bölüm üç aşkın ardından kalan enkaz
gölge`nin içinde kaybolan kelebek
Gözlerimi yavaşça halının üzerinde açtım.
Başım…
Sanki kafamın içinde binlerce davul aynı anda çalıyor gibiydi.
Bir elimle alnımı tutarak derin bir nefes aldım ve olduğum yerden doğrulmaya çalıştım. Ancak ani hareket etmemle birlikte midem altüst oldu.
"Of…"
Gözlerimi tekrar kapattım.
Salonun ortasında uyuyakalmıştım.
Etrafıma baktığımda geceye dair silik izler hâlâ duruyordu. Sehpanın üzerinde yarısı boşalmış şişeler, yerde gelişigüzel bırakılmış birkaç bardak…
Demek gerçekten sabaha kadar içmiştim.
Ne zaman uyuduğumu bile hatırlamıyordum.
Dün gece…
Bu düşünce zihnimden geçer geçmez gözlerim üzerime indi.
Hâlâ gelinliğimi giyiyordum.
Beyaz kumaş artık eskisi gibi değildi. Etekleri kirlenmiş, buruşmuştu. Bir gün önce hayallerimin sembolü olan o gelinlik şimdi bana sadece yaşadığım ihaneti hatırlatıyordu.
Midem yeniden bulandı.
Bir anda ayağa kalktım.
"Hayır…"
Elimi ağzıma kapatarak hızla tuvalete doğru ilerledim.
Gelinliğimin eteklerini umursamıyordum artık.
Tuvalete zar zor yetiştim.
Dizlerimin üzerine çöktüğümde midemdekileri çıkarmaya başladım.
Gözlerimden yaşlar akıyordu.
Bunun alkol yüzünden mi yoksa kalbimde hâlâ duran o dayanılmaz acı yüzünden mi olduğunu bilmiyordum.
Bir süre sonra her şey sakinleşti.
Nefes nefese kalmıştım.
Titreyen ellerimle yüzümü yıkadım.
Aynanın karşısına geçtiğimde…
Kendime baktım.
Ve gördüğüm kadın karşısında birkaç saniye donup kaldım.
Bu ben değildim.
Saçlarım birbirine karışmıştı.
Makyajım tamamen akmış, gözlerimin altında koyu izler bırakmıştı.
Yüzüm solgundu.
Dudaklarım kurumuştu.
Ve üzerimde…
Hâlâ o gelinlik vardı.
Bir gün önce aynanın karşısında mutlulukla baktığım kadın gitmişti.
Yerine tanımadığım biri gelmişti.
Boğazım düğümlendi.
Gelinliğimin arkasındaki düğmeleri çözmeye başladım.
Parmaklarım titriyordu.
Bir düğme…
Sonra bir diğeri…
Her birini çözerken sanki üzerimden sadece bir kıyafeti değil, yaşadığım hayatı da çıkarıyormuşum gibi hissediyordum.
Sonunda gelinliği üzerimden sıyırdım.
Beyaz kumaş yere düştü.
Uzun süre ona baktım.
Sonra başımı çevirdim.
Daha fazla görmek istemiyordum.
Banyoya girdim.
Kapıyı kapattığım anda…
İçimde tuttuğum her şey yeniden ortaya çıktı.
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
Ağlamamaya çalıştım.
Ama olmadı.
İlk hıçkırık boğazımdan çıktığında, sanki bütün kontrolümü kaybettim.
"Hayır…"
Fısıltım banyoda yankılandı.
Yavaşça yere çöktüm.
Dizlerimi göğsüme çektim.
Kollarımı etrafına doladım.
Ve ağlamaya başladım.
Sessizce değil…
Dün geceki gibi gözyaşlarımı saklamaya çalışarak da değil.
Hüngür hüngür ağlıyordum.
Omuzlarım titriyordu.
Nefes almakta zorlanıyordum.
Dün gece döktüğüm gözyaşları yetmemişti.
Sanki içimde yıllardır biriken bütün acılar, tam o anda dışarı çıkmaya karar vermişti.
"Ben sana ne yaptım?" diye fısıldadım boşluğa.
Kai'nin yüzü zihnimde belirdi.
Gözlerimi sıkıca kapattım.
Ama görüntü gitmedi.
Onu Victoria'yla gördüğüm an…
Kapının açılışı…
Şok…
Öfke…
Kalbimde hissettiğim o dayanılmaz kırılma sesi…
"Ben seni gerçekten sevmiştim."
Sesim çatladı.
"Gerçekten…"
Başımı dizlerimin üzerine koydum.
"Nasıl yapabildin bunu bana?"
Cevap yoktu.
Elbette olmayacaktı.
Çünkü banyoda yalnızdım.
Her zaman en çok korktuğum şey buydu belki de.
Yalnız kalmak.
Ama şimdi anlıyordum ki…
Bazen yalnızlık, yanlış bir insanla olmaktan daha merhametliydi.
Bir süre daha ağladım.
Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordum.
Dakikalar mı?
Saatler mi?
Zamanın hiçbir anlamı kalmamıştı.
Sonunda gözyaşlarım yavaşlamaya başladığında başımı kaldırdım.
Gözlerim yanıyordu.
Burnumu çektim.
Ayağa kalkmak istedim ama bacaklarım hâlâ titriyordu.
Duvara tutunarak yavaşça doğruldum.
Aynaya baktım.
Yüzüm şişmişti.
Gözlerim kıpkırmızıydı.
Saçlarım omuzlarımdan darmadağın bir şekilde dökülüyordu.
Bir süre kendi yansımama baktım.
Sonra aynaya doğru yaklaşıp fısıldadım.
"Bu hâlde bile…"
Boğazımı temizledim.
