GÜMÜŞ VE MÜHÜR
GÜMÜŞ VE MÜHÜR
Bölüm 1 — Keşke Her Şey Bu Kadar Basit Olsaydı
Hermione Granger, annesinin sesini duyduğunda yorganı başına kadar çekti.
“Hermione, hadi kızım! Kahvaltı soğuyor!”
“Geliyorum!”
Bir dakika sonra aynı ses yeniden duyuldu.
“Hermione!”
“Tamam, anne!”
Yataktan kalkarken kendi kendine söylendi.
“İnsan bir kere de inanır.”
Üzerine rahat bir kazak geçirip saçlarını taramaya çalıştı. Saçları her zamanki gibi istediği gibi durmuyordu. Birkaç kez daha denedi, sonunda pes edip aşağı indi.
Babası masada gazetesini okuyordu. Annesi tabakları yerleştirirken kızına baktı.
“Bugün kitapçıya gidecektin, değil mi?”
Hermione hemen sandalyesine oturdu.
“Evet. Birkaç kitap alacağım.”
Babası gazetenin üzerinden baktı.
“Geçen sefer de birkaç kitap alacağını söylemiştin.”
“Bu sefer gerçekten birkaç tane alacağım.”
“Geçen sefer de öyle demiştin.”
Hermione gözlerini devirdi. Annesi gülmemek için başını önüne eğdi.
“Peki, kaç kitap almayı düşünüyorsun?” diye sordu babası.
“Daha bilmiyorum. Önce bakmam gerekiyor.”
“Tabii. Kitapların kendiliğinden çantana girmediğini biliyoruz.”
Hermione gülümsedi.
Kahvaltıdan sonra odasına çıkıp çantasını hazırladı. Defterlerini yerleştirirken bir kâğıt yere düştü. Eğilip aldı.
Kâğıt neredeyse bomboştu. Yalnızca köşesinde ince çizgilerle çizilmiş küçük bir daire vardı. Ortasından geçen iki çizgi, eski bir mührü andırıyordu.
Hermione kaşlarını çattı.
“Ben bunu ne zaman çizdim?”
Bir süre kâğıda baktı. Hatırlayamıyordu. Belki ders çalışırken karalamıştı. Çok da önemli değildi.
Kâğıdı defterinin arasına koyup çantasını kapattı.
Kapıdan çıkarken annesi arkasından seslendi.
“Şemsiyeni aldın mı?”
Hermione durdu.
“Yağmur yağmıyor ki.”
“Çantana koysan bir şey olmaz.”
Hermione annesine baktı, sonra şemsiyeyi alıp çantasına yerleştirdi.
“Tamam, aldım.”
Kitapçıya vardığında kendini rafların arasında bulması uzun sürmedi. Bir kitaba göz atarken başka bir kitap dikkatini çekiyor, onu incelerken bir başkası karşısına çıkıyordu. Bir süre sonra elinde üç kitapla kasaya yöneldi.
Dışarı çıktığında hava değişmişti. Yağmur ince ince yağıyordu.
Hermione çantasından şemsiyesini çıkardı.
“Anne, bu sefer haklıydın.”
Şemsiyesini açıp eve doğru yürüdü. Eve vardığında ayakkabılarını kapının önünde çıkardı ve aldığı kitapları masaya bıraktı.
Annesi mutfaktan seslendi.
“Nasıl geçti?”
“Güzeldi. Aradığım kitabı bulamadım ama bunları aldım.”
“Demek bir dahaki sefere yine gideceksin.”
Hermione gülümseyerek başını salladı.
Akşam yemeğinden sonra odasına çekildi. Yeni kitaplarından birini açıp okumaya başladı. Birkaç sayfa sonra gözleri kapanmaya başladı. Kitabı kapatıp komodinin üzerine bıraktı.
Tam ışığı söndürecekken sabah bulduğu kâğıt aklına geldi.
Defterini açıp kâğıdı çıkarmayı düşündü. Sonra vazgeçti.
“Yarın bakarım.”
Işığı söndürüp yatağına uzandı. Birkaç dakika içinde uykuya daldı.
Kâğıt, defterinin arasında unutulmuştu.
Burrow’da sabahın sessiz geçmesi zaten beklenemezdi.
Ron Weasley, kapısının önünden gelen kahkahalarla uyandı. Yorganı başından çektiğinde Fred ile George’un koridorda fısıldaştığını duydu.
“Kesin yine bir şey yaptılar,” diye mırıldandı.
Yataktan kalkıp ayakkabısını giydiği anda içinden bir şey zıplayarak çıktı.
Ron olduğu yerde dondu.
Sonra koridordan kahkahalar yükseldi.
“FRED! GEORGE!”
“Günaydın, Ron!” diye seslendi Fred.
“Güne güzel başladın, değil mi?” diye ekledi George.
Ron kapıya fırladı ama ikisi de çoktan merdivenlerden aşağı kaçmıştı.
“Bir gün sizi yakalayacağım!”
“Önce ayakkabını kurtar!” diye bağırdı Fred.
Ron ayakkabısının içindeki oyuncak kurbağayı çıkardı. Bir süre ona baktı, sonra yatağın üzerine bıraktı.
“Çocuk gibiler.”
Bunu söylerken kendisinin de yalnızca bir yaş küçük olduğunu unutmuş gibiydi.
Aşağı indiğinde mutfak her zamanki gibi kalabalıktı. Molly kahvaltıyı hazırlıyor, Percy masada bir şeyler okuyor, Ginny de sessizce ekmeğine reçel sürüyordu.
Arthur Weasley ise masanın köşesinde eski bir pusulayla uğraşıyordu.
Ron babasının yanına yaklaştı.
“Yine neye bakıyorsun?”
Arthur gözlerini pusuladan ayırmadı.
