlik

İnsan unutkandır, çabuk siler izi

Ama bazı yaralar taşır sonsuz izi

Bu da onlardan biri, silinmez izi

Bir ders olmalıydı, oldu kara yazı

Eğer ders alınmazsa tekrar eder kader

Aynı acı yeniden bulur başka yer

Bu yüzden susmak değil, gerekir bir eser

Hak için konuşmalı, susmak olur keder

Toplum aynasına bakmalı her birey

“Ben ne yaptım?” demeli, aramalı her şey

Çünkü değişim başlar en küçük bir şey

Ve büyür zamanla, olur hakikî bir şey

Ey adl-i mutlak olan, gör bu kırık hâli

Bir çocuğun ardından ağlar bütün âli

Sen düzelt bu teraziyi, ey hükmün vâli

Ver hakkı sahibine, sil bu kara hâli

Rahmetinle sar onu, ey sonsuz kudret

Bu dünya dar geldi ona, oldu zahmet

Sen aç ona kapını, ver sonsuz nimet

Bir gül gibi yaşasın orda ebed müddet

Sabır ver geride kalan her yüreğe

Dayanma gücü ver bu ağır yük ile

Bir umut serp kalbe, düşmesin ele

Sen varsın diye yaşar insan bu çile

Ve bize ibret ver bu acı hikâyeden

Doğruyu ayırt edelim yanlış hezeyandan

Adalet şaşmasın artık hiçbir zamandan

Korunur masumlar senin fermanından.

Son söz budur artık, susar bütün kalem:

Bir çocuk gittiğinde eksilir bu âlem

Dua ile kapanır bu kırık, bu elem

Rahmetinle tamamla ey mutlak merhem

Vezin: Feilâtün/ Feilâtün /Feilâtün /Feilün