bölüm on iki kırılan yeminler
gölge`nin içinde kaybolan kelebek
Sabah saatlerinde Mina'nın omzuma yaptığı ısrarlı dürtmelerle uyandım.
Önce ne olduğunu anlamadım.
Gözlerim kapalı bir şekilde koltuğun üzerinde biraz daha kıvrıldım.
"Beş dakika daha…"
Omzum tekrar dürtüldü.
"Marina."
Homurdandım.
"Ne var Mina?"
Bu kez gözlerimden yalnızca birini zorla araladım.
Mina tam karşımda durmuş, ellerini beline koymuş bana bakıyordu. Saçları sabah uykusundan dolayı hafifçe dağılmıştı ama yüzündeki enerji sanki bütün gece uyumamış da üç litre kahve içmiş gibiydi.
"Marina kalk."
"Hayır."
"Kalk hadi."
"Öldüm."
Mina gözlerini devirdi.
"Daha dün gece 'yarın Marina günü, kuyumcuya gideceğiz, altınlara bakacağız' diye konuşan sen değil miydin?"
Bir anda diğer gözümü de açtım.
"Kuyumcu mu?"
Mina'nın dudaklarında zafer kazanmış bir gülümseme oluştu.
"Evet."
Birkaç saniye sessizce tavana baktım.
Sonra tekrar gözlerimi kapattım.
"Yine de uyuyacağım."
"MARİNA!"
Kahkaha attıktan sonra omzumu tekrar dürttü.
"Haydi kalk. Saat kaç oldu, kahvaltı yapacağız."
Derin bir iç çektim.
Sonunda koltuğun üzerinde doğrulmaya çalıştım.
Fakat daha doğrulur doğrulmaz yüzümün aldığı ifade değişti.
Bir elim anında belime gitti.
"Ah!"
Mina kahkaha atmaya başladı.
"Ne oldu?"
Belimi ovalayarak ona baktım.
"Belim tutulmuş ya."
"Çünkü koltukta uyudun."
"Suç koltuğun."
"Hayır."
Mina bana elini uzattı.
"Suç senin."
Elini tutup ayağa kalkmaya çalıştım.
Fakat doğrulduğum anda tekrar belimi tuttum.
"Hayatım boyunca böyle bir acı hissetmedim."
Mina kahkahalarla güldü.
"Abartmayı bırak."
"Gerçekten söylüyorum."
Biraz yürümeye çalıştım.
Sanki seksen yaşında biriymişim gibi yavaş hareket ediyordum.
"Bugün kuyumcudan sonra spa şart oldu."
Mina bir anda kahkahayı patlattı.
"Marina!"
"Ne?"
"Koltukta uyuyan sensin."
Ona dilimi çıkardım.
"Sus."
"Akşam seni yatağa sürükleyerek götürsem mi?"
"Bugün eve gelince beni direkt yatağa at."
Mina kaşlarını kaldırdı.
Bir saniye durduk.
Sonra ikimiz aynı anda birbirimize baktık.
"Yanlış anlaşıldı!"
diye aynı anda bağırdık.
Ardından kahkahalara boğulduk.
Mina başını iki yana salladı.
"Sabah sabah seninle uğraşılmaz."
"Ben daha kahve içmedim."
"Allah yardımcımız olsun."
Gülümseyerek banyoya doğru ilerledim.
"Ben hazırlanıyorum."
"Çabuk ol."
"Patronuna emir mi veriyorsun?"
"Evet."
"Terfi ettin mi sen?"
"Bu gece ettim."
Banyonun kapısını kapatırken son kez ona baktım.
"Sen benim evimde fazla rahatladın."
Mina sırıttı.
"Senin evin mi?"
Kaşlarımı çattım.
"Ne demek o?"
"Artık bizim evimiz."
"Çık git."
"Önce kahvaltı."
Kapıyı kapattım.
Elimi yüzümü yıkarken aynadaki yansımama baktım.
Gözlerimin altında hafif yorgunluk vardı.
