Keşfet

Ölümün Tahsilatı

Hüzün Yuvası

Ölümün Tahsilatı

Ayşe Yıldız

Tanrı bana bir kalem verdi, yazmayı öğretmedi.

Tanrı bana denizi verdi, yüzmeyi öğretmedi.

Tanrı bana gökyüzünü verdi, uçmayı öğretmedi.

Tanrı bana rüyaları verdi, gerçeği öğretmedi.

Tanrı bana yaşamı verdi, yaşamayı öğretmedi.

Bir saatlik yolun sonunda, zamanın unuttuğu bir köşede öylece duran terk edilmiş inşaatın önündeydim. Motoru durdurup arabadan indim; kapıyı kilitlediğimin tok sesi, etraftaki derin sessizliği yardı. Acele etmeden, adım adım, adeta zamanı yavaşlatarak binanın loş içine doğru yürüdüm. Dışarıda in cin top oynamıyordu, kimseler yoktu; fakat içeri adım attığım an, buz gibi havanın içinde fısıltılarla kaynayan bir insan seliyle karşılaştım.

Kimseye bakış atmadan, kendimden emin ve sakin adımlarla merdivenleri tırmanmaya başladım. Çevremdekilerin ilgisiz bakışları arasında kimse yolumu kesmeye ya da beni durdurmaya yeltenmedi. Koridorun sonundan sola döndüğümde, karanlık bir gölge gibi dikilen siyah demir kapı ve önünde nöbet tutan iki adam görüş alanıma girdi.

​"İlyas’la görüşeceğim," dedim.

​Adam, buz gibi bir ses tonuyla süzdü beni. "Geleceğinizden haberi var mı?"

​"Yok," dedim.

​Elim o an cebimdeki silahın kabzasını kavradı.

"...ama şimdi olacak."

​Sözüm biter bitmez saniyeler durdu; tetiği çekip adamı şakağından vurdum.

Diğer adam daha silahına davranmaya fırsat bile bulamadan, ikinci kurşun onun da göğsüne saplandı.

İkisi de neye uğradığını anlayamadan yere serildi.

Silah seslerinin yankısı henüz koridorda sönmemişti ki, içeriden gelen telaşlı adım sesleri kulaklarımı doldurdu.

Birkaç saniye sonra, o tanıdık ve tehditkâr ses bu kez kapının arkasından, daha da net bir şekilde duyuldu:

​"Ne oluyor? Kim var orada?!"

​Beklemeye niyetim yoktu. Var gücümle yüklendiğim siyah demir kapıyı hızla açıp içeri daldım; elimdeki silahı doğrudan İlyas'ın şaşkınlıkla açılmış gözlerine hedefledim.

​Yüzümde buz gibi bir tebessümle, "Merhaba," dedim. "Ben geldim."

Karşısında bir adam duruyordu. Bakışlarından ortaklarından biri olduğu anlaşılıyordu. Tek kelime etmeden ellerini yavaşça başının üzerine koydu. Ben gözlerimi ondan alamamışken kapı gürültüyle açıldı ve içeriye birkaç adam daha girdi.

Hızlıca İlyas'ın yanına yürüdüm. Hâlâ koltuğunda oturuyordu.

"Kalk ayağa" dedim.

Hiç itiraz etmeden kalktı. Kolumu boynuna dolayıp namluyu şakağına dayadım. O sırada oda tamamen İlyas'ın adamlarıyla dolmuştu.

"Ellerini kaldır" dedim İlyas'a. Kaldırmayınca adamlarından birini alnının çatından vurdum. Adamlar bize doğru daha da yaklaşırken bağırdım.

"Ellerini havaya kaldır!"

Bu sefer kaldırdı.

"Ne istiyorsun benden? Biz böyle anlaşmamıştık."

Başımı salladım.

"Evet, böyle anlaşmamıştık. Ben istediğim zaman adamı öldürecektim, sen de anında paramı yatıracaktın" dedim.

İlyas alayla güldü.

"Burası benim dünyam ve benim dediğim olur" dedi.

"İyi o zaman Azrail'in sana uğrama zamanı gelmiş. Elçisi de benim" deyip boynunu daha çok sıktım. Elleri koluma uzanıp tuttu.

"Çek elini. Yoksa önce başın değil, uzuvların gövdenden ayrılır" dedim. Anında elini çekti.

"Bütün bu tantana bunun için mi?" dedi.

Ona cevap vermeden karşımızda bana silah doğrultmuş, tahmini yirmi kadar adama baktım.

"Şimdi hepiniz teker teker birbirinizi vuruyorsunuz. Herhangi bir ters hareketinizi görürsem patronunuzun kellesini önünüzde görürsünüz" dedim.

Herkes şaşkınca İlyas'a baktı. Herkesi öyle bir ablukaya almıştım ki herkesin gözünde ne kadar ciddi olduğumu görebiliyordum.

İlyas başını salladı.

"Yapın" dedi. Kısa bir nefes verip emri verdi. "Vurun birbirinizi."

Bunu dedikten sonra adamlar hiç düşünmeden birbirlerini vurdular. Yerde ölü adamlar ve onların kanları vardı. Silahlardan bazıları odanın etrafına dağılmış, bazıları hâlâ ölü adamların elindeydi. Herkesin öldüğünden emin olduktan sonra İlyas'ı bıraktım. Koltuğuna yığılarak öksürmeye başladı.

Karşıdaki adam dehşet içinde bana bakıyordu. Silahı ona kaldırınca hemen gözünü kaçırıp başını önüne eğdi. İlyas boğazını tutarak konuştu.

"Manyak mısın sen? Paranı vermedik diye bu yapılır mı?" dedi.

"Seni uyarmıştım. Kimseye benzemem demiştim" dedim. Silahı belime yerleştirip ellerimi kabanımın cebine koydum.

"Şimdi eve gidiyorum. Eğer bugün içinde parayı yine göndermezsen sıra ortaklarına gelir" dedim ve yerdeki ölü adamlara basarak kapıya doğru yürüdüm. Yine kabanım kan olmuştu. Ayakkabım ve pantolonumun paçaları da kana bulanmıştı. İlyas'ın başını salladığını gördüm. Kapıyı açıp İlyas'a döndüm.

"Bu mezarlık için kusura bakmayacaksın artık" deyip kapıyı çarpıp çıktım. Merdivenlerden inerken etrafı kontrol ettim, kimse görünmüyordu.

İnşaattan çıkıp arabama bindim, arabayı çalıştırıp sürmeye başladım. Ali yine kıyafetleri görüp boş sorular sormaya başlayacaktı.

Yorumlar

  • Tc. Halil: zamanın getirdiği sorulara ilan edersin sen değil mi?
  • Filiz Çetin: biraz daha ileri bir geçiş olurdu bu zulmdü bana anladım ya
  • Aslı Kılıç: sadece yılların geçen sadece can sıkıntısı gibi görünmesi kalmamalı
  • Duygu Oral: @medine3507 merhaba dediğin ses bence zor ışıkta unutulmaz ki
  • Ebru Hazar: Bu yazıda yalnız senin tercihlerinin paslı olduğunu anladım
  • Eda Vural: bir noktada sayılarda azalarak artan hayat hangisiyle tokuşmayı ister ki!
  • Aylin Gür: sana bir sözü de en güzeli die tavsiye ederim tuhaf bir şey olsa da