Keşfet

11.Bölüm ...

Gökyüzü Ben miyim?

İçlerindeki kan susamıştı. Kalplerinde ki her atış, onlar için yalnızca bir tıkırtıydı. Nefes, yaşam belirtisiydi; ama ölü bir nefes ne işe yarardı? Ölü bir zihin, ölü bir bedeni andırırdı..

Karşılarında duran yabancıları gören Ömer ve Emre, ne yapacaklarını şaşırıp kaldılar. Sabahın köründe, buz gibi havada bedenleri ürperirken zihinleri de gördüklerine anlam veremiyordu. Karanlığın içinde öylece beklediler; ta ki karanlığı yaran ölüm sesini duyana kadar…

Gizemli çanta, Rus mafyası ve geride bıraktığı kocaman boşluk… Bu mesele daha ne kadar derine inebilir, ne kadar ürkütücü ve zalim bir hâl alabilirdi? Karşılarına çıkan bu şey, hangi felaketin başlangıcıydı?

İnsan, zihnini ölümün feryadı sardığında neye tutunurdu? Kalbinin geriye kalan son izine mi, yoksa henüz adını koyamadığı korkuya mı?

Öten horozlar sabahın ilk ayazını haber veriyordu. Sis, gökyüzünden süzülüp çevreye yayılmış, manzarayı örtmüştü. Çok yoğun değildi ama her köşeye çökmüştü. Güneş görünmüyordu; yine de ışığı gökyüzüne yansıyordu. Hava keskin ve dondurucuydu.

Buz gibi havada donup kalan Ömer ve Emre, kaderlerinin asıl değiştiği noktanın burası olduğunu henüz bilmiyorlardı. Gözlerini karşılarındaki adamlardan ayırmadan bekliyor, nefes almaya bile çekiniyorlardı.

Derken adamlardan biri camiye doğru ilerleyip içeri girdi. Diğeri arabanın önünde durarak etrafı kolaçan etmeye başladı. Bir süre sonra gözleri Ömer ve Emre'ye takıldı.

Ömer başını hızla Emre'ye çevirdi.

“Çabuk, çabuk, çabuk! İçeri gir!”

İkisi telaşla eve yöneldi. Ellerindeki odunlar hışırdayarak yere döküldü. Odunların çarpmasıyla sabahın sessizliği bozuldu. Birbirlerine baktıktan sonra hızla içeri girip kapıyı sertçe kapattılar.

İçeriden annelerinin sesi duyuldu:

“Uşağum, odunları getirdiniz mi?”

İkisi de birbirine baktı. Ne diyeceklerini bilmiyorlardı. Birkaç saniyelik sessizliğin ardından Ömer'in aklına Faruk'u aramak geldi.

Hızla odasına gidip telefonunu aldı. Son aramalardan Faruk'un numarasını buldu ve aradı. Telefon uzun uzun çaldı ama açan olmadı.

Ömer bir kez daha aradı. Yine cevap yoktu.

Hemen mesaj yazdı:

“Faruk abi, acilen aç telefonu! Yabancı adamlar burada. Yakup Dayı'nın peşindeler. Şu an camideler. Hemen beni ara!”

Mesajı gönderdikten sonra odada telaşla gidip gelmeye başladı. Ne yapacağını bilmiyor, kaygıyla dudağını ısırıyordu.

Emre ise odanın ortasında donup kalmış, gözlerini Ömer'e dikmişti.

“Oğlum, bunlar kimdi? Sen gördün mü? Adamın belinde silah vardı!”

Ömer başını salladı. Ardından yatağın kenarına oturdu. Pijamalarıyla daha fazla oyalanmadan ayağa kalkıp okul kıyafetlerini giymeye başladı.

“Hadi Emre, sen de okul kıyafetlerini giy. Hızlı ol, gitmemiz lazım.”

Emre, duyduklarına anlam veremeyerek ona yaklaştı.

“Oğlum, kafan iyi mi senin? Ne okulu? Hâlâ okuldan bahsediyorsun! Bizim onların yanında olmamız gerekmiyor mu?”

Ömer gömleğini düzeltirken bir anda durdu ve öfkeyle Emre'ye döndü.

