3. Bölüm: Alışılmadık Bir Yakınlık
Aradan birkaç hafta geçti. Naz, artık her sabah aynı büfenin önünden geçerken bir gözü Yiğit'in çıktığı kapıdaydı. Yiğit ise, kendine bile itiraf etmese de, o saatlerde dışarı çıkmayı bir bahane haline getirmişti.
Bir sabah yağmur bastırdı. Naz şemsiyesiz kalmıştı, büfenin saçağı altına sığınmaya çalışırken bir ses duydu.
"Al şunu." Yiğit, elindeki siyah şemsiyeyi uzatıyordu, yüzünde hiçbir ifade yoktu.
Naz şaşkınlıkla baktı. "Ya siz?"
"Arabam yakında," dedi kısaca, cevap beklemeden şemsiyeyi Naz'ın eline tutuşturup uzaklaştı.
Naz, elindeki şemsiyeye bakıp gülümsedi. Küçük bir jest gibi görünse de, Yiğit gibi birinden bu bile büyük bir şeydi.
Ertesi gün teşekkür etmek için şemsiyeyi geri götürdü. Bu kez Yiğit onu içeri, ofisin girişindeki bekleme salonuna aldı — her zamanki soğukluğuyla ama kapıyı kapatmadan.
"Otur," dedi. Naz oturdu. Sessizlik oldu. Naz konuşmaya başladı, günlük hayatından, sevdiği şeylerden bahsetti; Yiğit çoğu zaman tek kelimeyle cevap verse de, gitmesini istemedi.
Bu, ilk sohbetleriydi. Sonraki günlerde bu "uğrama"lar sıklaştı. Naz bazen kitap getirdi, bazen sadece simit paylaştılar. Yiğit hâlâ herkese karşı sertti — adamlarına bağırdığını, iş görüşmelerinde tek bakışla insanları susturduğunu Naz da görmeye başlamıştı — ama onunla olan anlarında sesi biraz daha yumuşuyordu.
Bir akşam, ofisten çıkarken Naz'a eşlik etti, sessizce yürüdüler. Naz durup sordu: "Neden bana izin veriyorsun ama başkasına vermiyorsun?"
Yiğit bir an durdu, gözlerini kaçırdı. "Bilmiyorum," dedi alçak sesle. "Belki de senin yanında... nefes alabiliyorum."
Bu, Yiğit'in ağzından çıkan en samimi cümleydi. Naz'ın gözleri parladı ama bir şey demedi, sadece yanında yürümeye devam etti. İkisi de bunun ne anlama geldiğini henüz bilmiyordu ama bir şeyin değiştiği kesindi.