bölüm on dört adsız birinin saplantısı
gölge`nin içinde kaybolan kelebek
Taksi şehir merkezine doğru ilerlerken Mina hâlâ bana inanamaz gözlerle bakıyordu.
Ben ise camdan dışarı bakıyor, sanki az önce telefonuma beni takip eden kişinin gönderdiği mesajları okumamışım gibi sakin görünmeye çalışıyordum.
Başarılı oluyor muydum?
Kesinlikle hayır.
Çünkü sağ ayağım durmadan hareket ediyordu.
Parmaklarım çantamın üzerinde istemsizce dolaşıyor, gözlerim birkaç saniyede bir dikiz aynasına kayıyordu.
Siyah araç hâlâ arkamızdaydı.
Bunu görmek için dahiye olmaya gerek yoktu.
Aynı sokaklardan geçiyor…
Biz durduğumuzda yavaşlıyor…
Taksi hızlandığında birkaç araç arkamızda kalacak şekilde ilerliyordu.
Mina sonunda sabrını kaybetti.
"Tamam."
Başımı ona çevirdim.
"Ne tamam?"
"Ben artık sessiz kalmayacağım."
"Ne yapacaksın?"
Telefonunu çıkardı.
"Polisi arayacağım."
Hızla elini tuttum.
"Hayır."
Mina bana döndü.
"Marina!"
"Şimdi arama."
"Biri seni takip ediyor!"
"Biliyorum."
"Telefonuna ne giydiğini yazıyor!"
"Bunu da biliyorum."
"Ve sen hâlâ—"
Bir anda sustu.
Gözlerini kıstı.
"Sen neden bu kadar sakinsin?"
Başımı koltuğa yasladım.
"Sakin değilim."
"Öyle görünüyorsun."
"İçimde küçük bir ordu savaş veriyor."
Mina'nın dudakları istemsizce kıvrıldı.
"Şu an şaka yapmanın sırası mı?"
"Stresliyken saçmalıyorum."
"Onu fark ettim."
Derin bir nefes aldım.
Sonra telefonumu çantamdan çıkarıp tekrar ekrana baktım.
Mesaj hâlâ oradaydı.
Güneş gözlüklerin sana çok yakışmış, Marina.
Bu cümle…
Normalde bir yabancıdan gelse belki sıradan bir iltifat gibi görünebilirdi.
Ama bu kişi…
Beni evimin önünden beri takip ediyordu.
Ne giydiğimi biliyordu.
Nereye gittiğimi biliyordu.
Ve daha da kötüsü…
Dün restorandan sonra aldığım mesajı düşününce bunun yeni başlamadığını hissediyordum.
"Seni izliyoruz."
Telefon ekranına bakarken içimde garip bir huzursuzluk dolaştı.
Mina elimi tuttu.
"Bak."
Başımı kaldırdım.
"Eğer gerçekten korkuyorsan bugün her şeyi iptal ederiz."
Gözlerimi ona çevirdim.
Mina'nın yüzünde ciddi bir ifade vardı.
Şaka yapmıyordu.
Beni gerçekten korumaya çalışıyordu.
Bir an için boğazım düğümlendi.
Dün…
Hayatımın en önemli insanlarından ikisi beni sırtımdan bıçaklamıştı.
Bugün ise Mina…
Hiçbir zorunluluğu olmadığı hâlde yanımda duruyordu.
Elini biraz daha sıkı tuttum.
"Teşekkür ederim."
Mina'nın yüzü yumuşadı.
"Ne için?"
"Yanımda olduğun için."
Bir saniye sessizlik oldu.
Sonra Mina dramatik bir şekilde elini kalbinin üzerine koydu.
"Ağlayacağım."
Gözlerimi devirdim.
"Başlama."
"Çok duygusalım."
"Beş saniye önce polisi aramakla tehdit ediyordun."
"İnsan hem duygusal hem tehlikeli olabilir."