“Oğlum, saçmalama! Ne yardımından bahsediyorsun ulan? Biz öğrenciyiz, siviliyiz, normal vatandaşız! Biz mafya mıyız? Saçma sapan konuşma da hazırlan!”

Emre daha fazla itiraz etmeden okul kıyafetlerini giydi. O sırada Ömer'in aklına başka bir şey geldi. Tedirgin bir sesle konuştu:

“Babam bugün işe gidecek. Annemi de teyzemlere, Trabzon'a göndermemiz lazım. En azından ev boş olur, aklımız burada kalmaz.”

Emre başını salladı.

İkisi odadan çıkıp mutfağa yöneldi. Anneleri, Emre'nin getirdiği odunları sobaya yerleştirmeye çalışıyordu. Ömer ile Emre bir an bakıştı. Sonra Emre annesine döndü.

“Anacığım, sen bugün ne yapacaksın?”

Annesi şaşkınlıkla başını kaldırdı. Emre normalde böyle şeylerle pek ilgilenmezdi.

“Hayırdır uşağum, niye sordun? Bir işin mi var?”

Emre, kaygıyla korkunun karıştığı bir sesle cevap verdi:

“Yok anam, ondan değil de… Öylesine sordum. Bugün teyzemlere gitmeyecek misin? Hani Trabzon'a…”

Annesi kaşlarını kaldırıp elindeki odunları bıraktı.

“Hayırdır? Niye sordun? Benim bilmediğim bir şey mi var?”

Ömer ile Emre birbirlerine baktılar. Anneleri, bir şeylerin ters gittiğini sezmiş gibi onları süzdü. Sonra başını hafifçe salladı.

“Yok, daha geçen hafta gittim. İneklerin sütünden peynir yaptım, pazara götürdüm. Niye sordun uşağum?”

Ömer öfkeyle araya girdi:

“Ana, sen niye bizi sorguya çekiyorsun? Oğlan sana bir şey sordu. Bugün teyzeme gidecek misin, gitmeyecek misin?”

Annesi bu ani çıkış karşısında şaşırdı.

“Oğlum, niye bir anda öfkelendin? Ben sadece sordum. Emre böyle şeylerle pek ilgilenmez de, o yüzden şaşırdım.”

Ardından ikisine birden seslendi:

“Tamam, siz onu bunu bırakın da gidin babanızı çağırın. Kahvaltıyı hazırladım. Sobanın başında biraz ısınırız.”

Ömer ile Emre bir süre sessiz kaldı. Sonra Ömer ciddi bir sesle konuştu:

“Ana, sen sobayı bırak. İki dakikaya kahvaltıya hep birlikte geçelim. Sen de sonra teyzemlere gidersin, babam da işine gider.”

Annesinin yüzündeki tedirginlik arttı. İki oğluna yaklaşıp gözlerini sırayla yüzlerinde gezdirdi.

“Uşağum… Benim bilmediğim bir şey mi var?”

İkisi de cevap vermedi.

Annesinin sesi sertleşti:

“Son kez soruyorum. Benim bilmediğim bir şey mi var?”

Emre hemen araya girdi. Yalan söylemekten başka çareleri yoktu.

“Yok anam… Teyzem işte, iyi değilmiş. Kalkamıyormuş. O yüzden seni istiyor.”

Annesinin yüzü bir anda değişti. Kaygıyla ellerini dizlerine vurdu.

“Ne zaman oldu bu?”

Ömer de hemen söze karıştı:

“Dün akşam kuzenin mesaj attı. Teyzem evde yatıyormuş, kalkamıyormuş. ‘Annem gelse olur mu?’ diye sordu. Ben de bugün Trabzon'a gideceksin diye düşündüm.”

Annesi elindekileri bırakıp mutfakta telaşla hareket etmeye başladı.

“Haydi, herkes kahvaltısını yapsın! Sonra yola çıkarız.”

Ömer ile Emre mutfaktan ayrılıp baş başa kaldığında Ömer öfkeyle Emre'nin üzerine yürüdü.

“Oğlum, sen manyak mısın? Başka yalan mı bulamadın?”

Emre başını kaldırıp derin bir nefes aldı.

