BÖLÜM 5
Evden çıkıp ormana geldikten sonra başına neler gelmemişti ki. Ormandaki aynayı görmez olaydı. Hep onun yüzünden bunlar başına gelmişti. Aynaya dokunur dokunmaz, aynanın içinden karabulut çıkarak içine çekmişti. Ve kendini bir anda çölün ortasında bulmuş, ondan sonra başına gelmedik şeyler kalmamıştı. Şimdide ucu bucağı olmayan yem yeşil bir ovanın ortasındaydı ve hiçbir iz ve yol yoktu. Nereye gidecekti, onu dahi bilemiyordu.
Oturduğu yerden kalkarak, ne tarafa doğru gideceğini bilemeden yürümeye başladı ve yürürken ümit içerisinde kendi kendine ‘belki, ileride önüme bir yol çıkar’ diyordu. O bunları düşünürken aniden oturduğu yerin altından ayaklarını sıvazlayıp iyileştiren tavşan ortaya çıktı. Tavşanı ilk gördüğünde ayaklarının ağrısından tavşanın sevimliliğini fark edememişti. Tavşan o kadar sevimliydi ki, adeta gel beni tut da sev der gibiydi. Tavşanın olduğu yere gidip tutmaya çalışırken, tavşan hızlı bir şekilde koşarak uzaklaşmaya başladı. Koşarak giderken de arkasından gittiği yerler yol oluyor, peşinden her taraf çiçeklerle donanıyordu. Gideceği yolu bulacağına dair ümidini kaybetmemesine sevinen Hasan, tavşanın açtığı yola doğru adımını atıp devam etti.
Çiçeklerin görüntüsü ve kokusu o kadar güzeldi ki, onlara baktıkça içinin açıldığını hissediyor, huzura kavuşuyordu. Çiçeklerin cazibesine kapılan Hasan, çiçekli yolun bitmek üzere olduğunu göremeden öylece yürüyordu. Yine o beyaz kuş gelip başına konana kadar etrafa öylece baktı durdu. Kuş yine dile gelerek önüne bakmasını söyledi. Önüne doğru bakınca uzun uzadıya, boyları da bulutlara kadar varan kayalıklar olduğunu gördü. Birden bire kayalıkları karşısında görünce önce şaşırmış, yukarıya doğru bakınca da kayaların yüksekliğinden dolayı çok korkmuştu. Ama yapacak bir şeyi de yoktu, bir yol bulması ve bu kayalıklardan kurtulması gerekiyordu. Her tarafı dolaşmasına rağmen bir yol bulamamış ve çok yorulmuştu. Bir müddet dinlendikten sonra, tekrar kayalıklardan kurtulabilecek bir yol aramaya başladı.
Kayalıkların görüntüsü o kadar korku vericiydi ki, her tarafında sivri uçları vardı ve her bir sivri uçtan rüzgâr estikçe dehşet verici sesler geliyordu. Hasan, kayalıklara doğru bakarken havada yine karabulut belirmiş ve kendisine doğru geliyordu. Bulutun içinde de her tarafı aydınlatan şimşekler çakıyor ve gürültülü bir şekilde:
- Şimdi seni yakaladım. Artık elimden kaçamazsın, diyerek geliyordu. O karabulutun peşinden gelmesinin sebebi neydi. Ne istiyordu kendisinden, bu düşünceler içerisinde ondan kaçmaya çalıştı. Ondan kurtulmak için koşarken uzaklardan kocaman bir kartal gelip kollarından tutarak havaya kaldırdı ve uçmaya başladı. Uçarak kayalıkların yukarısında olan yuvasına götürüp bıraktı. Hasan, karabuluttan kurtulmasına kurtulmuştu ama bu seferde kartala yakalanmıştı. Üstelik kartalın yuvasında yavruları vardı ve kendisine büyük bir iştahla bakıyorlardı. Ana kartal yavrularına ‘gelin buraya, yiyeceğinizi alın’ der gibi kafasını sallayınca, kartal yavruları koşarak Hasan’a saldırmaya başladılar. Kartalın yavruları, o kadar vahşi bir şekilde saldırıyorlardı ki başından, sırtından, yüzünden kısacası her yerinden gagalıyorlardı. Kartalın yavruları yüzünden yüzü, gözü her tarafı kan içinde kalmıştı.
Kartalın yavrularının gagalamasına daha fazla dayanamayan Hasan, kartalın yavrularının kendisini bırakmaları üzerine onlara görünmeden sürüne sürüne kartalın yuvasından kurtularak kayalıklardan aşağıya doğru inmeye başladı. Kayalıklar aşağıda göründüğünden çok daha korkunçtu. Aşağıya indikçe her bir kaya ayaklarını, ellerini çizmiş her tarafından kanlar geliyordu. Ayakları kanadığından ve yorgunluktan yürüyecek takati kalmamıştı. Öyle bir yere de geldi ki ne aşağıya inmenin imkânı vardı ne de yukarıya çıkmanın imkânı vardı. Aşağıya inmenin mümkün olmadığını görünce çömelip yere oturdu ve sırtını bir kayaya dayadı. Tam uykuya dalacağı sırada sırtını dayadığı kaya birden kırıldı ve kayanın içinde oluk oluştu.