Kahkaha attım.
İşte bu yüzden Mina'yı seviyordum.
En kötü anımda bile beni güldürmeyi başarıyordu.
Tam o sırada taksi yavaşladı.
Şoför arkasına dönüp konuştu.
"Hanımefendiler, geldik."
Başımı kaldırıp camdan dışarı baktım.
Şehrin en büyük alışveriş caddelerinden birindeydik.
Kaldırımlar insanlarla doluydu.
Mağazaların camları güneş ışığında parlıyor, sokak boyunca birbirinden şık dükkânlar uzanıyordu.
Ve biraz ileride…
Altın harflerle yazılmış büyük bir tabela dikkatimi çekti.
Gözlerim büyüdü.
Mina bana baktı.
Hayatımda nadiren bu kadar mutlu olduğumu görmüş olacak ki yüzünde korkuyla karışık bir tebessüm oluştu.
"Hayır."
Kaşlarımı kaldırdım.
"Ne hayır?"
"Bu yüz ifadesini biliyorum."
"Nasıl bir yüz ifadesi?"
"Çocukken şekerci dükkânının önünde ağlayan çocukların yüz ifadesi."
Taksi şoförü hafifçe güldü.
Ben ise gururla çantamı aldım.
"Altın çocukların şekeridir."
Mina gözlerini kapattı.
"Ben neden seninle arkadaşım?"
"Çünkü beni seviyorsun."
"Maalesef."
Taksiden indik.
Ben hemen güneş gözlüğümü düzelttim.
Mina da çantasını omzuna yerleştirdi.
Birlikte kaldırımda ilerlemeye başladık.
Ama bu kez…
İçimdeki huzursuzluk daha fazlaydı.
Kalabalığın içerisinde olmak bir yandan rahatlatıcıydı.
Diğer yandan ise takip edilip edilmediğimi anlamayı zorlaştırıyordu.
Mina bunu fark etmiş olacak ki koluma girdi.
"Yanımdan ayrılmak yok."
"Emredersiniz korumam."
"Ben ciddiyim."
"Ben de."
Birlikte kuyumcunun önüne geldik.
Vitrinde sergilenen takıları gördüğüm anda bütün düşüncelerim birkaç saniyeliğine uçup gitti.
Gözlerim büyüdü.
"Vay canına."
Mina bana baktı.
"Başladı."
"Şuna bak."
"Marina—"
"ŞUNA BAK!"
Vitrinin içerisinde birbirinden güzel kolyeler, bileklikler ve yüzükler vardı.
Bazıları sade ve zarifti.
Bazıları ise taşlarla süslenmiş, dikkat çekici tasarımlara sahipti.
Fakat benim gözüm…
Doğrudan ortadaki sete takıldı.
Altın renginde ince işçiliklerle hazırlanmış bir kolye…
Kolye ucunda güneşi andıran büyük bir figür…
Etrafında küçük yıldız detayları…
Ve tam ortasında koyu renkli bir taş.
Farkında olmadan vitrinin önüne yaklaştım.
"Bu."
Mina yanıma geldi.
"Hangisi?"
Parmağımla gösterdim.
"Şu."
Mina birkaç saniye takıya baktı.
Sonra bana baktı.
"Fiyatına bakmayacak mısın?"
"Hayır."
"Niye?"
"Önce âşık olayım."
"Marina."
"Sonra kalbimi kırar."
Mina kahkaha attı.
"Senin aşk hayatın bile altınla ilgili."
"En azından altın beni aldatmaz."
Bu kez Mina sustu.
Yüzündeki gülümseme yavaşça kayboldu.
Ben de söylediğim şeyin ne anlama geldiğini fark ettim.
Kai…
İstemeden zihnime yeniden girmişti.
Başımı iki yana salladım.
"Hayır."
Mina kaşlarını kaldırdı.
"Ne hayır?"
"Bugün onun adını bile düşünmeyeceğim."
Kolunu tuttum.