“Sen niye hemen panikleniyorsun? Kuzenime haber veririm, annesini ikna eder. Bir günlüğüne de olsa böyle idare ederiz.”

Ömer hâlâ tereddütlüydü. Kaygıyla odada gidip gelirken pencereye yöneldi ve beyaz tül perdenin arasından dışarı baktı.

Gitmişler miydi?

Hayır. Siyah araba hâlâ oradaydı.

Ömer'in korkusu büyüdü. Bu kez korkuyu yalnızca zihninde değil, bedeninde de hissediyordu. Tırnaklarını kemirerek pencerenin önünde öylece durdu.

Tam o sırada babalarının sesi duyuldu:

“Haydi uşağum, kahvaltıya gelin!”

Emre hiçbir şey olmamış gibi kahvaltıya yöneldi. Ömer de peşinden gitti. Emre masaya oturmadan önce Ömer'e gözleriyle işaret verdi.

Şimdilik susmaları gerekiyordu.

Kahvaltıda herkes bir şeyler atıştırırken anneleri bir anda konuşmaya başladı.

“Bugün kardeşimin yanına gideceğim. Durumu iyi değilmiş. Benim gitmem lazım, yanında olacağım. Hay benim anlamadığım, niye bana haber vermiyor da sizin aracılığınızla öğreniyorum?”

Ömer ile Emre birbirlerine anlamsızca baktılar. Aslında annelerinin kardeşinin durumunun iyi olmadığına dair söylenenlerin gerçek olmadığı, ikisinin hâlinden açıkça anlaşılıyordu.

Emre oldukça tedirgindi. Bunu belli etmemeye çalışsa da titreyen bacaklarını zapt etmekte zorlanıyordu. Ömer ise sakin görünmek için kendini zorluyor, bir yandan da Emre'ye gözleriyle Sakin ol. der gibi bakıyordu.

Emre bir anda ayağa kalktı, çantasını eline aldı.

“Hadi, çıkalım artık!”

Telaşını öylesine belli ediyordu ki Ömer, durumun yanlış anlaşılmasından korkarak hemen araya girdi.

“Baba, Ebubekir Amca bizi servise götürecek. O da bizimle gelsin. Sen zaten merkeze gideceksin. Annemi de teyzeme bırakır. Ben Ebubekir Amca'ya söylerim.”

Babaları onaylarcasına başını salladı. Bunun üzerine Ömer ile Emre apar topar evden çıktılar.

Kapıdan ayrılırken gözleri yine caminin çevresindeki siyah arabaya takıldı. Araba hâlâ oradaydı. Bir adam da arabanın yanında bekliyordu.

Ortam inanılmaz derecede gergindi. Sanki görünmeyen bir savaş, köyün üzerine çökmüştü. Her şey bir düğüm gibi birbirine karışmış, çözülmeyi bekliyordu.

Ömer ile Emre, Ebubekir Amca'nın gelmesini sabırsızlıkla beklerken telefonlarından onu aramaya çalışıyorlardı. Ömer'in göz

Yorumlar

  • Mavi Güneş: Aynen öyle arkasındakileri fark etse belki daha farklı davranırdı ama iş işten geçti artık.
  • Mavi Güneş: Dışarıdan bakınca `mantıklı ol` demek kolay tabi ama o psikolojiyle insan ne yapacağını şaşırıyor işte
  • Mavi Güneş: Sorma valla kafası zaten bir milyon oldu ne yaptığını o da bilmiyor ki!!!
  • Mardin güzeli: Saçmalama ömer ne yardımından bahsediyoruz ya şimdi
  • Metin Taner Yavuz: ömer ne kadar gereksiz yere korkuyorsun biraz mantıklı olman lazım
  • Ahmet Gürsoy: dikkatli ol oğlum öğretmen arkanda fakat senin önemli bir işin var
  • Mavi Güneş: Çok haklısın valla insan dışarıdan bakınca hadi!diyor ama şoktan adım atamıyorlar ki... İlerleyen bölümlerde ortalık toz duman olacak ...
  • Nazlı Güler: buz gibi havada nasıl bu kadar hareketsiz durabiliyorsunuz hızlı olun artık