17. bölüm

Tam bir hafta geçmişti.
Bugün günlerden 10 Ekim'di.
Teoman Bey, elinde iki kutuyla şirketin kapısından içeri girdi. Bir hafta boyunca Deniz'in doğum günü için ne alacağını düşünmüş, sonunda onun için küçük bir hediye seçmişti.
Çünkü kendisine değer veren bir insan için, onun özel gününde küçük de olsa bir şey yapmak gerektiğine inanıyordu.
Şirketin ilk katında Deniz'le karşılaştı.
Teoman, ona doğru birkaç adım yaklaştı.
— Birazdan odama gelir misin?
Deniz elindeki dosyalara bakıp gülümsedi.
— Tabii Teoman Bey. Elimdeki dosyaları teslim edip gelirim.
Teoman başını hafifçe salladı.
— Tamam.
Deniz'in kalbi daha şimdiden hızlanmıştı.
Dosyaları teslim ettikten sonra hiç oyalanmadan beşinci kata çıktı. Teoman Bey'in odasının önüne geldiğinde kapının açık olduğunu gördü. Yine de nezaketen kapıya hafifçe tıklattı.
— Gelebilir miyim, Teoman Bey?
Teoman, boydan boya uzanan camın önünde duruyordu. Deniz'in sesini duyunca arkasını döndü.
— Gel Deniz, gel tabii.
Deniz içeri girdi.
— Buyurun.
Teoman elindeki küçük pastayı ona doğru uzattı.
Pastanın üzerinde küçücük bir not vardı:
"Gönlündeki her şeyin bugünden sonra gerçekleşmesi dileğiyle..."
Deniz'in kalbi bir anda daha hızlı çarpmaya başladı.
Aslında Teoman Bey'i her gördüğünde kalbi böyle hızlanıyordu. Ama bu kez hissettiği şey bambaşkaydı.
Pastayı iki eliyle aldı.
— Çok teşekkür ederim...
Teoman ardından elindeki diğer küçük kutuyu uzattı.
— Ben senin için el emeği bir şey yapamadım. Ama umarım bu hediyeyi beğenirsin.
Deniz'in yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu.
— Beğenirim tabii. Nasıl beğenmem? Sizin bana vereceğiniz her şey benim için çok kıymetli olur zaten.
Kutuyu yavaşça açtı.
İçinden zarif bir altın bileklik çıktı.
Bilekliğin kenarlarında küçük yaprak figürleri vardı. Yaprakların arasında ise kahverengiden yeşile çalan küçük taşlar yerleştirilmişti.
Deniz birkaç saniye sadece bilekliğe baktı.
Teoman gözlerini ondan ayırmadan konuştu.
— Gözlerinin rengiyle aynı olsun istedim.
Deniz'in nefesi bir anlığına kesildi.
Gözleri Teoman'a döndü.
Sonra hiç düşünmeden ona sarıldı.
— Çok güzel... Çok teşek—
Cümlesini tamamlayamadan ne yaptığının farkına vardı.
Bir anda geri çekildi.
Yüzü kıpkırmızı olmuştu.
— Pardon, Teoman Bey...
Başını öne eğdi.
— Çok teşekkür ederim. Gerçekten...
Teoman sadece tebessüm etti.
— Sorun yok.
Ama bu küçük sarılma, ikisinin de hoşuna gitmişti sanki.
Teoman, Deniz odadan çıktıktan sonra bir süre olduğu yerde kaldı.
İçinde anlam veremediği bir his vardı.
Acaba birini mutlu etmek mi böyle iyi hissettirmişti?
Yoksa...
Bu kişinin Deniz olması mı?
Neden o bilekliği seçerken aklına ilk onun gözleri gelmişti?
Neden başka bir renk düşünmemiş, doğrudan onun gözlerini hatırlamıştı?
Teoman bu soruların hiçbirine cevap veremedi.
Deniz ise odadan çıktığında mutluluğunu tarif edecek kelime bulamıyordu.
Bileğindeki bilekliğe baktı.
Sonra istemsizce gülümsedi.