“Şuna bir bak. İbre durmadan yön değiştiriyor.”
“Belki bozuktur.”
“Olabilir,” dedi Arthur. “Ama neden bozulduğunu anlamak daha ilginç.”
Ron başını salladı. Babasının Muggle eşyalarına duyduğu merak karşısında söyleyecek bir şeyi yoktu.
Molly, Ron’un önüne bir tabak koydu.
“Önce kahvaltını yap. Sonra eşyalarını kontrol edersin.”
“Kontrol ettim zaten.”
“Gerçekten mi?”
Ron kısa bir süre sustu.
“Bir kısmını.”
Molly ellerini beline koydu.
“Ronald!”
“Tamam! Kahvaltıdan sonra bitireceğim.”
Fred ile George birbirlerine bakıp sırıttılar.
“Bu sefer inanmış gibi yapalım mı?” diye fısıldadı George.
“Bence hiç zahmet etmeyelim,” dedi Fred.
Ron onlara ters ters baktı.
Kahvaltıdan sonra odasına döndü ve sandığının kapağını açtı. Kitaplarını, kıyafetlerini ve okulda ihtiyaç duyacağı diğer eşyaları kontrol etmeye başladı.
Hogwarts’a gitmesine az kalmıştı.
Bunu düşündüğünde içi kıpır kıpır oluyordu. Bir yandan yeni bir yerde yaşayacak, büyü öğrenecek ve Quidditch oynayacaktı. Öte yandan ağabeylerinin anlattıkları yüzünden okulun nasıl olacağını tam olarak kestiremiyordu.
Hem herkesin onu yalnızca Ron olarak tanımasını istiyordu. Bill gibi başarılı, Percy gibi düzenli ya da Fred ve George gibi herkesin dikkatini çeken biri olmak zorunda değildi.
Kendi yolunu bulabilirdi.
Sandığının kapağını kapatıp yatağına oturdu. Aşağıdan annesinin sesi geldi.
“Ron! Şu sandığı da kapat artık, odanın her yeri dağılmış!”
Ron etrafına baktı.
“Dağılmış değil, düzenli dağılmış!”
Koridordan Fred’in kahkahası duyuldu.
Ron gülümsemeden edemedi.
Burrow’da sıradan bir gün daha başlamıştı.
Malfoy Malikanesi’nde ise sabahlar çok daha sessizdi.
Draco Malfoy, pencerenin önünde durmuş bahçeye bakıyordu. Her şey düzenliydi. Çimler kesilmiş, yollar temizlenmiş, heykellerin üzerindeki en ufak kir bile silinmişti.
Babası evdeki her şeyin böyle olmasını isterdi.
Draco arkasından gelen ayak seslerini duyunca döndü.
Lucius Malfoy kapının önünde duruyordu.
“Yine erken kalkmışsın.”
“Uyuyamadım.”
“Neden?”
Draco cevap vermeden önce kısa bir süre düşündü.
Gece yine o sesi duymuştu. Alt kattan gelen, metalin taş zemine sürtünmesini andıran bir sesti. Birkaç saniye sürmüş, sonra aniden kesilmişti.
Bunu babasına anlatmak istiyordu ama daha önce sorduğu soruların nasıl sonuçlandığını hatırlıyordu.
“Bir şey yok,” dedi.
Lucius oğlunu dikkatle süzdü.
“Öyleyse sorun da yoktur.”
Draco başını salladı.
Lucius kapıya yöneldi, fakat çıkmadan önce durdu.
“Bugün odandan uzaklaşma. Yapman gereken bir şey olursa haber verirsin.”
“Peki, baba.”
Kapı kapandığında Draco derin bir nefes aldı.
Biraz sonra annesi içeri girdi. Narcissa elinde bir fincan çay taşıyordu.
“Bunu senin için getirdim.”
“Teşekkür ederim, anne.”
Narcissa fincanı masaya bıraktı. Oğlunun yüzüne baktığında bir şeylerin yolunda gitmediğini anlamıştı.
“İyi uyuyamadın mı?”
“Pek sayılmaz.”
“Yine aynı şey mi?”
Draco gözlerini kaldırdı.
Annesi daha önce de uykusuz kaldığını fark etmişti ama Draco ona geceleri duyduğu seslerden hiç söz etmemişti.
“Bilmiyorum,” dedi.
Narcissa elini oğlunun omzuna koydu.
“Konuşmak istersen buradayım.”
Draco cevap vermedi. Annesinin yanında kendini daha rahat hissediyordu ama onu da endişelendirmek istemiyordu.
Narcissa saçlarını hafifçe okşadıktan sonra odadan çıktı.
Draco fincanı eline aldı. Çayın sıcaklığı avuçlarına yayıldı. Birkaç dakika boyunca pencerenin önünde oturdu.
Sonra bileğinde hafif bir kaşıntı hissetti.
Manşetini sıyırıp baktı. Derisinin üzerinde ince, kırmızı bir iz vardı. Parmağıyla dokunduğunda iz neredeyse kayboldu.
Draco kaşlarını çattı.
Daha önce böyle bir şey görmemişti.
Kapının dışından bir ses geldiğinde hemen kolunu indirdi. Koridor sessizdi. Birkaç saniye bekledi, ardından pencereye döndü.
Bahçenin uzak ucunda bir hareketlilik gördüğünü sandı. Gözlerini kısarak baktı ama ağaçların arasında kimse yoktu.
Belki de yanılmıştı.
Draco fincanını m
Yorumlar
- Ayla Başar: Müthiş annene inat mı yaptın bakalım?
- İkbal Sürücü: Kalemine sağlık canım
- Ötüken Kalemi 00 Kalem: Çok teşekkür ederim canım içi
- Es Es: Emeğine sağlık