Dün yaşanan her şey hâlâ zihnimin bir köşesinde duruyordu.
Kai.
Victoria.
Restoranda yaşanan tartışma.
Beni takip eden gizemli adamlar.
Telefonuma gelen mesajlar.
Borç.
Üç gün.
Bir an için yüzümdeki gülümseme kayboldu.
Fakat hemen ardından başımı kaldırdım.
Bugün bunları düşünmeyecektim.
Bugün…
Sadece kendim için yaşayacaktım.
Yüzümü kurulayıp banyodan çıktım ve yatak odama geçtim.
Gardırobumun karşısında durup birkaç dakika ne giyeceğime karar vermeye çalıştım.
Bugün sıradan bir gün değildi.
Kuyumcuya gidiyorduk.
Bu yüzden güzel görünmem gerekiyordu.
Sonunda seçtiğim kıyafetleri yatağın üzerine bıraktım.
Üstüme açık gri ile kırık beyaz arasında yumuşak bir tona sahip, kısa ve vücuduma oturan bluzumu geçirdim. Üst kısmı sade görünse de göğüs ve bel çevresindeki volanlı fırfır detayı kombine romantik ve feminen bir hava katıyordu.
Kısa kesimi yüksek belli eteğimle birleştiğinde belimi daha belirgin gösteriyordu.
Altına ise en sevdiğim denim eteğimi giydim.
Ama bu sıradan bir kot etek değildi.
Orta koyu mavi renkteki eteğin çapraz şekilde üst üste gelen asimetrik panelleri vardı. Bazı kenarları hafifçe sökülmüş ve püsküllü bırakılmıştı. Alt kısmındaki uzun ve ince denim püsküller yürüdükçe hareket ediyor, eteğe enerjik ve iddialı bir görünüm kazandırıyordu.
Yüksek belli oluşu sayesinde üstümle mükemmel bir uyum yakalamıştı.
Aynanın karşısına geçip kendimi süzdüm.
"Fena değil."
Sonra ayakkabı seçimime geçtim.
Dolabın alt kısmından gümüş renkli stilettolarımı çıkardım.
Sivri burunlu, ince ve yüksek topuklu ayakkabıların ayna efektli metalik yüzeyi ışığı yansıtıyordu.
Denim kumaşın daha mat görüntüsüyle mükemmel bir kontrast oluşturuyordu.
Biraz fazla mı iddialıydı?
Kesinlikle.
Ama umurumda mıydı?
Kesinlikle hayır.
Bugün Marina günüydü.
Kimseye hesap vermek zorunda değildim.
Çantamı da seçtikten sonra aynanın karşısına tekrar geçtim. Küçük, koyu mavi denim omuz çantam kombini tamamlıyordu. Üzerindeki altın zincir detayları benim için ayrı bir güzellikti.
Altın.
İnsanlık tarihinin en güzel buluşlarından biri.
Tamam, biraz abartıyor olabilirdim.
Ama sadece biraz.
Küpelerimi seçmek için çekmeceyi açtım.
Bugün özel bir şey takmak istiyordum.
Elime büyük ve dikkat çekici altın renkli küpelerimi aldım.
Üst kısımlarında güneş ışınlarını andıran sivri detaylar, ortalarında koyu renkli yuvarlak taşlar vardı. Alt bölümlerindeki hilal şeklinin içerisinde küçük yıldız figürleri bulunuyordu.
Güneş.
Ay.
Yıldızlar.
Ve altın.
Bana göre mükemmel bir kombinasyondu.
Küpeleri takıp başımı hafifçe iki yana çevirdim.
"Harika."
Saçlarımı ortadan ayırdım.
Açık sarı ve sıcak bej tonlarının birbirine karıştığı uzun saçlarımı yumuşak dalgalar halinde omuzlarımdan aşağı bıraktım.
Kai'nin yıllardır nefret ettiği saçlarım.
Bir an için ellerim saçlarımda durdu.
