bölüm sekiz gölgeler
gölge`nin içinde kaybolan kelebek
( yazar'dan 🤗)
Restorandan birkaç sokak uzaklaştıklarında siyah takım elbiseli adamların önünde yürüyen adam aniden durdu.
Arkasındaki iki adam da onunla birlikte duraksadı.
Sokağın kenarında bekleyen siyah araçların motorları çalışıyordu. Camları koyu renkti. İçeride kimin oturduğunu görmek imkânsızdı.
Öndeki adam ağır ağır arkasına döndü.
Bakışlarını iki adamın üzerinde gezdirdi.
"Marina Hanım'ı takip edeceksiniz."
Sesi sakindi.
Fakat o sakinliğin altında tartışmaya yer bırakmayan bir sertlik vardı.
"Patronun kesin emri var. Birkaç dakikada bir durum raporu vereceksiniz. Nereye gidiyor, kiminle konuşuyor, kim yanına yaklaşıyor… hepsini bileceğiz."
Yanındaki adamlardan biri başını eğdi.
"Anlaşıldı."
Öndeki adam gözlerini kıstı.
"Anlaşıldı değil."
Adam hemen toparlandı.
"Emredersiniz."
Tam o sırada telefon çaldı.
Adamın yüzündeki ifade bir anda değişti.
Telefonun ekranına baktığı anda diğer iki adam sessizleşti.
Arayan kişinin kim olduğunu biliyorlardı.
Çünkü o numara ekranda belirdiğinde kimse yüksek sesle konuşmazdı.
Adam telefonu hızla açarak kulağına götürdü.
"Emredin, patron."
Karşı taraftan gelen ses duyulmuyordu.
Fakat adamın yüzündeki ciddi ifade, konuşmanın sıradan olmadığını anlatmaya yetiyordu.
Bir süre dikkatle dinledi.
"Elbette."
Kısa bir sessizlik.
"Şu anda restoranda. Adamlarımız gözünü üzerinden ayırmıyor."
Karşı taraf birkaç şey daha söyledi.
Adam hemen başını eğdi.
"Emriniz olur."
Telefon kapandı.
Yanında duran adamlardan biri merakla ona baktı.
"Patron ne dedi?"
Adam telefonu cebine koydu.
"Marina Hanım'ın fotoğraflarını istiyor."
Diğer adam kaşlarını çattı.
"Fotoğraf mı?"
"Farklı açılardan."
Sesi daha da ciddileşti.
"Video da çekilecek."
Adamlarından birine döndü.
"Git. Fazla yaklaşmadan birkaç fotoğraf ve kısa video al."
"Anlaşıldı."
Adam hareket etmek üzereydi ki öndeki adam tekrar konuştu.
"Ve dikkatli ol."
Adam durdu.
"Patron onun rahatsız olduğunu öğrenirse, fotoğrafı çekenin kim olduğunu değil… neden rahatsız olduğunu sorgular."
Adam başını eğdi.
"Anladım."
Telefon yeniden çaldı.
Bu kez adam hiç beklemeden açtı.
"Emredin patron."
Karşı taraftaki adamın sesi bu kez daha uzun konuşuyordu.
Siyah takım elbiseli adam dikkatle dinledi.
Bir anda yüzündeki ifade değişti.
Bakışları sertleşti.
"Üç gün sonra mı?"
Karşı taraf cevap verdi.
"Anlaşıldı."
Adam kısa bir süre sustu.
Sonra ciddi bir sesle konuştu.
"Marina Hanım'ı buraya getirmemizi istiyorsunuz."
Karşı taraftan gelen cevap üzerine başını eğdi.
"Elbette."
Bir saniye sonra ekledi.
"Canını yakmadan."
Bu kez yanında duran adamlar birbirlerine baktılar.
Patronlarının bu kelimeler üzerinde özellikle durduğunu biliyorlardı.
Adam konuşmaya devam etti.
"Bir saç teline bile zarar gelmeyecek."
Karşı tarafın sesi birkaç saniye daha duyuldu.
Adamın yüzünde neredeyse görünmez bir gerginlik oluştu.
"Merak etmeyin patron."
Başını eğdi.
"Gözümüz üzerinden ayrılmayacak."
Telefon kapandı.
Sokakta kısa bir sessizlik oluştu.
Yanındaki adamlardan biri dayanamayıp konuştu.
"Patron neden bu kadar ilgileniyor bu kadınla?"
Öndeki adam yavaşça ona döndü.
Gözlerinde soğuk bir ifade vardı.
"Bu soruyu bir daha sorma."
Adam hemen sustu.
"Patronun özel meseleleri hakkında konuşmak bizim işimiz değil."
"Ben sadece—"
"Sadece emirleri uygula."
Adam çenesini sıktı.
Sonra ekledi:
"Ve Marina Hanım'a yaklaşırken iki kez düşün."
Diğer adam merakla baktı.
"Neden?"
Öndeki adam siyah aracın kapısını açtı.
Tam içeri binecekken durdu.
Başını çevirip arkasındaki adamlara baktı.
"Çünkü patronun parayla ilgilenmediğini hâlâ anlamadınız."
Adamların yüzündeki ifade değişti.
"Ne demek istiyorsunuz?"
Öndeki adam birkaç saniye sustu.
Sonra dudaklarında soğuk bir gülümseme oluştu.
"Bu borç hiçbir zaman borç değildi."
---
Şehrin diğer tarafında…
Gökyüzüne meydan okurcasına yükselen karanlık binanın en üst katında ağır bir sessizlik hüküm sürüyordu.
