Keşfet

11

Güç rüzgarı

Şifa odasından çıkıp Hope ile odamıza geçtiğimizde, penceremizden giren serin rüzgar tüylerimi ürpertti. Hope, kucağında o siyah kadife kaplı koruma kutusuyla yatağın ortasına bağdaş kurup oturdu. Kutunun kapağını hafifçe aralayıp annesinin kolyeli yeşil taşına baktı, sonra derin bir nefes vererek kapağı kapattı.

​Yanına oturup minik ellerini avucumun içine aldım. "Üzgün müsün güzelim?" diye sordum yumuşak bir sesle.

​Hope başını sağa sola salladı. Bakışları canlıydı, gözlerindeki o hüzünlü ve donuk perde sanki kalkmıştı. Kulağıma doğru eğilip ilk defa bu kadar pürüzsüz ve fısıltılı bir sesle konuştu:

​“Üzgün değilim Faith... Boynumdaki o demir halkanın kırıldığını hissediyorum. Artık nefes almak bile daha kolay.”

​Duyduğum bu cümleyle gülümsedim. Kolyenin çıkarılması bile zihnindeki ve bedenindeki o zıt büyünün savaşını bitirmeye yetmişti. Onu göğsüme çekip sarıldım.

​Önümüzdeki bir hafta, şatoda garip bir sessizlik ve sakinlikle geçti. Günlerimizi genellikle iç bahçede, Hope, ben ve Max birlikte geçiriyorduk. Bella sık sık yanımıza geliyor, Hope’un durumunu izliyor ve bana şatodaki bitkilerden yapılan özel çaylar konusunda rehberlik ediyordu.

​Leon amcası ise neredeyse her akşam üzeri yanımıza uğruyor, Hope ile çocukça oyunlar oynayıp onun o minik kahkahalarını duymak için elinden geleni yapıyordu. Bazen şatonun o kasvetli koridorlarında yürürken, köşeyi döndüğümde Axel ile karşılaşıyordum. Artık bana o ilk günkü gibi düşmanca ya da şüpheyle bakmıyordu. Aksine, aramızda söylenmemiş ama hissedilen derin bir saygı ve minnet bağı oluşmuştu. Birkaç kez göz göze geldiğimizde, o sert ve mağrur lider maskesinin ardında bana güvendiğini hissettiren o hafif baş sallayışını yakalamıştım.

​Nihayet, beklediğimiz o yedinci günün sabahı geldi.

Güneş henüz dağların arkasından yeni doğarken, şatonun üst kulesinden yükselen muhafız borusunun sesi salonda yankılandı. Liyan Diyarı’ndan gönderilen haberci güvercin dönmüştü!

​Hope’un elini tutup hızla Axel’in çalışma odasına doğru koştuk. Odada Bella, Leon ve Master Eldrin çoktan toplanmıştı. Axel, masanın başında dikilmiş, Master Eldrin’in elindeki gümüş tüpü açmasını bekliyordu. Odadaki hava adeta elektriklenmişti, kimse nefes almaya bile cesaret edemiyordu.

​Master Eldrin, tüpün içinden çıkan ipek parşömeni dikkatle açtı. Gözleri satırların üzerinde gezinirken kaşları hafifçe havalandı, yüzünde hem bir şaşkınlık hem de büyük bir ciddiyet belirdi.

​Axel sabırsızca bir adım öne çıktı. "Ne yazıyor Eldrin? Konuş!"

​Master Eldrin parşömeni katlayıp derin bir nefes aldı ve doğrudan bana ve Hope’a baktı:

​"Liyan Diyarı’nın Baş Şifacıları doğruluyor Lordum... Kolyedeki peri büyüsü ile çocuğun içindeki kurt kanı birbirini zehirlemiş. Kolyenin çıkarılması engeli kaldırmış ama Hope’un tamamen iyileşmesi, zihnindeki bu hasarın ve engelin tamamen silinmesi için peri diyarına. gelmesi şart diyorlar".

​Axel’in çene kasları kasıldı. "Birlik gönderirim, şifacıları buraya getiririz!"

​Master Eldrin başını sağa sola salladı. "İşte asıl mesele bu değil Lordum. Parşömende kesin bir dille belirtilmiş: Kurtların Peri Dünyası’na girmesi kadim yasalar gereği tamamen yasaktır. Mektupta yazana göre, Liyan Diyarı sadece yarı peri oldukları için Hope ve Faith’in sınırlarından içeri girmesine izin veriyor. Başka hiç kimseyi kabul etmeyecekler."

