Cesaret ve Güven
Ayşe Yıldız
Bunun adı yalancı aşk.
Uzaktan aşk, yakından yalancı.
Zehir gibi, ama tatlı.
Zalim, ama şefkatli.
Bunun adına ne aşk derim,
ne de başka bir şey.
Güneş doğduğu andan itibaren Ali konuşup bana seslenmeye başlamış, bir daha da susmamıştı. Sürekli ismimi söyleyip durmuştu. Elbette ki duymuştum ama umursamamıştım; bir kez olsun aşağıya inmemiştim. Saat 10.00’du.
Şimdi ise aynanın karşısında kahverengi trençkotumu giyiyordum. Üzerimde mavi sıfır kol bir üst, altımda ise aynı renk pantolon vardı. Kahverengi kısa botlarımı da giydikten sonra odamın kapısını açtım. Ali, kafasını sol omzundan direkt bana çevirdi.
"Ayşe!" diyerek sitemle bana bakmaya başladı.
Merdivenleri inip karşısına geçtim.
"Beni duymadın mı? Sabahtan beri sana bağırıyorum," dedi.
"Ne istiyorsun?" dedim.
"Karnım aç, üzerimi değiştirmem lazım, ağrım var, pansuman yapılması lazım ve en önemlisi tuvalet ihtiyacım var," dedi hızlıca konuşarak.
Tam cevap veriyordum ki kapı çaldı. Bir iki adımda yürüyüp kapı kulpunu tuttum ve kapıyı aniden, hızlı bir şekilde açtım. Cem’le göz göze geldim. Beni görünce adımları bir anda geriye gitti. Gülerek, "Beni korkuttun," dedi ve benim konuşmama izin vermeden eve girdi. Yerde hâlâ kurumuş kan vardı ama bu sefer umursamadım.
Kapıyı kapattım. Cem yerdeki kana, ben ise elindeki üstü kapalı borcama bakıyordum.
"Ne getirdin?" dedim.
"Bu kan da neyin nesi?" dedi aynı anda.
"Onu tanımıyorum. Arkadaşım değil, yakın olduğum biri de değil. Gece kapımı çaldı. Kapıyı açtığımda kapının önünde bayılmış hâlde buldum. Hastaneye götürdüm. Daha sonra taburcu olduğunda kimseyi telaşlandırmak istemediğini söyledi. Bende kalabilmek için de yalvardı. Ben de alıp eve getirdim."
Bunları yavaşça, sanki her şey son derece normalmiş gibi anlatıp Cem'e bakıyordum. Cem'in ağzı şaşkınlıktan açık kalmıştı. Ali ise elini alnına vurdu.
"Bize ne getirdin?" diyerek sorumu tekrarladım.
"Dereotlu poğaça yapmıştım," dedi.
Ali hemen elini uzatıp borcamın üstündeki bezi alıp Cem'in yüzüne fırlattı. Cem bezi hızlıca alıp katlayarak, "Afiyet olsun," dedi hiç bozmadan. Ali çoktan ikinci poğaçayı yiyordu.
"Otur istersen," dedim.
Dudaklarını birbirine bastırıp geri geri giderken ellerinin titrediğini fark ettim. İkili koltuğa oturup ellerini bacaklarının arasına aldı.
"Bir içkiye ihtiyacın var gibi duruyor," dedim.
Başını salladı. Buzdolabına ilerleyip kapağını açtım.
Cam birayı elime alıp Cem'e baktım.
"Kutu bira varsa ondan alayım," dedi.
Buzdolabına baktım, vardı. Cam şişeyi bırakıp kutu birayı alarak buzdolabının kapağını kapattım. Kutu birayı Cem'e uzatıp verdim. Alıp hemen açıp içmeye başladı. Ali'nin yanında durduğumda ise o da bütün poğaçaları bitirmiş, borcamı bana uzatıyordu.
Boş borcamı hızlıca alıp sehpaya koydum. Cem gözlerini kısarak bana baktı.
"Nasıl bu kadar cesaretlisin? Birbirinizi tanımadan nasıl aynı evde kalabiliyorsunuz?" dedi.
Elimle Ali’yi işaret ederek, "Kendisi eski polis olmasa dahi merak etme, kendimi nasıl korumam gerektiğini biliyorum," dedim Ali'nin gözlerinin içine bakarak.
Ali yutkunarak Cem'e döndü, "Poğaça için teşekkür ederiz," dedi.
Cem baş hareketiyle onayladı ve birasından son yudumu içip ayaklandı.
Tam karşısına geçtim.
"Senin işin yoksa ona bakabilir misin? Benim dışarı çıkmam gerek, işlerim var da," dedim.
