BÖLÜM 7
- Sultanımız, ülkemizdeki ne kadar hekim varsa hepsini toplattı. Fakat onlarda bir türlü çare bulamadılar. Bunun üzerine sultanımız, başka bir ülkeden hekim getirtti. O hekim, bunun bir çaresi olduğunu; fakat bununda bulunup getirilmesinin çok tehlikeli olduğunu söylemiş. Sultanımız, bunca tehlikeye rağmen oğlunu düştüğü hastalıktan kurtarmak için tellallarla ülkemizin her tarafına haber gönderdi. Sultanın çağrısı üzerine birçok kimse gelerek hekimin söylediği çareyi aramaya çıktılar. Ama ne yazık ki gidenlerin hiçbirisi geri dönmedi. Sultanımız bunun üzerine çağrısını bir kez daha yaptı. Ama bu seferki çağrısına hiç kimse gelmedi. Sonraki çağrısına hiç kimse cevap vermeyince, sultanımız ümitsizlik içerisinde iyice içine kapandı. Sıkıntıdan beli iki büklüm oldu, saçı sakalı ağardı.
Hasan, sultanın sonraki çağrısına neden gelmediklerini merak ederek, adama:
- Söyler misin, sultanınızın ikinci çağrısına neden cevap vermediler.
- Sultanımızın, oğlunun hasta olmasına sebep olan o yaratıklar çok vahşi olduklarından dolayı, hayatlarını kaybetmelerinden korktular.
Hasan, bir müddet düşündükten sonra:
- Sultanınızı nerede bulabilirim?
- Sultanımızı neden soruyorsun ki?
- Belki, ben bir çare bulabilirim.
Adam, Hasan’ın zayıf yapılı olmasına bakarak, küçümser bir şekilde bakarak:
- Ne yapabilirsin ki, bu zayıf yapılı halinle. İri yarı insanlar bile gidip geri dönmeyi başaramadılar.
Hasan, adamın kendisini küçümsemesi biraz ağrına gitse de kendini toparlayarak adama sert bir şekilde:
- Benim zayıf halime bakıp da ne aldanıyorsun be adam. Nice insanlar vardır ki zayıf olmalarına rağmen birçok şeyleri başarmışlardır.
Adam, Hasan’ın ikazı üzerine utanarak:
- Kusura bakma, senin zayıf yapılı halini görünce şaşırdım bir an için.
Hasan, adamın özrünü kabul ederek sultanlarını nerede bulabileceğini tekrardan sordu. Adam, sultanlarının her hafta sonu milletinin dertlerini dinlediğini, bunun içinde ülkesinin her tarafına arabalar gönderip, milletinin kendi sarayına gelmesini sağladığını söyleyerek şöyle devam etti.
- Hafta sonuna birkaç gün daha var. Eğer kalacak bir yerin yoksa bizde kalabilirsin. Böylece hem tanışmış oluruz, hem de sen, kalacak bir yer bulmuş olursun.
Hasan, adamı dinledikten sonra kalacak bir yeri olmadığı ve çok yorulduğu için, onun önerisini kabul ederek birlikte evlerine gittiler. Misafir kaldığı adamın evi sanki saray gibiydi. Ne yoktu ki evin içinde: Duvar duvar halılar, onbeş yirmi kişiyi ağırlayabilecek kadar büyüklükte yemek masası, gösterişli koltuklar… Adam, misafirini evinde güzelce ağırladıktan birkaç gün geçtikten sonra sultanın arabası geldi. Adam, sultanın arabasının geldiğini haber vermesi üzerine Hasan, adama:
- Siz de kaldığım birkaç gün için teşekkür ederim. Bu kaldığım birkaç gün içerisinde, benim rahat etmem için elinizden gelen çabayı gösterdiniz. Gösterdiğiniz bu çabayı asla unutmayacağım, dedi ve adamla vedalaşarak arabaya bindi. Sultana derdini anlatmak isteyenlerle beraber, sultanın sarayına doğru yola çıktılar.
Sultanın arabası hareket ettikten sonra geçtikleri şehirlere hayranlık içerisinde bakıyordu. Şehirler o kadar tertip ve düzenliydi ki, o şehirlere bakıp da hayranlık duymamak içten bile değildi. Şehirlerin bu kadar güzelliği tek bir şeyi işaret ediyordu: Sultanın adaletine ve ülkesini iyi yönetmesine, ne var ki o şehirlerde bile hüzün vardı. Belli ki sultanın sıkıntısı tüm ülkeye yayılmıştı.
Dağ, tepe, vadi, ova, kasaba, şehir demeden arabayla gide gide nihayet sultanın şehrine vardılar. Sultanın bulunduğu şehir diğer şehirlerden daha güzeldi, tertipli ve düzenliydi. Şehrin içinde yerlerde tek bir çöp bile yoktu. Diğer şehirlere çöken hüzün burada daha çok hissediliyordu. Bu şehir dertlerini sultanlarına anlatmak isteyen insanlarla doluydu ve sürekli de artıyordu. Hasan, bu kadar çok insan selini görünce arabanın şoförüne dönerek hayret içerisinde:
- Ne kadar çok insan var burada böyle, üstelik sürekli de artıyor.