"Onun için ağlamayı bırakmalısın."
Ama bunu söyler söylemez gözlerim yeniden doldu.
Çünkü insan kendine ne kadar güçlü olması gerektiğini söylese de…
Kalbi, her zaman dinlemiyordu.
Duşun musluğunu açtım.
Suyun sesi banyoyu doldurdu.
Yavaşça kıyafetlerimi çıkardım ve sıcak suyun altına girdim.
Su omuzlarımdan aşağı süzülürken gözlerimi kapattım.
Belki su her şeyi temizleyebilirdi.
Üzerimdeki alkol kokusunu…
Gözyaşlarını…
Dünkü gecenin izlerini…
Ama bir insanın kalbine işleyen ihaneti temizleyecek hiçbir su yoktu.
Başımı duvara yasladım.
Su yüzümden akarken tekrar ağladım.
Sessizce.
Bu kez daha yavaş.
Daha yorgun.
"Bugün evli olmam gerekiyordu…" diye fısıldadım.
Gözlerimi kapattım.
"Şu anda balayını planlıyor olmam gerekiyordu."
Acı bir gülümseme oluştu dudaklarımda.
"Ben ise duşta, hayatımın neden bu hâle geldiğini düşünüyorum."
Suyun altında uzun süre kaldım.
Sonra derin bir nefes aldım.
Dün gece hayatım bitmiş gibi hissetmiştim.
Ama gerçek şu ki…
Hayatım bitmemişti.
Sadece hayal ettiğim hayat ölmüştü.
Ve belki…
Belki bir gün bu acıya dönüp baktığımda, onun beni yok etmek yerine değiştirdiğini anlayacaktım.
Ama bugün o gün değildi.
Bugün güçlü olmak zorunda değildim.
Bugün Kai'yi unutmak zorunda da değildim.
Bugün sadece…
Canımın yandığını kabul etmek zorundaydım.
Ve gözlerimi kapatırken kendime tek bir söz verdim.
"Bir gün geçecek."
Suyun altında derin bir nefes aldım.
"Belki bugün değil…"
Gözlerimden son bir damla yaş süzüldü.
"Ama bir gün, gerçekten geçecek."
Banyodan çıktığımda kendimi fiziksel olarak biraz olsun hafiflemiş hissediyordum.
Elbette içimdeki o ağır taş hâlâ yerindeydi.
Kai'nin ihaneti…
Victoria'nın yüzü…
Düğün günü…
Bunların hiçbirini birkaç saatlik bir duşla unutamazdım.
Ama en azından artık üzerimde o gelinlik yoktu.
Bu bile küçük bir zafer gibi hissettirmişti.
Önce havluyla saçlarımı kurulayıp ardından saç kurutma makinesini elime aldım. Aynanın karşısında uzun süre saçlarımdan çıkan sıcak havayı izledim. Dün kusursuz olması için saatlerce uğraşılan saçlarım şimdi tamamen doğaldı.
Ve nedense bu hâlim daha çok hoşuma gitmişti.
Daha gerçekti.
Saçlarımı tamamen kuruttuktan sonra hepsini geriye doğru toplayıp sade bir at kuyruğu yaptım.
Ardından dolabıma yöneldim.
Bugün güzel görünmek için kimseyi etkilemeye çalışmayacaktım.
Bugün kimsenin beni beğenmesine ihtiyacım yoktu.
Elime toz pembe tonlarında, yumuşacık pijama takımımı aldım. Üzerime geçirdiğimde kendimi ilk defa biraz rahat hissettim.
Gelinlikten sonra pijama giymek…
Hayatımın ne kadar garip bir hâl aldığını düşündürdü bana.
Dün bir gelindim.
Bugün ise pijamalarıyla mutfağa gidecek, kahvaltı hazırlayacak terk edilmiş bir kadındım.
Bu düşünce aklımdan geçtiğinde birkaç saniye durdum.
Sonra aynadaki yansımama baktım.
"Hayır."
Kaşlarımı çattım.
"Terke edilmiş kadın değil."
Kendime biraz daha yaklaştım.
"İhanete uğramış kadın."
Arada büyük bir fark vardı.
Beni terk eden Kai değildi.
Ben onu terk etmiştim.
Çünkü ihanetini gördüğüm anda gitmeyi seçmiştim.
Bu düşünce içimde küçücük de olsa bir güç oluşturdu.
Yüzümü yıkadıktan sonra cilt bakım ürünlerimi çıkardım. Serumumu sürdüm, nemlendiricimi uyguladım. Her zamanki rutinimi yaparken garip bir şekilde sakinleşiyordum.
Belki de insanın hayatı darmadağın olduğunda, alışkanlıkları ona tutunacak bir dal veriyordu.
İşimi bitirdiğimde yüzüm hâlâ biraz şişti ama en azından kendime benzemeye başlamıştım.
Son kez aynaya baktım.
Gözlerim hâlâ kızarıktı.
Ama ağlamıyordum.
Ve ağlamayacaktım.
En azından bugün.
"Yeterince üzüldün, Marina."
Kendi kendime konuşmaya devam ettim.
"Yeterince ağladın."
Derin bir nefes aldım.
"Yeterince gözyaşı döktün."
Dudaklarımı birbirine bastırdım.
"Bitti."
Bu kelimeyi söylemek kolaydı.
Ama inanmak…
İnanmak çok daha zordu.
Yine de denemek zorundaydım.
Banyodan çıkıp mutfağa geçtim.
Midem hâlâ biraz hassastı. Dün gece içtiğim alkolün etkisi tamamen geçmemişti ama aç olduğumu hissediyordum.
Buzdolabını açtım.
"Tamam…" diye mırıldandım. "Bugün kendimize düzgün davranıyoruz."
Kendime doyu