Birkaç dakika sonra ise
tekrar Teoman'ın odasının önüne geldi ve kapıyı tıklattı.
— Gel.
Deniz içeri girdi.
Elinde küçük bir tabak ve bir bardak çay vardı.
Pastadan bir parça kesip tabağa koymuş, yanına da çay getirmişti.
Teoman şaşkınlıkla ona baktı.
Sonra gülümseyerek başını iki yana salladı.
— Bak, şimdi böyle olmadı. Ben o pastayı sana almıştım.
Deniz gülümsedi.
— Olur mu hiç? Siz de yiyin. Böyle daha mutlu olurum.
Teoman birkaç saniye ona baktı.
Nedenini bilmiyordu ama Deniz'in kendisini düşünmesi hoşuna gidiyordu.
Onun birkaç dakika içerisinde tekrar dönüp kendisine pasta ve çay getirmesi...
Garip bir şekilde içini ısıtmıştı.
— O zaman sen de pastanı ve çayını al, beraber yiyelim bari.
Deniz'in yüzündeki gülümseme biraz daha büyüdü.
— Olur.
Deniz'in yeniden odaya dönmesi yalnızca beş dakika sürmüştü
İkisi karşılıklı oturup pastalarını yemeye başladılar.
Deniz, Teoman'a karşı ne kadar ilgi duyarsa duysun, onun gözlerinin içine uzun süre bakamıyordu. Utanıyordu.
Teoman ise Deniz ona bakmadığı zamanlarda gözlerini ondan alamıyordu.
Büyük ela gözleri...
Hafif dalgalı, açık kahverengi saçları...
Üzerine son derece yakışan yeşil takım elbisesi...
Ve bileğinde kendi seçtiği bileklik...
Deniz, Teoman'ın kendisine baktığını fark ediyordu.
Bu fark ediş, yüzündeki sıcaklığı daha da artırıyordu.
Sessizliği yine Teoman bozdu.
— Kaç yaşına girdin?
Deniz gülümseyerek cevap verdi.
— Yirmi beş.
Teoman başını salladı.
— Pastayı beğendin mi?
— Beğendim. Çok güzel.
Deniz bir an durduktan sonra merakla sordu:
— Siz beğenmiş miydiniz peki pastanızı?
Teoman gülümsedi.
— Evet, beğenmiştik.
Deniz'in yüzündeki ifade bir anda değişti.
Sanki "beğenmiştik" kelimesinin anlamını çözmeye çalışıyordu.
Teoman bunu fark etti.
— Ha... Doğum günümde ablamla beraberdim. O da çok beğendi aldığın pastayı.
Deniz'in yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
Teoman'ın aklına o gün geldi.
Ablası pastayı yerken gülerek ona sormuştu:
"Teoman, bu kız kim? Resmi falan var mı?"
Teoman o an ne diyeceğini bilememişti.
— Ablaaa...
Ablası merakla üstelemişti.
"Bir göster hadi, merak ettim."
Teoman da şirketin görselleri arasında bulunan toplu bir fotoğrafı açıp Deniz'i göstermişti.
Ablası fotoğrafa dikkatlice bakmış, ardından gülümseyerek:
"Güzel kızmış. Hem de düşünceli... Kaçırma bu kızı."
demişti.
Teoman o an bunu sadece ablasının bir şakası olarak görmüştü.
Ama şimdi...
Deniz karşısında otururken, o cümle bir anda yeniden aklına geldi.
İstemeden gülümsedi.
Deniz, onun neden gülümsediğini anlamadan merakla baktı.
Teoman ise gözlerini ondan kaçırdı.
Yorumlar
- Elif Ruveyda BİRCAN: 🙏🙏
- çağrı sarıhan: teoman hediye seçerken çok düşündüğünü anlıyorum ama bunun bambaşka bir hikaye olmaması önemli
- Elif Ruveyda BİRCAN: 😍🙏
- Derya Cengiz: sarılmak ne güzelsin!
- Elif Ruveyda BİRCAN: 😍🙏
- Aslı Akçay: Ne güzel bir tebessüm o kalbiniz hızlanıyorsa bir şeyler iyi gidiyor demektir