​Salona bir anda taş gibi bir sessizlik çöktü.

​Axel’in çelik grisi gözleri karardı. Devasa adımlarla masanın etrafından dolaşıp karşıma kadar geldi. Bakışlarında bir babanın çaresizliği ve bir liderin hiddeti çatışıyordu.

​​"Seni ve kızımı tek başınıza bilmediğim bir diyara gönderemem!" diye gürledi Axel.

​"Başka şansımız yok Axel," dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak. Hope elimi sımsıkı tutmuş, gözlerimizin içine bakıyordu. "Bu kolye yüzünden yıllardır sessizliğe mahkûm kaldı. Onu iyileştirebilecek tek yer Peri Dünyası. Ben yanındayım, ona gözüm gibi bakacağıma söz veriyorum."

​Axel yumruklarını sıktı, devasa cüssesiyle odanın içinde bir aşağı bir yukarı yürüdü. İçindeki o korumacı kurt ve klan lideri, kızını perilerin bölgesine gönderme fikrine direniyordu. Ama Hope’un yüzündeki o umut dolu bakışı görünce o sert gardı bir kez daha yıkıldı.

​Axel gelip önümüzde durdu. Eğilip Hope’un başını okşadı, ardından gözlerini doğrudan gözlerime dikti.

​"Eğer kızıma bir şey olursa Faith... o diyarı başlarına yıkarım. Onu bana iyileşmiş olarak geri getireceksin."

​"Getireceğim," dedim kararlılıkla. "Kendi canım pahasına da olsa Hope’u koruyacağım."

Çaresizce kafasını salladı Axel.

Bella derin bir nefes verip yanımıza yaklaştı. Yüzünde hem bir ayrılığın hüznü hem de Hope’un iyileşecek olmasının rahatlığı vardı.

​"Yolculuk için hemen hazırlıklara başlayalım," dedi Bella, Axel’e bakarak. "Sınıra kadar muhafızlarla eşlik ederiz. Peri Dünyası’nın sınır kapısına ulaştıklarında sadece ikisi geçebilir. Yanlarına en iyi atları ve ihtiyacımız olan azığı hazırlatacağım."

Leon'da öne çıkıp elini Axel’in omzuna koydu. "Axel, Faith doğru söylüyor. Yıllardır bu çocuk o karanlık kilitli zihinde hapsolmuştu. Şimdi önünde bir kapı açıldı, bu şansı ondan alamayız. Faith ona bakacaktır."

​Axel derin bir nefes verdi, göğsü öfke ve endişeyle kalkıp iniyordu. Sert baş sallayışıyla kardeşlerini onayladı. Sonra tekrar bana döndü, aramızdaki mesafe sadece bir adımdı. Devasa cüssesi üzerime gölge düşürse de bu kez o gölgede beni ve kızını koruyan bir güç vardı.

​"Yarın sabah gün doğarken yola çıkıyorsunuz," dedi Axel, sesi pes ve emreden bir tondaydı. "Sınıra kadar bizzat ben ve Leon eşlik edeceğiz. Sınır kapısından ötesi sizin sorumluluğunuzda Faith. Liyan Diyarı'na ulaştığınızda haberci kuş göndereceksiniz."

​"Anlaşıldı," dedim, bakışlarımı bir milim bile kaçırmadan. "Gözün arkada kalmasın."

Bella, Peri Dünyası'nın serin iklimine uygun kıyafetler, şifalı otlar ve azık çantaları hazırladı. Hope bütün gün yanımda bir gölge gibi gezindi, heyecanla ve biraz da yabancı bir diyara gitmenin ürkekliğiyle elimi hiç bırakmadı. Max bile bir şeylerin değişeceğini hissetmiş gibi peşimizden ayrılmıyordu.

​Gece olduğunda Hope’u yatağına yatırdım. Çok geçmeden nefesi düzene girdi ve derin bir uykuya daldı. Ben ise pencerenin kenarına oturup dışarıdaki zifiri karanlığa izledim.

​Kendi klanım tarafından reddedilmiş, sürgün edilmiş bir yarı periydim... Ama şimdi kucağımda küçük bir çocuğun kaderiyle, annemin soyunun geldiği o efsanevi Lilyum Diyarı’na doğru bir yolculuğa çıkıyordum.

Orada büyük anne ve babası olacağı için rahatdı Axel, bana güvenmiyordu...