Burası sıradan bir şirket binası değildi.
Şehrin en güçlü insanlarından bazılarının isimlerini fısıldarken bile seslerini alçalttıkları bir adamın merkeziydi.
Binanın dışarıdan bakıldığında sade görünen yapısının içerisinde onlarca silahlı koruma vardı.
Girişteki güvenlik görevlileri yalnızca çalışanları kontrol etmiyordu.
Kimlerin nefes alıp almayacağına karar verecek kadar ciddi bir düzenin parçasıydılar.
En üst kata çıkan özel asansör ise yalnızca birkaç kişinin kullanabildiği bir yere açılıyordu.
Ve o katın sonunda…
Büyük, koyu renkli ahşap kapıların ardında…
Adam oturuyordu.
Şehrin karanlık yüzünün sahibi.
Adını herkes biliyordu.
Ama çok az kişi yüksek sesle söylemeye cesaret ediyordu.
Damon Voss.
Mafya dünyasında onun hakkında söylenen tek bir söz vardı.
Damon Voss bir şey istediyse, iki ihtimal vardı. Ya gönüllü olarak verirdin… ya da kaybedecek hiçbir şeyin kalmayana kadar beklersin.
Fakat Damon'ın kendine ait kuralları vardı.
Kendi raconu.
Kendi çizgileri.
Ve o çizgileri geçen hiç kimseyi affetmezdi.
Damon Voss için sadakat her şeydi.
İhanet ise ölümden beter bir suçtu.
Bu yüzden insanların onun hakkında en çok konuştuğu şey sahip olduğu servet ya da kurduğu imparatorluk değildi.
Onun hakkında en çok konuşulan şey…
İhanet eden insanlara verdiği karşılıktı.
Çünkü Damon'a göre insanın düşmanı karşısında kaybetmesi utanç değildi.
Ama yanında duran insanın sırtına bıçak saplaması…
Affedilemezdi.
İşte bu yüzden Damon'ın çalışma masasının üzerinde duran fotoğrafa saatlerce bakması oldukça ironikti.
Fotoğraftaki kadın Marina'ydı.
Uzun sarı saçları omuzlarından aşağıya dökülüyordu.
Fotoğraf birkaç dakika önce çekilmişti.
Restoranın camından dışarı bakarken yakalanmıştı.
Yüzünde yorgun bir ifade vardı.
Ama gözlerinde…
Damon'ın ilk gördüğü anda fark ettiği o şey hâlâ duruyordu.
İnat.
Güç.
Ve henüz kendisinin bile tam olarak farkında olmadığı bir ateş.
Damon parmaklarını fotoğrafın üzerinde yavaşça gezdirdi.
Odada bulunan adamların hiçbiri konuşmuyordu.
Patronlarının sessizliğinin ne anlama geldiğini biliyorlardı.
Damon Voss sinirlendiğinde bağırmazdı.
Sakinleşirdi.
Ve Damon Voss bir şeye fazla sessiz kalıyorsa…
Birilerinin hayatında fırtına kopmak üzereydi.
Masanın karşısında duran sağ kolu sonunda cesaretini toplayarak konuştu.
"Patron."
Damon gözlerini fotoğraftan ayırmadı.
"Konuş."
"Adamlarımız Marina Hanım'ın restorandan ayrılmadığını söyledi."
Damon'ın çenesi hafifçe gerildi.
"Yemek yemiş mi?"
Adam bir an duraksadı.
"Efendim?"
Damon yavaşça başını kaldırdı.
Bakışları adamın üzerinde durdu.
"Bir şey mi söyledim?"
Adam hemen toparlandı.
"Hayır patron. Henüz yemek yediğine dair bilgi gelmedi."
Damon'ın yüzünde hoşnutsuz bir ifade oluştu.
"Dün geceden beri doğru düzgün yemek yemedi."
Adam şaşkınlığını gizlemeye çalıştı.
Patron bunu nereden biliyordu?
Damon devam etti.
"Sabah evinden çıkmadan önce sadece birkaç lokma yedi."
Adam başını eğdi.
"Evet patron."
Damon sandalyesine yaslandı.
Bir süre tavana baktı.
Sonra dudaklarının arasından neredeyse duyulmayacak kadar alçak bir ses çıktı.
"Kendine bakmayı bilmiyor."
Adam cevap vermedi.
Vermek istemiyordu.
Çünkü Damon'ın sesindeki o tonu ilk defa duyuyordu.
Şehirde yüzlerce insanın korktuğu adam…
Bir kadının kahvaltı yapıp yapmadığını düşünüyordu.
Bu tuhaftı.
Hayır.
Tuhaf kelimesi yetersizdi.
Tehlikeliydi.
Damon'ın bakışları tekrar fotoğrafa döndü.
"Onu ne kadar süredir takip ediyoruz?"
"Üç aydır, patron."
"Üç ay."
Damon'ın dudaklarından kısa bir nefes çıktı.
Üç ay boyunca Marina'nın hayatındaki her şeyi öğrenmişti.
Sabahları kahvesini nasıl içtiğini…
Restorana gitmeden önce saçlarını kaç kez düzelttiğini…
Stresli olduğunda dudaklarını ısırdığını…
Hayvanları sevdiğini…
Boş zamanlarında yeni yemek tarifleri araştırdığını…
Mina ile buluştuğunda saatlerce konuştuğunu…
Ve Kai'nin yanında ne kadar farklı davrandığını.
İşte Damon'ın en çok nefret ettiği şey buydu.
Kai'nin yanında Marina'nın kendisini küçültmesi.
Daha sessiz olması.
Onun istediği ka