"Haydi."
Kuyumcunun kapısını açtım.
İçeri girdiğimiz anda küçük bir zil sesi duyuldu.
İçerisi oldukça şıktı.
Krem ve koyu kahve tonlarında dekore edilmişti.
Cam vitrinlerin içerisinde ışıklar altında parlayan birbirinden güzel takılar vardı.
Bir çalışan hemen yanımıza yaklaştı.
"Hoş geldiniz."
Gülümseyerek başımı salladım.
"Teşekkür ederim."
Mina kulağıma doğru eğildi.
"Dikkatli ol."
Kaşlarımı çattım.
"Neye?"
"Fazla mutlu görünüyorsun."
"Şu an cennetteyim."
"Bu cennetin kredi kartı ekstresi cehennem olabilir."
Onu dirseğimle hafifçe dürttüm.
"Sus."
Vitrinlerin arasında dolaşmaya başladım.
Bir yüzüğe baktım.
Sonra bilekliklere.
Ardından küpelere.
Her yeni vitrinin önünde duruyor, Mina'ya heyecanla fikir soruyordum.
"Mina bak buna."
"Güzel."
"Şuna?"
"Güzel."
"Bu?"
"Marina, hepsine güzel diyorsun."
"Çünkü hepsi güzel."
"Sen seçmeye gelmedin."
Başımı kaldırıp ona baktım.
"Ne için geldim?"
"Envanter saymaya."
Kahkaha attım.
Tam o sırada çalışanlardan biri elinde küçük bir tepsiyle yanımıza yaklaştı.
"Hanımefendi."
Başımı çevirdim.
"Evet?"
"Size özel birkaç model göstermek isteriz."
Şaşkınlıkla Mina'ya baktım.
"Beni tanıyor musunuz?"
Çalışan kadın gülümsedi.
"Hayır hanımefendi."
"Öyleyse neden bana özel?"
Kadın kısa bir an duraksadı.
Sonra profesyonel gülümsemesini koruyarak tepsiyi bana uzattı.
"Tarzınıza uygun olabileceğini düşündük."
Tepsiye baktım.
Ve birkaç saniye nefesim kesildi.
Üzerinde…
Tam olarak sevdiğim tarzda takılar vardı.
Güneş figürleri.
Hilaller.
Yıldızlar.
Kalın ama zarif altın bileklikler.
Taşlı yüzükler.
Ve en dikkat çekici olanı…
Ortası koyu lacivert bir taşla süslenmiş, etrafında küçük yıldız figürleri bulunan ince bir kolye.
Mina da şaşkınlıkla tepsiye baktı.
"Sen bunları önceden mi söyledin?"
Başımı iki yana salladım.
"Hayır."
Çalışan kadın gülümsedi.
"İsterseniz deneyebilirsiniz."
Elimi uzatıp kolyeyi aldım.
Parmaklarımın arasında dikkatlice çevirdim.
Gerçekten güzeldi.
Hem de fazlasıyla.
Mina kulağıma eğildi.
"Bu biraz garip değil mi?"
Sessizce cevap verdim.
"Biraz."
"Kıyafetlerine göre takı seçmişler resmen."
"Farkındayım."
Bir anda dün gece gelen mesajı hatırladım.
Bugün güzel görünüyorsun.
Ardından…
Güneş gözlüklerin sana çok yakışmış, Marina.
Ve şimdi…
Karşımda tam olarak benim zevkime göre seçilmiş takılar vardı.
Elimdeki kolyeyi yavaşça yerine bıraktım.
Çalışan kadın şaşkınlıkla bana baktı.
"Bir sorun mu var hanımefendi?"
Gülümsedim.
"Hayır."
Mina'ya baktım.
"Sadece biraz düşüneceğim."
Kadın başını salladı.
"Elbette."
Kadın uzaklaşınca Mina hemen bana döndü.
"Marina."
"Ben de fark ettim."
"Bu t