6

Gözlerimi yavaşça açtim, başım çok ağrıyordu...
Nerede olduğumu anlamak için etrafa baktım. Ne olmuştu bana, neredeydim ben? Vücudum üşümüyordu artık, aksine sımsıcaktım. Yatağın yumuşaklığı ve şöminenin sıcaklığı beni sarmalamıştı.
Yatağın kenarında oturan Hope, uyandığımı görünce rahatlamış bir ifadeyle bana gülümsedi. Hope'e baktıktan sonra gözüme odanın kapısında heybetli bir şekilde duran Axel Keyl gitti, kollarını göğsünde kavuşturmuş, keskin bakışlarıyla beni süzüyordu.
"Uyandın Fatih sonunda" diye sevinçle sarıldı Hope.
Bende sarsılmasına karşılık verdim ve gülümsedim. Hope’un boynuma sarılan minik kolları ve kokusu, başımın zonklamasını bir an olsun hafifletmişti. Onu incitmekten korkarak usulca sırtını sıvazladım. Ancak gözlerim hâlâ kapının eşiğinde bir heykel gibi dikilen Axel Keyl’deydi.
"Uyandım güzelim ama ne oldu bana? neden burdayim?"
Hope sarılmayı bırakıp geri çekildiğinde, küçük elleriyle yorganın kenarını tuttu. Bana kaygılı ama şefkat dolu gözlerle bakıyordu. Sorum odadaki sıcak havayı bir anda ciddileştirmişti.
Axel, kollarını çözmeden ağır adımlarla yatağa doğru birkaç adım attı. Devasa cüssesi şöminenin ışığını arkasına alıyor, odada ürkütücü bir gölge yaratıyordu. Bakışlarındaki şüphe ve sertlik hiç azalmamıştı.
"Kapının önünde aniden bayıldın," dedi Axel, sesi odanın ahşap duvarlarında yankılanarak. "Şifacım seni muayene etti. Hiç bir şey yemediğin için vücudunun tamamen bitkin düştüğünü, aşırı soğuk ve yorgunluktan bilincini kaybettiğini söyledi."
Kafamı salladım "evet dünden beri açım ve yoldayım" dedim utanarak. İçeriye biri girdi, gözü bana kaydı sonra Axel'e baktı "efendim sofra hazır geçebilirsiniz".
"Tamam! çekilebilirsin" diye kükredi adeta. Sert ve kuralı bir lider olduğu çok belli oluyordu. Görevli odadan nasıl çıktığını şaşırdı ve aceleyle gitti.
Axel bana döndü, "burada mi yersin yoksa sofrada mi?"
"Lütfen bizimle ye Faith" dedi Hope. Hope'e gülümsedim ve Axel'e döndüm. "Sorun olmasa size eşlik edeyim".
"Sorun olmaz, hadi o zaman". Kafamı salladım ve doğruldum, üstüme baktım yeni bir elbise vardı. Kim giydirmişti ki bunu bana?
Axel, kendime baktığımı görünce, söze girdi. "Kız kardeşim Bella yardımcı oldu kıyafetlerine, üstündekiler ıslak ve kirliydi".
"Anladım teşekkür ederim" dedim.
Ayağa kalktım ve Hope elime uzandi, birlikte Axel'i takip edip yemek salonuna geçtik. Etrafı hem inceliyordum hemde yürüyordum.
Birden Axel durdu, birden bizde durduk. Max kuyruk salıya salıya peşimizden geliyordu. Biz durunca oda durdu. Axel arkasını döndü bize sonra Max'a baktı.
"Geldik, hadi geçin" dedi eliyle içeriyi göstererek. Axel'e bakıp kafamı salladım ve içeriye adım attım. Masada bir sürü kişi vardı, pannikle Axel'e baktım. "Çok kalabalık ben rahatsız etmeyin" diye çıkıyordum ki yakamdan tuttu ve sandalye attı beni vahşi adam.
Axel’in beni sandalyeye adeta fırlatmasıyla çıkardığım ses, zaten sessiz olan salonda yankılandı. Boğazımdan hafif bir inilti kaçtı, başımdaki ağrı bu ani hareketle tekrar zonkladı. Utanç ve şaşkınlıkla karışık bir öfkeyle Axel’e baktım ama o, sanki sıradan bir eşyayı yerine koymuş gibi rahattı.
Devasa masanın etrafındaki düzinelerce çift göz, bir anda üzerime kilitlendi. Merak, şüphe, hatta bazı yüzlerde açık bir düşmanlık okuyordum. Boğazım düğümlendi, ellerim masanın altındaki yeni elbisemin kumaşını sıktı. Burası, ayılıp bayıldığım o sıcak odaya hiç benzemiyordu; burası bir kurtlar sofrasıydı.
Axel, masanın başköşesine doğru yürürken, salondaki hava daha da ağırlaştı. Hope, hemen yanımdaki sandalyeye tırmanıp elini tekrar elime koydu. Onun bu küçük, sıcak dokunuşu olmasa, sanırım oracıkta tekrar bayılabilirdim. Max ise Axel’in peşinden gitmek yerine masanın altında ayaklarımın dibine kıvrıldı.
Axel, yerine oturmadan önce buz gibi bakışlarını masadakilerin üzerinde gezdirdi. Kimse nefes almaya bile cesaret edemiyordu.
"Yemekten önce bir açıklama yapmam gerekiyor," dedi Axel, sesi bir fırtına öncesi sessizliği gibiydi. Eliyle beni işaret etti. "Bu, Faith. Yasak Orman'ın sınırında, kızımı ve Max’i bulup geri getiren kişi."
Masada bir uğultu koptu. Fısıldaşmalar, şaşkınlık dolu nida sesleri... "Yasak Orman mı?"
"Nasıl sağ kalmış?" gibi sözler havada uçuşuyordu.
Axel, elini masaya sertçe vurdu. Uğultu anında kesildi.
"Şifacımız, onun sadece açlık ve yorgunluktan bitkin düştüğünü doğruladı," diye devam etti Axel, gözlerini doğrudan benim üzerime dikerek. "Ancak, klanımızın kuralları bellidir. Bir yabancı, hele ki Yasak Orman'ın gölgesinden gelen bir yabancı, her zaman şüphe uyandırır."
O sırada masanın diğer ucundan, Axel’e benzeyen ama daha ince hatlara sahip, sert bakışlı bir kadın ayağa kalktı. Bu, Bella olmalıydı.
"Ağabey," dedi Bella, sesi soğuk ve mesafeliydi. "Kızımızı kurtardığı için ona minnettarız, evet. Ama kurallar çiğnenemez. Şifacının teşhisi ne olursa olsun, bir yabancının klanımızın kalbine bu kadar kolay girmesi doğru değil."
Axel, kız kardeşine baktı. Aralarında sessiz bir güç savaşı geçiyordu sanki.
"Bella, kuralları bana hatırlatmana gerek yok," dedi Axel, sesi daha da derinleşti. "Faith, klanımızın misafiridir. En azından, kim olduğu ve neden orada olduğu tam olarak anlaşılana kadar."
Bana döndü. Bakışlarındaki şüphe, yerini daha karmaşık bir ifadeye bırakmıştı.
"Şimdi, Faith," dedi Axel, "Bize anlat bakalım. Yasak Orman'ın sınırında ne işin vardı? Ve daha da önemlisi... Sen kimsin?"