Kai'nin sesi zihnimde yankılandı.
'Şu saçlarını boyatsan artık. Çok dikkat çekiyor.'
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
Sonra aynadaki yansımama baktım.
"Ne güzel saçların varmış Marina."
Kendi kendime söyledim.
Bir süre sessiz kaldım.
Sonra gülümsedim.
"Boyatmaya da niyetin yok."
Artık onun neyi sevip sevmediği umurumda değildi.
Göz makyajıma geçtim.
Soğuk mavi tonlarını kullanarak gözlerimi belirginleştirdim. İnce bir eyeliner çekip kirpiklerimi daha yoğun gösterdim.
Dudaklarıma ise çok canlı olmayan, yumuşak ve nötr tonlarda mat bir renk sürdüm.
Son kez aynaya baktım.
Mavi denim.
Gümüş ayakkabılar.
Altın detaylar.
Uzun sarı saçlar.
Ve yüzümde yeniden oluşmaya başlayan o küçük gülümseme.
"Kai görse kesin bir şey söylerdi."
Omuz silktim.
"Ne güzel."
Tam o sırada…
Burnuma gelen garip bir koku nedeniyle durdum.
Bir saniye.
Tekrar kokladım.
Kaşlarım çatıldı.
Yanık.
Kesinlikle yanık kokusu geliyordu.
Başımı kapıya doğru çevirdim.
Bir an sessizlik oldu.
Sonra gözlerim büyüdü.
"MINA!"
Odadan fırladım.
Koridordan geçerken yanık kokusu daha da yoğunlaştı.
"MINA!"
Mutfağa doğru koşmaya başladım.
Tam mutfağın kapısına ulaştığım anda Mina'nın sesi duyuldu.
"ŞEY—"
Mutfağa girdim.
Ve olduğum yerde donup kaldım.
Tavadan duman çıkıyordu.
Mina bir elinde spatula, diğer elinde telefonla ocağın karşısında durmuştu.
Bana baktı.
Sonra tavaya baktı.
Sonra tekrar bana baktı.
"Kontrol altında."
Gözlerimi kocaman açtım.
"BU MU KONTROL ALTINDA?"
Mina tavaya baktı.
Yumurtanın neye benzediğini anlamak mümkün değildi.
Siyahlaşmış, kenarları yanmış ve tavaya yapışmış bir şey…
Teknik olarak kahvaltı olabilirdi.
Ama daha çok arkeolojik kazıdan çıkarılmış tarihi bir nesneye benziyordu.
Yavaşça ona yaklaştım.
"Mina."
"Evet?"
"Bu ne?"
"Yumurta."
Tavaya baktım.
Sonra Mina'ya döndüm.
"Bu yumurtaysa tavuk senden intikam almak için geri döner."
Mina kahkaha attı.
"Abartıyorsun."
"Abartmıyorum!"
Ocağı kapatıp tavayı dikkatlice kenara çektim.
Mina arkasını dönüp mutfak tezgâhını işaret etti.
"Ben sana sürpriz kahvaltı hazırlamak istemiştim."
Bir an durdum.
Tezgâha baktım.
Yanmış yumurtanın yanında kesilmiş domatesler vardı.
Peynir.
Zeytin.
Ekmek.
Ve bir köşede neredeyse taşlaşmış tostlar.
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
Gülmemek için büyük bir mücadele veriyordum.
Mina bana şüpheyle baktı.
"Gülme."
"Hayır."
"Gülüyorsun."
"Gülmüyorum."
Mina kaşlarını kaldırdı.
"Marina."
Bir anda kahkahayı patlattım.
"ÖZÜR DİLERİM!"
Mina spatulayı havaya kaldırdı.
"Sana vuracağım."
Gülerek geri çekildim.
"Şiddete hayır!"
"Ben senin için kahvaltı hazırlıyorum, sen benimle dalga geçiyorsun."
"Bu kahvaltı değil Mina."
Tavayı gösterdim.
"Bu bir suç delili."
M