Keşfet

2. BÖLÜM: SİSLERİN ARASINDA

Gelinlik ve Dedektif

2. BÖLÜM: SİSLERİN ARASINDA

Koşmayı ne kadar sürdürdüğümü bilmiyordum.

Gelinliğimin ağır etekleri çamura bulanmış, nefesim kesilmişti. Ayaklarım ağrıyordu; ancak durmaya cesaret edemiyordum. Arkama her baktığımda, karanlık sokaklarda beni arayan birileriyle karşılaşmaktan korkuyordum.

Sonunda dar bir sokağın köşesinde, eski bir taş binanın önünde durdum.

Kapısının yanında küçük ve karanlık bir geçit vardı.

İçeri girdim.

Sırtımı duvara yaslayarak derin bir nefes aldım.

“Tamam, Eleanor,” diye fısıldadım. “Önce saklan. Sonra düşün.”

Etrafıma baktım.

Londra geceleri düşündüğümden çok daha sessizdi. Uzaklardan gelen at arabalarının sesleri, birkaç kişinin konuşmaları ve ara sıra havlayan köpekler dışında hiçbir şey duyulmuyordu.

Gelinliğime baktım.

Bu hâlde sokaklarda dolaşmaya devam edersem fark edilmem uzun sürmezdi.

Çantamı açıp içindeki gazeteleri çıkardım. Üç cinayete ilişkin haberleri yeniden önüme serdim.

Birinci kurban.

İkinci kurban.

Üçüncü kurban.

Adresleri tek tek inceledim.

Üçü de farklı yerlerde bulunmuştu; ancak birbirlerinden çok uzak değillerdi.

Sonra bileklerindeki izleri düşündüm.

Aynı yerde.

Aynı büyüklükte.

Benzer biçimde.

“Bu bir tesadüf değil,” dedim kendi kendime.

Gazetelerden birini yeniden elime aldım. Kurbanlardan birinin bulunduğu sokağın adını dikkatle okudum.

Ardından diğer habere baktım.

İki sokağın arasında kalan bölgeyi zihnimde canlandırmaya çalıştım.

Aralarında bir bağlantı vardı.

Sadece henüz bunun ne olduğunu bilmiyordum.

Tam o sırada sokağın başından ayak sesleri geldi.

Olduğum yerde donakaldım.

Birileri konuşuyordu.

“Her yeri kontrol ettiniz mi?”

“Henüz değil.”

Sesler giderek yaklaşıyordu.

Gazeteleri hızla çantama yerleştirdim ve binanın duvarına daha fazla sokuldum.

Kalbim yeniden hızlandı.

Ayak sesleri birkaç metre önümde durdu.

Gölgenin içinden iki adam geçti.

Polis miydi?

Yoksa üvey babamın gönderdiği adamlar mı?

Bunu bilmiyordum.

Sesler uzaklaşınca birkaç dakika daha bekledim.

Sonra bulunduğum yerden yavaşça çıktım.

Artık burada kalamazdım.

Ancak nereye gideceğimi de bilmiyordum.

Londra'nın 1802 yılındaki sokakları, gündüz gördüğüm şehirden tamamen farklıydı. Dar geçitler, eski taş binalar, sisin içinde kaybolan sokak lambaları ve gece boyunca gidip gelen at arabaları arasında insanın yönünü kaybetmesi son derece kolaydı.

Ben ise kaybolmak istemiyordum.

Bir cinayetin izini sürüyordum.

Belki de üç cinayetin.

Çantamdan küçük not defterimi çıkardım.

Üç kurbanın isimlerini yazdım.

Altlarına ise aynı kelimeyi ekledim:

BİLEK.

Bir süre sayfaya baktım.

Sonra aklıma başka bir ayrıntı geldi.

Gazetelerde kurbanların bulunduğu saatler birbirine oldukça yakındı.

Aralarındaki fark birkaç saati geçmiyordu.

“Demek ki katil geceleri hareket ediyor olabilir.”

Bunu söylerken içimde garip bir heyecan hissettim.

Korkuyordum; ancak aynı zamanda gerçeğe yaklaştığımı da hissediyordum.

Tam not defterimi kapatırken yerde küçük bir şey gördüm.

Ay ışığının altında parlayan metal bir nesneydi.

Eğilip aldım.

Küçük, eski bir düğmeye benziyordu.

Üzerinde garip bir sembol vardı.

Kaşlarımı çattım.

Bu düğme buraya nasıl gelmişti?

Daha da önemlisi...

Neden bana kurbanların bileklerindeki iz kadar tanıdık geliyordu?

Düğmeyi çantama koydum.

Artık elimdeki ilk gerçek ipucu buydu.

Ancak bilmediğim bir şey vardı.

Beni uzaktan izleyen biri bulunuyordu.

Sislerin arasında, yüzü görünmeyen bu kişi beni birkaç saniye boyunca izledi.

Sonra arkasını dönerek karanlığın içinde kayboldu.

Ben ise onun orada olduğunu henüz bilmiyordum.