Şoför, güler bir şekilde:
- Bunda şaşılacak ne var ki, sultanımız o kadar çok adaletli ve hoş görülü ki hiç sıkılmadan, yorulmadan halkının isteklerini dinler, onların muratlarını yerine getirmek için adeta kendini paralardı. Ama ne yazık ki, birkaç yıldır sultanımız halkının isteklerini doğru dürüst yerine getiremiyor. Çünkü oğlu bilinmeyen bir hastalığa yakalandı. Bundan dolayı da halkın isteklerini yerine getiremiyor, dedikten sonra ileride bir yeri gösterip, sultanlarının kendi halkının isteklerini orada dinlediğini ve yolculuklarının burada son bulduğunu söyleyerek arabayı durdurdu. Arabanın durmasından sonra, arabadan aşağıya inerek şoförün tarif ettiği yere doğru ilerledi. Halkla birlikte içeriye girerek bir yere oturdu. İçeri girdikleri zaman sultan henüz daha gelmemişti. Sultanı beklerken halk birbirleriyle konuşuyor, dertleşiyorlardı. Halk birbirleriyle konuşurken, boru çalındı ve sultan içeri girerek makamına oturdu.
Hasan, sultanın geldiğinin farkına varmadan yanındaki zatla konuşuyordu. Onunla konuşması bitince yüzünü sultan çevirdi ve onu görür görmez de, ilk önce gözlerine inanamadı. Sonrada iyice inanmak için elleriyle gözlerini silerek tekrar baktı. Evet, evet oydu, sultan, çöldeki kapıdan içeri girince kendisine yolu tarif eden, beli iki büklüm olmuş olan zattı. O şaşkınlık içerisinde sultana bakarken, sultan da onu görmüş ve yanı gelmesini işaret etmişti. Hasan, sultanın kendisini çağırdığını görünce oturduğu yerden kalkarak, sultana doğru gidip onun karşısında durdu. Sultan, eliyle işaret ederek yanına oturmasını söyledi. Sultanın yanına oturan Hasan, onun hareketlerine, halkına nasıl davrandığına, nasıl konuştuğuna dikkat ederek ona hayranlığı bir kat daha arttı. Çünkü sultan halkıyla güler yüzle, o kadar tane tane konuşuyordu ki halkı onu o şekilde görüp de sıkıntılarını anlatmamaları belki de delilik olurdu.
Halkının isteklerini dinleyen sultan daha sonra her birinin isteklerini yerine getirmeleri için askerlerine emir verdi ve oturduğu yerden kalktı. Hasan’a doğru dönerek eğilip elinden tuttu. Onu da oturduğu yerden kaldırarak peşinden gelmesini söyledi. Birlikte dışarı çıkarak şehrin içinde bir müddet yürüdüler. Arkalarından da araba onları takip ediyordu. Onları takip eden araba yanlarına geldi ve durdu. İkisi de birlikte arabaya bindiler. Araba, ikisi de birlikte binince hareket ederek sultanın sarayına doğru gitmeye başladı. Saraya gelince araba durdu. Şoför arabadan inip sultanın inmesi için arabanın kapısını açtı. Sultan arabadan indi ve Hasan’a da yardım ederek onun da arabadan inmesini sağladı. İkisi de arabadan inince birlikte saraya gittiler.
Sarayın içi o kadar güzeldi ki her taraf resimlerle, halılarla doluydu. Ayrıca, sarayın her bir köşesi çeşmelerle doluydu. Onlara baka baka sultanın dinlenip çalıştığı odasına geldiler. Sultan içeri girerek, kitaplıkların olduğu yere yöneldi. Orada masanın üzerinde bulunan bir defteri okumaya başladı. Peşinden, Hasan’da odaya girip sultanın karşısına oturdu. Sultanın hüzünlü haline bakarak:
- Sultanım, gerçi biliyorum ama yinede söyler misiniz derdiniz nedir?
Sultan, Hasan’ın sorusu üzerine okuduğu defteri kapatarak eline aldı. Oturduğu yerden kalkarak Hasan’ın karşısına geçti. Elindeki defteri açıp sayfaları çevirmeye başladı. Defterin ortalarına doğru geldiği zaman, sayfaları çevirmeyi bırakıp sayfadaki bulunan bir resmi Hasan’a doğru uzatarak:
- Bak şu sayfadaki resme, işte bu oğlumun ayağını ısırdığından beri, oğlum bir türlü iyileşmedi. Ne kadar hekim getirdiysek onlar bir türlü çare bulamadı. En son komşu ülkeden bir hekim getirdik ve o, oğluma bakınca ancak bunun çaresinin defterin içinde resmedilmiş olan yaratığın kuyruğunu ayağının üzerine koyup bir müddet bekletilirse iyileşebileceğini, bundan başka da çare olmadığını söyledi. Bende bunun üzerine hekime:
- Peki