4
Dördüncü Bölüm — Gizli Varis
Gece, krallığın üzerine ağır bir örtü gibi çökmüştü.
Kraliyet sarayının koridorlarında askerler sessizce ilerliyor, hizmetliler fısıltıyla konuşuyordu.
Kimse yüksek sesle konuşmaya cesaret edemiyordu.
Çünkü Kral Charles'ın odasındaki siyah kutu açılmıştı.
Ve o kutunun içinde, yıllardır saklanan bir gerçek vardı.
Kral Charles odasının ortasında durmuş, elindeki eski mektuba bakıyordu.
Dört oğlu da karşısındaydı.
Prens Adrian, Marcus, Julian ve Edward.
Hiçbiri konuşmuyordu.
Charles sonunda başını kaldırdı.
— Artık saklayamayız.
Adrian kaşlarını çattı.
— Neyi?
Charles cevap vermeden masanın üzerindeki mektubu onlara uzattı.
Marcus mektubu aldı.
Mührü görünce yüzü değişti.
— Bu... annemizin mührü.
Charles başını eğdi.
— Evet.
Julian bir adım yaklaştı.
— Bu mektup neden yıllardır saklıydı?
Kral derin bir nefes aldı.
— Çünkü içinde sizin bilmediğiniz bir gerçek var.
Edward'ın sesi sertleşti.
— Ne gerçeği?
Charles gözlerini kapattı.
Sonunda yıllardır sakladığı cümleyi söyledi.
— Sizin bir kız kardeşiniz var.
Odadaki sessizlik ağırlaştı.
Dört kardeş birbirine baktı.
Adrian'ın yüzü sertleşti.
— Bu imkânsız.
— Değil.
— Nerede?
Charles cevap vermeden önce kapıya baktı.
Tam o sırada...
Tak.
Herkes sustu.
Kapı yeniden çalındı.
Tak... Tak...
Adrian kılıcının kabzasına uzandı.
— Kim var?
Cevap gelmedi.
Charles'ın yüzündeki ifade değişti.
Sanki o sesi tanıyordu.
— Açın.
Adrian kapıya ilerledi.
Kapıyı açtığında koridor bomboştu.
Yalnızca yerde küçük, siyah bir zarf vardı.
Adrian eğilip zarfı aldı.
Üzerinde tek bir cümle yazıyordu:
"Beni aramanıza gerek yok. Ben zaten buradayım."
Marcus zarfı görünce ürperdi.
— Bu nasıl mümkün olabilir?
Charles ayağa kalktı.
— Çünkü o artık saklanmıyor.
Tam o anda sarayın bütün ışıkları söndü.
Karanlık.
Bir saniye...
İki saniye...
Sonra koridorun sonunda tek bir mum yandı.
Mumun yanında bir kadın duruyordu.
Uzun koyu renkli bir elbise giyiyordu.
Saçları omuzlarından aşağı dökülüyordu.
Yüzü sakin, bakışları ise soğukkanlıydı.
Yavaşça onlara doğru yürüdü.
Dört prens kılıçlarını çekti.
Adrian bağırdı:
— Olduğun yerde dur!
Kadın durdu.
Başını hafifçe kaldırdı.
Sonra Kral Charles'a baktı.
Charles'ın gözleri doldu.
— Kızım...
Dört kardeş bir anda babalarına döndü.
Kadın ise birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra dudaklarının kenarında küçük bir gülümseme oluştu.
— Yıllar sonra beni ilk kez böyle çağırıyorsun.
Marcus şaşkınlıkla baktı.
— Sen...
Kadın birkaç adım daha attı.
— Benim adım Aurelia.
Adrian'ın yüzü dondu.
Charles'ın sesi titredi.
— Aurelia Charles.
Kadın başını kaldırdı.
— Krallığın kayıp kızı.
Bir sessizlik oldu.
Sonra Aurelia gözlerini dört kardeşinin üzerinde gezdirdi.
— Ve sizin kız kardeşiniz.
Edward bir adım öne çıktı.
— Eğer gerçekten kardeşimizsen, neden yıllardır saklandın?
Aurelia'nın bakışları değişti.
— Ben saklanmadım.
— O zaman neden kimse seni bilmiyor?
— Çünkü beni saklayan kişi babam değildi.
Charles başını kaldırdı.
