Keşfet

13. Bölüm ...

Gökyüzü Ben miyim?

Bir kaderi belirleyen bir çanta olmamalıydı. Bir yazgıyı ölüm korkusuyla daralan bir çemberin içine hapseden şey, sevdiklerim olmamalıydı. Küçüklüğümden beri onlarla büyüdüm. Dostlarım, benim kaderimi değiştiren insanlar olmamalıydı…

Ömer’in ağzından o ana kadar pek duymadıkları küfürler dökülüyordu. O kadar gergin ve öfkeliydi ki söylediklerinin hedefi Emre’ydi. Emre ise Ömer’in sözlerine pek kulak asmıyordu. Tehlikenin ne kadar büyüdüğünü o da fark etmişti. Gerçi bazı şeylerin farkına çok geç varmıştı.

Emre, en başından beri bir şeylerin ters gittiğini biliyordu. Ancak yaşananları olduğu gibi anlatamıyordu. Çünkü bundan sonra Faruk burada olmayacaktı. Yakup Dayı da olmayacaktı. Köyde, Rus mafyasıyla ilgili bir tehlike dolaşacaktı. Kendisine verilen bilgiler bunlardan ibaretti. Fakat hiçbir şey istedikleri gibi ilerlememiş, her şey bir felaketin başlangıcına dönüşmüştü.

Ömer, Emre’nin bir şeyleri sakladığını kendi evlerinin içine girdikleri andan itibaren anlamıştı. En başından beri bir yol bulmaya çalışmıştı ama ortada büyük bir pislik vardı. Üstelik bu pislik, doğup büyüdüğü, sevdikleriyle aynı sofraya oturduğu topraklarda patlak vermişti.

Bir yanda Ömer'in kafasında keşke

Yakup Dayı o çantayı hiç almamalıydı. Hatta hiçbir şeye bulaşmamalıydı. Ömer’in zihnini, ardı arkası kesilmeyen keşke’ler kemiriyordu.

Öfkeyle Emre’nin üzerine yürüdü. Emre ise elindeki küçük siyah çantayı arkasına saklar gibi tutuyordu. İçinde ne olduğunu bile tam olarak bilmeyen Ömer, tehlikenin ulaştığı boyutu kardeşine anlatmaya çalışıyordu. Fakat anlatmakla kalmıyor, öfkesini küfürlerle de dışarı vuruyordu.

Emre bunlara aldırış etmiyordu. Çünkü Ömer haklıydı. O da bunun farkındaydı. Ancak bazı şeyleri düzeltmek için artık çok geç kalmışlardı.

Tam o sırada babaları odaya girdi. İki oğlunu da bu hâlde görünce öfkeyle sesini yükseltti.

“Yeter artık! Kendinize gelin! Ne yapıyorsunuz siz? Birbirinize düşeceğinize başınıza gelenleri düşünün!”

Birkaç söz daha söyledikten sonra odadan çıktı.

Emre uzun süre yatağın üzerinde öylece oturdu. Elindeki çantayı sıkıca tutuyor, hiçbir şey söylemiyordu. Ömer’in öfkeli sesi ise odanın içinde yankılanmaya devam ediyordu. Daha fazla dayanamayan Ömer, birden atılıp çantayı kaptığı gibi fermuarını çekti ve içine baktı. İçinde sırayla dizilmiş on tane bir dolar vardı; eli bile dokunmaya titriyor, mide bulantısıyla teneffüs etmekte zorlanıyordu. Poşetin köşesini araladığında gördüğü şeyle kanı dondu: İçinde küçük bir poşet vardı... Evet, tam da tahmin ettiği gibi yabancı bir madde, bir uyuşturucu! Ömer'in hayatta en çok korktuğu, kardeşinin asla bulaşmaması gereken o melûn zehir, şimdi kendi kardeşinin elindeydi. Öfkeden kusar gibi, elleri zangır zangır titreyerek elindeki çantayı hızla yere fırlattı. Üzerindeki ıslak üniformayı öfkeyle üzerinden çıkarıp odadan ayrıldı ve küçük salona geçti.

Sobanın başına oturdu. Telefonunu eline aldı. Ne arayan vardı ne de soran…

En son, o zarfı bulmadan önce telefonuna gelen aramayı hatırladı. Sonrasında geriye yalnızca kocaman bir sessizlik kalmıştı.

Elif’i arasa mıydı, aramasa mıydı? Tereddüt etti. Ne yapacağını bilemiyordu. Bir anda aklına Niyazi geldi. Kalbi sıkıştı, nefesi daraldı. Yavaşça yerinden kalkıp pencereye yöneldi. Titreyen eliyle perdenin ucunu araladı.

Kapkara gökyüzüne baktı. Dağların ve ağaçların karanlıkta kalan siluetleri, köyün üzerine çöken sessizliğe karışmıştı. Gökyüzünde birkaç yıldız belli belirsiz parlıyordu.

Ömer’in gözlerinde hüzün, kalbinde ise dinmek bilmeyen bir acı vardı. Bir yandan sevdasının özlemiyle, diğer yandan korkularıyla boğuşuyordu. Evin içinde olmaması gereken bir şey vardı. En sevdiği ocağın, ailesinin yaşadığı evin içinde tehlikeli bir çanta duruyordu.

Küçük bir çanta nelere sebep olmuştu? Kimileri yerinden yurdundan olmuş, kimileri sevdiklerini geride bırakıp kaçmıştı. Dışarıdaki adamlar çantanın hâlâ kendilerinde olduğunu öğrenirse ailesinin başına neler gelebilirdi?

Daha fazla dayanamadı. Koşar adımlarla odaya girdi. Emre uzanmıştı. Küçük siyah çanta ise başucunda duruyordu.

