Keşfet

bölüm beş karışıklık

gölge`nin içinde kaybolan kelebek

Restoranın kapıları açıldıktan sonra kendimi tamamen işe verdim.

O gün zihnimde Kai'ye , Victoria'ya ya da yarım kalan düğünüme yer bırakmak istemiyordum.

Düşünmek istemiyordum.

Hatırlamak istemiyordum.

Sadece çalışmak istiyordum.

Ve ne garipti ki çalışmak gerçekten bana iyi geliyordu.

Saatler ilerledikçe restoran yavaş yavaş dolmaya başladı. İlk müşteriler kapıdan içeri girdiğinde onları gülümseyerek karşıladım.

"Hoş geldiniz."

Bu iki basit kelimeyi söylerken bile kendimi garip şekilde huzurlu hissediyordum.

İnsanların yüzlerinde memnuniyet görmek hoşuma gidiyordu.

Bir masada arkadaşlarıyla kahkaha atan insanlar…

Diğer tarafta çocuklarına yemek yedirmeye çalışan bir aile…

Pencere kenarında oturmuş, sessizce kahvesini içen yaşlı bir adam…

Herkesin ayrı bir hikâyesi vardı.

Ve o an kendi hikâyemin acısından birkaç saatliğine uzaklaşabiliyordum.

Restoranın içerisinde sürekli hareket hâlindeydim.

Bir masada müşterilerin siparişleriyle ilgileniyor, diğer tarafta garson arkadaşlara yardımcı oluyordum.

"On ikinci masanın siparişi hazır mı?"

"Şef, evet, birazdan çıkıyor."

"Tamam, bekletmeyelim."

Sonra kasaya yöneliyordum.

Kasiyerlerden biri yoğunluk yüzünden zorlandığında hemen yanına gidiyordum.

"Ben hallederim, sen şu hesapları kontrol et."

"Teşekkür ederim Marina Hanım."

"Gerek yok, bugün hepimiz aynı gemideyiz."

Yoğun saatlerde restoranda herkes birbirine bağlıydı.

Garson…

Komiler…

Kasiyerler…

Mutfak çalışanları…

Temizlik personeli…

Bulaşıkçılar…

Satın alma ve depo sorumluları…

Herkes o büyük düzenin bir parçasıydı.

Ve ben sadece patron koltuğunda oturup insanlara emir vermek istemiyordum.

Bu restoranın sahibi olabilirdim.

Ama burayı ayakta tutan insanların emeğine saygı duyuyordum.

Bazen boş tabakları taşıyan kominin elinden birkaç tabağı alıyordum.

"Marina Hanım, siz bırakın."

"İki tabak taşımak beni öldürmez."

"Yine de…"

"Haydi, götürelim şunları."

Gülümseyerek birlikte mutfağa yürüyorduk.

Temizlik personelinden biri yerde bir şey temizlerken yanına gidip ihtiyacı olan malzemeleri getiriyordum.

Depodan malzeme çıkarılırken satın alma sorumlusu eksikleri kontrol ederken ona yardım ediyordum.

"Domates azalmış."

"Sabah sipariş geçtim."

"Et?"

"Yeterli ama yarın için tekrar kontrol edeceğim."

"Tamam, listeyi bana da at."

Her şeyin kusursuz olması gerekmiyordu.

Ama düzenli olması gerekiyordu.

Benim işim de buydu.

Günlük işleyişi yönetmek…

Personeli denetlemek…

Eksikleri görmek…

Sorun çıkmadan çözmek…

Ve en önemlisi, çalışanlarımın yalnızca çalışan değil, bu yerin bir parçası olduğunu hissetmelerini sağlamak.

Öğle saatlerine doğru restoran iyice kalabalıklaşmıştı.

Sipariş sesleri birbirine karışıyordu.

"İki kişilik makarna!"

"Bir çorba!"

"On altıncı masanın siparişi!"

"Bu sos eksik!"

Mutfaktan yükselen sesleri duyduğumda istemsizce gülümsedim.

İşte burası benim dünyamdı.

Kaosun içindeki düzen.

Tencerelerin sesi.

Tabakların birbirine çarpması.

Yeni pişmiş yemeklerin kokusu.

İnsanların telaşı.

Ve bütün bu karmaşanın içinde herkesin aynı amaç için çalışması…

Bir süre sonra mutfağa girdim.

Sıcak hava yüzüme çarptı.

Şef beni görünce başını kaldırdı.

"Marina Hanım, yine mi denetime geldiniz?"

Kaşlarımı kaldırdım.

"Hayır."

Bir tencereye doğru yaklaştım.

"Bugün sadece yemek yemeye geldim."

Mutfaktaki birkaç kişi güldü.

Şef kaşığını uzattı.

"Şunu tadın bakalım."

Kaşığı alıp yemekten küçük bir parça tattım.

Gözlerimi kapattım.

Bir süre düşündüm.

Şef sabırsızca bana bakıyordu.

"Nasıl?"

Biraz daha düşündüm.

"İyi."

Şef rahatladı.

"Ama?"

Hemen gülümsedim.

"Biraz daha baharat."

Mutfaktakiler gülmeye başladı.

Şef gözlerini devirdi.

"Her seferinde bir ama var."

"Çünkü mükemmeliyetçiyim."

"Hayır."

Şef kaşığı tekrar eline aldı.

"Siz açsınız."

"Bu da olabilir."

Bir süre mutfakta kalıp aşçılarla sohbet ettim.

Onların şakalarını dinledim.

Yeni tariflerden konuştuk.

Hangi yemeğin menüye eklenebileceğini tartıştık.

Bir aşçı hazırladığı tatlıyı önüme koydu.

"Şunu da deneyin."