Dikkatsiz bir şekilde sırtını dayadığı için, dengesini sağlayamayan Hasan, oluğun içine düştü ve aşağıya doğru hızla kaymaya başladı. Kaydıkça kayıyor, gittikçede hızlanıyordu. Aşağılara indikçe kendisini durduracak bir şey arıyor, fakat bir türlü bulamıyordu. Nihayet tutacak bir dal buldu ve ona tutundu. Bir süre sonra tutunduğu dal da kırılmaya başladı ve tekrar aşağıya kaymaya başladı; fakat bu sefer düz bir şekilde değil, döne döne kayıyor ve o şekilde aşağıya iniyordu. Hızı bir ara azaldığı zaman, beyaz demir bir çubuk gördü ve zorlada olsa ona tutunmaya başardı. Demir çubuktan tutunmasına tutundu ama bu seferde tutunduğu demir hareket etmeye başladı. Demir hareket ettikçe de oluk kayboluyor, kayboldukça da derin bir çukur oluşuyordu. Bir süre sonra oluk tamamen kayboldu ve eliyle tutunduğu demir çubuktan, eli yavaş yavaş kayarak çukurun içine düştü.
Hasan’ın içine düştüğü çukurda irili ufaklı birçok delikler vardı. Bu delikler o kadar değişiktiler ki, kimisi yukarı doğru çıkık, kimisi oluk şeklinde, kimsi de eğri büğrüydü. Tam oturup, onları seyre daldığı sırada, her bir delikten ayrı ayrı renklerde buhar çıkmaya başladı ve her tarafı kapladı. Buharı koklamamak için elini ağzına kapattıysa da, başarılı olamadı ve buhar genzine doldu. Genzine buhar dolunca başı dönmeye başlayıp olduğu yere yığıldı kaldı. Kendine geldiği zaman da, demir kafesin içinde hapsedilmişti ve etrafında da yüzlerce garip yaratıklar vardı.
Etrafında gördüğü yaratıklar o kadar gariptiler ki, kimisi uzun, kimisi kısa, baştan aşağıya kadar kıllı, kulakları tavşankulağı gibi, ayakları keçi ayağı gibi, kolları da maymun koluna benziyordu. Burunları sanki yok gibiydi, gözleri bile kocaman ve kırmızıydı. Ağızları kurtağzına, kuyrukları ise inek kuyruğuna benziyordu. Kısacası her türlü hayvana benziyorlardı. Onları seyre dalmışken, kendi aralarında anlaşılmaz bir dille konuşarak elleriyle kendisini işaret ettiklerini gördü. Acaba ne diyorlardı ve kendisine ne yapacaklardı, diye düşünürken onlar hep bir ağızdan, adeta kulakları tırmalarcasına tiz bir şarkı söyleyip etrafında dönmeye başladılar. Söyledikleri şarkıdan etkilenmemek için kulaklarını kapatmaya çalışırken, onlar az sonra şarkılarını bitirip durdular ve Hasan’ın hapsedildiği demir kafesi yerinden kaldırarak kayalıklardan aşağıya doğru inmeye başladılar.
Kayalıklardan aşağıya inip, demir kafesi tıpkı öküz arabasına benzeyen bir arabanın üstüne bıraktılar. Arabayı çeken hayvanda aynı eski devirlerde yaşamış olan mamuta benziyordu. Bir müddet sonra ellerindeki kamçılarla hayvana vurup tozu toprağı birbirine katarak ilerlemeye başladılar. Yolda giderlerken bir şey hissetmiş olmalılar ki, aniden durdular ve etrafı gözetlemeye başladılar. Bir süre daha öylece etrafı gözetledikten sonra, yönlerini değiştirerek tekrar yürümeye başladılar.
Gittikleri yol o kadar sıcaktı ki etrafı kasıp kavuruyordu. Görünürlerde ne bir ağaç vardı ne de bir canlı, her şey sanki yok olmuş gibiydi. Aşırı sıcaklıktan dolayı susanmış, boğazı kurumaya başlamıştı. Susuzluktan boğazı kurumasına kurumuştu ama yaratıklardan nasıl su isteyebilirdi ki, onların dilini bile bilmiyordu. Susuzluktan kavrulduğu sırada, yaratıkların aralarında bir şeyler konuşarak kendisine doğru baktıklarını daha sonra da ağızlarından salyalar akarak ellerindeki kırbaları kafesin içine doğru attıklarını gördü. Bir anda kafesin içi yüzlerce su kırbasıyla dolmuştu. Artık susuzluğunu giderebilecekti. O heyecan içerisinde su bulma umuduyla, su kırbalarından birini açıp içine baktı; ama umudu kısa sürdü. Çünkü kırbaların içinde, su yerine çamurlu, akışkan jöleye benzer bir şey vardı. Çok susadığı için, mecburen kırbanın ağzını açıp içine parmağını daldırarak tadına baktı. Görünüşü tuhaftı ama tadı mükemmeldi. Başta, kırbayı açtığı zaman görünüşüne aldanarak beğenmemişti. Ama parmağını daldırarak tadına bakınca, tadının çok güzel olduğunu fark etti. Susuzluğu had safhada olduğundan dolayı kırbaların hepsini açarak teker teker içindekileri yedi. Bu