Ömer hiç düşünmeden çantayı aldı.

“Abi, abi! Dur! Ne yapıyorsun?”

Emre de arkasından koşmaya başladı.

“Abi, nereye gidiyorsun? Dur hele!”

Ömer kapıyı açıp dışarı çıktı. Yarı terlikleriyle, üzerindeki ince hırkayla camiye doğru ilerledi. Dışarıda soğuk bir rüzgâr esiyor, hafif hafif yağan yağmur yüzüne çarpıyordu. Fakat içindeki öfke öylesine büyüktü ki soğuğu bile hissedemiyordu.

Caminin kapısına geldiğinde kapının kapalı olduğunu gördü. Elindeki çantayla öylece kaldı. Şimdi ne yapacaktı?

Yakup Dayı’nın evine gitmeyi düşündü. Başını o tarafa çevirdiğinde evin ışıklarının kapalı olduğunu fark etti. Orada kimse yoktu. Farukların evine gitse, orası da bugünkü olaylardan sonra kalabalıktı. Üstelik Kemal Amca da ortalıkta görünmüyordu.

Ömer, elindeki siyah çantayla ölüm çemberinin tam ortasında kalmış gibiydi. Belki de çember dediği şey, elinde tuttuğu o küçük çantanın kendisiydi. Bugün yaşanan felaketin bütün izleri, o çantanın etrafında birleşiyordu.

Nefesi daralmıştı. Bir o yana, bir bu yana bakıyordu. Köyün aşağısında ve yukarısında yanan sokak lambaları, yağmurun altında belli belirsiz görünüyordu. Caminin bulunduğu taraf ise karanlığa gömülmüştü.

Elindeki çantayla ne yapacağını şaşırmıştı. Gözleri doldu. Kalbinde büyük bir ağırlık, zihninde kocaman bir korku vardı. Ömer, ilk defa kendisini bu kadar çaresiz hissediyordu.

Tam o sırada arkasından bir ses yükseldi.

“Abi! Dur!”

Emre, peşinden yetişmeye çalışıyordu.

Ömer başını çevirdiğinde köyün aşağısına, ana yola doğru ilerleyen siyah bir araba gördü. İşin tuhaf tarafı, araç Farukların evinin önünden geçmişti. İçindekiler pek belli olmuyordu. Karanlığın içinde farları yanıyordu.

Bu sabahki araç olabilir miydi?

Hiç düşünmeden koşmaya başladı. Elindeki çantayı onlara teslim etmeliydi. Emre ise arkasından bağırıyordu.

“Abi, dur! Ne olur gitme!”

Ömer onu duymamış gibi ilerledi. Araç, köyün çıkışında dereye yakın bir yerde yavaşlayıp durdu. Hava buz gibiydi. Şiddetli rüzgâr, yağmur damlalarını savuruyordu. Karadeniz'in kıştan haber veren o hırçın havası kendini iyice hissettirmişti.

Ömer, üzerindeki ince kıyafetlerle araca doğru yürüdü. Araç yaklaştıkça ön kapı açıldı.

İçeriden uzun boylu, iri yapılı bir adam indi. Sarışın, bembeyaz tenliydi. Karanlıkta yüz hatları çok belirgin değildi ama duruşu, karşısındaki kişiye güven vermekten uzaktı. Tam bir mafya liderini andırıyordu. Bir elini hafifçe arkasına götürdü. Ardından diğer adam da araçtan indi. O da benzer bir görünüme sahipti ancak daha zayıftı.

Ömer iki elini havaya kaldırdı. Siyah çantayı elinde tutarak adamlara yaklaştı. Karşısında, kendisinden çok daha iri iki yabancı adam vardı. Korkuyordu ama geri adım atmamaya çalışıyordu.

İri yapılı adam yarı Rusça yarı Türkçe birkaç kelime söyledi. Ömer, titreyen sesiyle konuşmaya başladı.

“Abi, dur… Ben bunu size getirdim. Kimin olduğunu, kimden geldiğini bilmiyorum. Yanlışlıkla kardeşimin eline geçmiş. Bu çantayı birine emanet etmişsiniz. Alın, ne olur alın da bu köyden gidin.”

Tam o sırada arkasından Emre'nin sesi duyuldu.

“Abi!”

Emre yavaşlayarak Ömer'in arkasında durdu. Korkudan titreyen bedeniyle iki adama bakıyordu. Yutkundu ama bu kez tek kelime edemedi.

Karşılarındaki iri yapılı adam, yarı Türkçe yarı Rusça konuşmaya devam etti. Sesinde hem sert hem de alışılmadık bir yumuşaklık vardı. Söylediklerinin bazı kelimeleri anlaşılmıyordu.

“Biz de bunun için geldik. Bizim bu köylerle bir derdimiz yok. Çalınan emaneti alıp gerçek sahibine ulaştıracağız.”

Ardından Ömer'e yaklaştı. Ömer de çantayı yavaşça uzattı. Adam çantayı hızlıca alıp içine baktı...

Adam birkaç kelime mırıldandı. Yanındaki kişi de yaklaşıp çantanın içine baktı. Kendi aralarında Rusça konuşuyorlardı.

Ömer ve Emre, karşılarında duran iki adamı izlerken oldukları yerde donup kalmışlardı.

Tam o sırada Ömer'in babası ve İbrahim Amca, ellerinde birkaç sopa ve silahla koşarak onlara doğru geldi.

“Oğlum! Ömer! İyi misin?”

İki yabancı adam

Yorumlar

  • Asel Demir: O anki içindeki pisliği kemiklerime kadar hissettim Ömer sana çok hak veriyorum😱