"Yani açıkçası, İstemem, kusura bakmayın çünkü beni tedirgin ettiniz. Yine de misafirperverliğiniz için teşekkür ederim," diyip yanımdan hızlıca geçti. Dış kapıyı açıp çıktı.
Ben sağ omzumun üstünden kapıya bakarken Ali bir anda kolumu tutup, "Ya sen hasta mısın? Niye millete bir anda söylüyorsun özelimizi?" dedi.
Ona baktım. Eli kolumdayken ona yaklaşarak boğazını kavradım. Şaşkınlıkla bileğimi sıkmış bana bakıyordu. Boğazını sıkmıyor ama güçlü bir kuvvet uyguluyordum.
"Sana söylemiştim, beni tanımıyorsun demiştim. Cem oldukça haklı," dedim.
Bir şey demeden bana bakıyordu. "İstesem şu anda gırtlağına çöker, seni burada öldürürüm. Bu ev benim ve burada yaşadığın sürece ben neyi nasıl istersem o şekilde olacak, anladın mı?" dedim.
Başını hızlıca salladı. Elimi boğazından çekince bir iki kere öksürdü.
Karşıdaki banyoya gidip temizlik malzemesi alacaktım ki Ali'nin sesiyle bir iki adım atıp durdum.
"Madem benden korkmuyorsun, neden gece kapını kilitliyorsun?" dedi.
Ona bakmadan banyo kapısının kulpunu tutup, "Çünkü seni öldürecek kadar cesurum ama sana güvenecek kadar aptal değilim," deyip banyo kapısını açtım. Kovayı soğuk suyla doldurdum.
Dolaptan önce bir çift siyah eldiven aldım; daha sonra temizlik bezi, yüzey temizleyicisi ve kağıt havlu aldım. Kova dolunca suyu kapatıp banyodan çıktım. Kapıya yakın bir yerde kovayı ve diğer malzemeleri bıraktım. Trençkotumu çıkarıp eldivenleri giydim. Ali bana bakarak alayla konuştu:
"Tam teçhizatlı gelmişsin."
Ona aldırmadan dizlerimin üzerine eğildim. Ev kan kokuyordu. Elimle dokundum, kan tamamen kurumuştu. Sesli bir nefes verip Ali'ye baktım ama o bana göz kırpıp, "Yaşayacak mı doktor?" deyip kendi esprisine güldü.
Kağıt havludan iki parça alıp kurumuş kanın gevşek parçalarını topladım. Bezi soğuk suyla ıslatıp sıktım, yüzey temizleyicisini döküp çıkarmaya başladım. Ali bana dikkat kesilmişti.
"Bir daha kanın evimin herhangi bir yerine damlarsa temizleyen sen olursun," dedim.
"Şu an seni hiç ciddiye alamıyorum," deyip başını arkaya atarak gülmeye devam etti.
Hızlıca bezi defalarca yıkayıp sildim. Kovadaki su tamamen kan olmuştu ama sonunda iz silinmişti. Evde eskisi kadar kötü kokmuyordu. Malzemeleri banyoya götürüp yerleştirdim, ellerimi sabunla birkaç kez yıkadım. Şimdi ev değil, ben kan kokuyordum.
Banyodan çıkıp kapıyı kapattım, Ali'nin önüne geçtim.
Elimi uzatıp "telefonunu ver," dedim.
Cam sehpayı gösterdi gözleriyle. Telefonu açtım ama şifresi vardı.
"Şifren ne?" dedim. Bir şey bulmayı ummuyordum çünkü çoktan silmiştir, yine de bakacaktım.
Bana bakıp yaklaştı. Ben hâlâ olduğum yerde duruyordum, onun için eğilme zahmetinde bulunmadım.
"Kimseye söylemek yok ama," dedi.
Boş bakışlarla ona bakınca duruşunu düzeltip çok önemli bir şey söylüyormuş gibi gururla konuştu: "Attila İlhan’ın doğum tarihi 1925."
Denedim, telefon açılınca ona baktım. "Şiir sever misin?" dedi, "benim en sevdiğim şairdir" deyip gülümsedi dişlerini göstererek.
Bir şey demeden telefonunu kontrol ettim ama hiçbir şey yoktu. Son olarak galerisine girdim.
İki kadın gördüm; biri benden küçük, diğerinin ise yaşı epey büyüktü. Bir tane de adam vardı, ona fotoğrafı gösterdim. Tam konuşacaktı ki bir anda zil çaldı.
Telefonu ona verip kapıyı açtım yavaşça. Karşımda benimle yaşıt olan bir kadın vardı.