Keşfet

10

Güç rüzgarı

Lea, Axel’e olayı tüm açıklığıyla anlatmıştı. O gün Max’in aniden kaçtığını gördüğünü, minik köpeği bulmak için peşinden gittiğini ve köpeğin Yasak Orman’a girdiğini fark edince peşini bırakmadığını söylemişti. Ancak Yasak Orman’ın o tekinsiz havasından korktuğu ve içeri girmeye cesareti olmadığı için sınırda durmak zorunda kaldığını dile getirmişti. Hope’un ise köpeğin peşine düşeceğini kesinlikle tahmin edemediğini iddia etmişti.

​Bu açıklama karşısında Axel da masadakiler de ikna olmuş, Lea’nın hiçbir kötü niyeti olmadığı anlaşılarak üzerindeki tüm şüpheler kalkmıştı.

​Ama ben ona kesinlikle güvenmiyordum.

​İster korkudan durmuş olsun ister düşünememiş olsun; Hope gibi küçük bir çocuğa köpeğinin Yasak Orman’a kaçtığını söylemek en başından büyük bir hataydı. Hope, Max’e canı gibi düşkündü. Henüz dünyayı ve o tehlikeli ormanın canavarlarını bilmeyecek kadar küçük, saf bir melekti. En sevdiği dostunun tehlikede olduğunu duyan küçük bir çocuğun arkasından koşacağını tahmin etmek bu kadar zor olmamalıydı.

​Yine de renk vermedim. İçimdeki bu şüpheyi ve Lea’ya karşı olan mesafemi koruyarak derin bir nefes aldım.

​Ertesi günün öğleden sonrasında güneş, şatonun kasvetli taş duvarlarını tatlıca ısıtıyordu. Şatonun arka tarafındaki geniş iç bahçedeydik. Burası etrafı yüksek surlarla çevrili, rengârenk dağ çiçekleri ve ulu çınar ağaçlarıyla kaplı huzurlu bir sığınak gibiydi.

​Hope, kucağında Max ile birlikte çimlerin üzerinde koşuşturuyor, minik köpeğiyle oyun oynuyordu. Onu izlerken içimdeki o endişeler ve sürgün edilmişlik acısı bir an olsun hafifliyordu.

​Bahçedeki taş bankta Bella ile yan yana oturuyorduk. Bella elindeki şifalı bitkileri düzenlerken gözlerini bahçede koşturan Hope’a dikti.

​"Dün gece masada ortam bir an çok gerildi Faith," dedi Bella, içtenlikle bana bakarak. "Ama Lea’nın bir suçu yokmuş meğer. O da korkmuş, ormana girmeye cesaret edememiş. Hope’un peşinden geleceğini bilememiş. Neyse ki sen yetişip kızımızı kurtardın."

​"Öyle Bella..." dedim, içimdeki şüpheleri dışarı vurmadan, sakin kalmaya çalışarak. "Önemli olan Hope’un şu an yanımızda ve güvende olması."

​O sırada bahçenin diğer ucundan iri cüssesi ve babacan gülüşüyle amcası Leon yaklaştı. Elinde Hope için ahşaptan oyduğu minik bir kuş figürü vardı.

​"Bakıyorum da bizim küçük leydi bugün neşesinden kabına sığamıyor," dedi Leon, gür ama yumuşak sesiyle.

​Hope amcasını görünce koşarak yanına gitti. Leon eğilip onu kucağına aldı, tahta kuşu eline tutuşturdu. Sonra bana dönerek gülümsedi. "Sana tekrar teşekkür etmeliyim Faith. Yıllardır bu çocuk bir köşede sessizce otururdu. Senin varlığın buraya neşe getirdi."

​"O benim için de bir lütuf Leon Bey," dedim tebessüm ederek.

​Leon ve Bella, Hope ile ilgilenmek için bahçenin diğer tarafına geçerken Lea’nın adımlarla yanıma doğru geldiğini gördüm. Yüzünde dünkü o köşeye sıkışmış ifadeden eser yoktu; aksine rahatlamış bir duruşu vardı.

​Yanımda durup bahçedeki Hope'a baktı.

​"Dün gece için kusura bakma Faith," dedi Lea. "Max bir anda ormana doğru kaçınca panikledim, peşinden gittim ama ormana girmeye cesaret edemedim. Hope’un ormana gideceğini hiç düşünmemiştim. Sana o şekilde çıkışmamalıydım."

​Oturduğum yerden süzdüm onu. İçimden Hope'un Max'ın peşinden gideceğini nasıl düşünemezsin, o daha küçücük bir çocuk diye geçirsem de dışımdan sadece, "Sorun değil Lea. Hepimiz Hope’u korumak istiyoruz," dedim kısa keserek.

​Lea başıyla selam verip şatoya doğru yürüdü. O gittiğinde üzerimde hissettiğim o tanıdık ve keskin baskıyla başımı yukarı kaldırdım. Çalışma odasının kemerli taş balkonunda devasa bir karaltı duruyordu.

​Axel Keyl...

​Kollarını göğsünde kavuşturmuş, devasa cüssesiyle balkondan aşağıyı, doğrudan bizi izliyordu. Çelik grisi gözleri üzerimdeydi. Kızıyla nasıl ilgilendiğimi ve bahçedeki bu huzurlu tabloyu gizlice süzüyordu. Bakışlarımız bir anlığına havada kesişti.

​Beni fark edince bakışlarını kaçırmadı; aksine bana doğru hafifçe başını salladı ve yavaşça odasının karanlığına geri çekildi.

​Hope koşarak yanıma geldi, elimden tuttu ve heyecanla;

​“Babam yukarıdan bize bakıyordu değil mi Faith? Artık sana kızgın değil, biliyorum...”

​Gülümsedim, saçlarını okşadım "bilmem ki güzelim" dedim. Bana halen güvenmediği belliydi, bunu ona çok göremezdim, kızını ve diyarini korumak onun göreviydi ve ben bir düşman kızıydım.

Hope amca ve halasın yanına tekrar gidip oyunlar oynayıp, gülüştüler.

​Bahçede çınlayan neşeli kahkahalar, şatonun soğuk ve kalın taş duvarlarında yankılanıyordu. Leon amcası Hope’u omuzlarına almış, Bella ise elindeki tahta kuşla onları kovalıyormuş gibi yaparak Hope’u kahkahalara boğuyordu. Onların bu halini izlerken gülümsemeden edemedim canım abim ile bizde böyle koşturur oynardık küçükken. O geri dönünce olanlara inanir miydi acaba, Klara ile hiç bir zaman öyle bir bağımız olmadı ama abim ile her zaman güzel bir bağımız vardı. Gözümden bir yaş geldi, bu kadar çabuk vazgeçilmem. Hak etmiyordum, bir kere bile dinlemeden beni dışarıya attı öz ailem beni.

Gözlerimi sildim ve ayağa kalktım.

​Güneş yavaş yavaş batmaya, gökyüzü turuncu ve mor tonlarına bürünmeye başladığında havanın serinliği iyice hissettirdi.

​"Hadi bakalım küçük leydi," dedi Bella gülümseyerek Hope’un üzerindeki hırkayı düzeltirken. "Rüzgar çıkmadan içeri geçelim. Yarın Master Eldrin ile görüşeceğiz, dinlenmen gerek."

​Hope koşarak yanıma geldi, elini avucumun içine bıraktı. Birlikte şatonun o görkemli kapısından içeri girdik.

Yeni bir gün yeni umutlar demekti..