Aurelia'nın sesi soğudu.
— Beni saklayan kişi, beni öldürmek isteyenlerdi.
Julian'ın yüzündeki ifade sertleşti.
— Valeria Sarayı mı?
Aurelia cevap vermedi.
Bu sessizlik yeterliydi.
Adrian kılıcını indirdi.
— Leonora ve Seraphina...
Aurelia ona baktı.
— Evet.
— Onları tanıyor musun?
Aurelia'nın yüzünde ilk kez öfke belirdi.
— Onları yıllardır izliyorum.
Charles şaşkınlıkla sordu:
— Neden şimdi ortaya çıktın?
Aurelia babasına doğru yürüdü.
Masadaki siyah kutuya baktı.
— Çünkü artık saklanmanın bir anlamı kalmadı.
Kutunun kapağını kapattı.
— Onlar beni bulmadan önce ben onların karşısına çıkacağım.
Charles ayağa kalktı.
— Aurelia, bu çok tehlikeli.
Aurelia gözlerini babasına çevirdi.
— Baba...
Bu kelime odadaki herkesi susturdu.
Aurelia'nın sesi yumuşadı.
— Ben yirmi yıldır tek başıma savaşıyorum.
Sonra dört kardeşine baktı.
— Artık yalnız değilim.
Adrian birkaç saniye onu inceledi.
Ardından kılıcını tamamen indirdi.
— Eğer gerçekten bizim kardeşimizsen...
Aurelia onun sözünü tamamladı.
— Taht için gelmedim.
Marcus şaşırdı.
— O zaman neden geldin?
Aurelia pencereye doğru yürüdü.
Dışarıda gökyüzünde şimşek çaktı.
— Çünkü Valeria Sarayı bu gece harekete geçti.
Charles'ın yüzü gerildi.
— Ne biliyorsun?
Aurelia döndü.
— Leonora ve Seraphina buraya geliyor.
Edward kılıcını tekrar kavradı.
— Kaç kişiyle?
Aurelia'nın gözleri karardı.
— Orduyla.
O anda sarayın dışından borazan sesleri duyuldu.
Duuuum!
Askerlerin bağırışları yükseldi.
Bir muhafız koşarak odaya girdi.
— Majesteleri!
Charles ona döndü.
— Söyle.
Muhafız nefes nefese konuştu.
— Kuzey kapısında hareketlilik var.
Adrian pencereye koştu.
Uzakta karanlığın içinde yüzlerce meşale görünüyordu.
Marcus fısıldadı:
— Çoktan gelmişler.
Aurelia ise hiç korkmuş görünmüyordu.
Tam tersine...
Gülümsüyordu.
Adrian ona baktı.
— Neden gülümsüyorsun?
Aurelia kapıya doğru yürüdü.
— Çünkü onlar beni bulmaya geldiklerini sanıyorlar.
Kapının önünde durdu.
— Oysa bu gece...
Elini kılıcının kabzasına götürdü.
— Ben onları bulacağım.
Ve ilk kez, krallığın bütün muhafızları karşılarında gizli varisi gördü.
Aurelia Charles.
Kralın kayıp kızı.
Dört prensin kız kardeşi.
Ve tahtın gerçek veliahtı.
Fakat sarayın dışında, karanlığın içinde iki atlı ilerliyordu.
Leonora ve Seraphina.
Leonora uzaktan sarayın kulelerine baktı.
— Geldik.
Seraphina hafifçe gülümsedi.
— Peki ya kız?
Leonora'nın gözleri sarayın en yüksek kulesine çevrildi.
— Onu bulacağız.
Tam o anda kulede bir siluet belirdi.
Şimşek gökyüzünü aydınlattı.
Leonora'nın yüzündeki ifade bir anda değişti.
Çünkü o silueti tanıyordu.
Aurelia, kulenin tepesinde durmuştu.
Ve doğrudan Leonora'ya bakıyordu.
Aralarında yüzlerce metre vardı.
Ama Aurelia'nın dudaklarından çıkan söz, geceyi yarıp geçti:
— Hoş geldiniz, prensesler.
Leonora'nın gözleri büyüdü.
Seraphina fısıldadı:
— Bizi bekliyormuş.
Aurelia ise kılıcını çekti.
— Sarayınıza geri dönün. Çünkü bu kez avlanan siz olacaksınız.