"Şu an görevim gerçekten zor."

"Ne görevi?"

"Restoran sahibiyim. Her şeyi kontrol etmem gerekiyor."

Tatlıdan bir kaşık aldım.

Mutfaktakiler bana bakıyordu.

Gözlerimi kapattım.

Bir saniye…

İki saniye…

Sonra gözlerimi açtım.

"Bu muhteşem."

Herkes gülmeye başladı.

Şef başını salladı.

"Bakın, sonunda bir şeyi beğendi."

"Ben her şeyi beğeniyorum."

"Tabii."

"Gerçekten."

Bir anlığına kendimi tamamen unutmuştum.

Dün yaşadıklarımı…

Kai'yi…

Victoria'yı…

Beyaz gelinliğimi…

Hepsi zihnimin çok uzak bir köşesine çekilmişti.

Çünkü ellerim bir işle meşguldü.

Zihnim başka bir şeye odaklanmıştı.

Ve kalbim…

Kalbim ilk defa biraz sessizleşmişti.

Öğleden sonra restoranın yoğunluğu azaldığında mutfağın kapısının yanında durup çalışanları izledim.

Garsonlardan biri müşterinin masasını hazırlıyordu.

Komiler boş tabakları topluyordu.

Kasada hesaplar kontrol ediliyordu.

Bulaşık bölümünden su sesleri geliyordu.

Depodan malzeme taşıyan çalışanlar birbirleriyle konuşuyordu.

Her şey canlıydı.

Her şey hareket ediyordu.

Ve ben…

Bu hayatın içinde kendimi yeniden buluyordum.

Belki mutluluk büyük şeylerde saklı değildi.

Belki bazen mutluluk…

Yeni pişmiş ekmeğin kokusundaydı.

Bir çalışanın gülümsemesindeydi.

Müşterinin yemeğini beğendiğini görmekteydi.

Ya da yoğun bir günün sonunda yorulup koltuğa otururken, kendi emeğinle bir şeyler başardığını bilmekteydi.

Derin bir nefes aldım.

Tam o sırada şef yanıma geldi.

"İyi misiniz?"

Başımı ona çevirdim.

"Neden?"

"Bugün biraz farklısınız."

Gülümsedim.

"Nasıl?"

Bir an düşündü.

"Daha sessiz."

Bakışlarımı restorana çevirdim.

"Belki de sadece çalışıyorum."

Şef bir süre sustu.

Sonra başını salladı.

"İnsan bazen çalışırken düşünmemeyi başarıyor."

Gözlerimi ona çevirdim.

Bu sözleri beklemiyordum.

"Doğru."

Şef omzuma hafifçe dokundu.

"Her ne olduysa…"

Sözünü tamamlamadı.

Ama tamamlamasına gerek yoktu.

Dün düğünümden kaçtığımı herkes bilmiyordu.

En azından çalışanlarıma anlatmamıştım.

Fakat yüzümdeki yorgunluktan bir şeylerin ters olduğunu anlamışlardı.

Gülümsedim.

"Geçecek."

Şef de gülümsedi.

"Geçmeyen tek şey iyi yemektir."

İstemsizce güldüm.

"Bu gerçekten teselli etmeye çalışmanın en garip yolu."

"İşe yaradı mı?"

Bir an düşündüm.

"Biraz."

Şef gülerek tekrar mutfağa döndü.

Ben ise olduğum yerde kaldım.

Telefonum çantamın içinde titremeye başladığında ilk başta önemsemedim.

Bir süre daha restoranın işleyişini kontrol ettim.

Sonra telefonum tekrar titredi.

Bir mesaj.

Çantama doğru yürüdüm.

Telefonumu çıkardım.

Ekrana baktığım anda yüzümdeki huzurlu ifade kayboldu.

Mesaj bilinmeyen bir numaradan gelmişti.

"Çalışmak sana yakışıyor, Marina."

Kaşlarımı çattım.

Bir an bunun Mina'nın şakası olduğunu düşündüm.

Ama değildi.

Numarayı tanımıyordum.

Mesajın devamını açtım.

İkinci bir mesaj gelmişti.

"Fakat borçlarını kapatmak için düşündüğün kadar zamanın olmayabilir."

Kalbim yavaşça hızlandı.

Ekrana bakakaldım.

Tefeci…

Adamları…

Sabah bankada yaşananlar…

Bana söyledikleri o garip cümle.

Bu borç kapandığında gerçekten özgür olacağınızı mı sanıyorsunuz?

Telefonu sıkıca kavradım.

Tam numarayı aramaya hazırlanırken üçüncü mesaj geldi.

Bu kez mesajın altında bir fotoğraf vardı.

Parmaklarım ekrana dokundu.

Fotoğraf açıldı.

Restoranın dışarıdan çekilmiş bir görüntüsüydü.

Hem de birkaç dakika önce.

Camın önünde…

Ben görünüyordum.

Telefonu elimde tutuyordum.

Fotoğrafı çeken kişi çok uzakta değildi.

Bir anda başımı kaldırıp restoranın camından dışarı baktım.

Sokaktaki insanları tek tek incelemeye başladım.

Yürüyenler…

Arabalar…

Kaldırımda duran insanlar…

Ama kim olduğunu anlayamadım.

Telefonum tekrar titredi.

Bu kez tek bir mesaj vardı.

"Seni izliyoruz."

İçimdeki huzur bir anda buz gibi bir endişeye dönüştü.

Ama sonra…

Yavaşça derin bir nefes aldım.

Hayır.

Dün korkmuştum.

Dün ağlamıştım.

Dün hayatımın paramparça olduğunu düşünmüştüm.

Ama bugün?

Bugün farklıydı.

Telefonu yavaşça çantama koydum.

Re