Keşfet

Soluk Siyah

Hüzün Yuvası

Ayşe Yıldız

Yağmurlar diner,

Gözyaşları biter,

Ve dünya döner.

Ama kader değişmez.

Sonunda sokağa girip arabayı durdurduğumda, ciğerlerime derin bir nefes çektim. Yolculuk boyunca çıtını bile çıkarmamıştı. Çünkü biliyordu; eğer susmazsa onu arabadan gözümü kırpmadan atacağımı söylemiştim. Blöf yapmadığımı anlamış olacak ki yol bitene kadar çenesini kapalı tutmayı başarmıştı.

Arabadan inip onun tarafına geçtim. Bakışlarını üzerime dikmiş, sessizce beni izliyordu. Kapısını açarken gözlerim kısa bir an etrafta dolaştı; sokak ıssız, kimse yoktu. Bir anda kolumu kavrayan el ile ona döndüm. Koluma tutunup doğrulmaya çalışıyordu. Fazla düşünmeden omzundan itip onu koltuğa geri itekledim. Çok da zorlanmamıştım; zaten acıdan kıvranacak durumdaydı.

"Biraz yavaş olur musun?" diye inledi.

"Bir daha sakın bana dokunma," dedim soğuk bir sesle.

Etrafa tekrar göz gezdirdim; hava iyiden iyiye kararmaya başlamıştı.

"Kime bakıyorsun sen?" diye sordu pürüzlü bir sesle.

"Bize yardım edecek birine. Kazık kadar adamsın, seni içeri kadar ben mi taşıyacağım?"

"Ben kendim inip yürüyebilirim," dedi ters bir edayla.

"İyi o zaman," dedim kaşlarımı kaldırarak. "Niye başka yere gitmedin de benden yardım istedin?"

Sorduğum soruyla birlikte dudaklarını birbirine bastırdı ve tek bir kelime dahi edemedi.

Etraftaki evlere bakınırken gözüm çöpün yanındaki adama takıldı. "Bakabilir misiniz?" diye seslendim ama duymamazlıktan mı geldi yoksa gerçekten mi işitmedi bilmiyorum.

Biraz daha yaklaşarak, "Bakar mısınız lütfen!" diye bağırdım.

Elindekini çöp kutusuna atıp sakin adımlarla bana doğru ilerledi. "Buyurun?"

"Evim şu sokağın sonunda," diyerek ileriyi gösterdim. "Yanımdaki arkadaşım hastaneden yeni çıktı, hareket edecek durumda değil. Eve kadar taşımama yardım eder misiniz?"

Adamı çaktırmadan baştan aşağı süzmüştüm; gayet kalıplı ve kaslıydı, yardım etmek isterse hiç zorlanmazdı.

"Elbette, yardımcı olayım," deyince birlikte hızlı adımlarla arabanın yanına döndük.

Ali’nin gözleri üzerimizde dolaşırken, adam uzanıp elini Ali'ye doğru uzattı. "Geçmiş olsun. Ben Cem, Cem Aslan."

Ali, isteksizce uzatılan eli sıktı. "Ali Toprak. Memnun oldum."

Adam bakışlarını bu kez bana çevirdi. Bakışlarındaki merakı fark edip, "Ayşe Yıldız," diye ekledim.

"Benim de evim sondan ikinci yerde, yani komşuyuz," dedi dişlerinin arasından gülümseyerek.

Başımı onaylar anlamda salladım. Cem, bir elini Ali'nin ensesinin altından, diğerini ise bacaklarının altından geçirip onu kucağına aldı. Ali bu durumdan hiç hoşnut olmasa da çaresizce kollarını Cem'in boynuna sarmak zorunda kaldı. Onlar önden eve doğru ilerlerken ben de arabanın kapısını kapatıp arkalarından yürümeye başladım.

Eve vardığımızda önlerine geçip bahçe kapısını ardına kadar açtım. Adımlarımı hızlandırıp dış kapıyı da açtığım an, zemin üzerindeki koyu kan lekesini gördüm. Kimsenin dikkatini çekmemek adına ışıklara dokunmadım. Cem, kucağında taşıdığı Ali'yi salondaki ikili koltuğa dikkatli ve yavaş bir şekilde yerleştirdi.

Ali hafif bir iniltiyle başını koltuktaki yastığa gömdü. Cem’e dönüp elimi uzatarak, "Çok teşekkür ederim," dedim.

Elimi sıkıp, "Lafı bile olmaz," diye karşılık verdi ve dışarı adım attı. Ben de arkasından kapının önüne geçip elimi kapı kasasına dayadım. Tam yan tarafımızdaki evi gösterip, "Bir ara kahveye beklerim komşum," dedi yüzündeki tebessümle.

Başımı hafifçe sallayarak onu onayladım. Gidişinin ardından kapıyı kapatır kapatmaz düğmeye basıp ışıkları yaktım. Parlak ışıkla birlikte Ali, gözlerini kırpıştırarak bakışlarını bana dikti.

Ellerimi cebime sokup doğrudan ona bakmaya başladım. Ne olduğunu anlamaya çalışarak başını "Ne var?" dercesine salladı. Gözlerimle yeri işaret ederek, "Bu kurumuş kan senin," dedim.

Evin içine ağır, keskin bir kan kokusu hâkimdi. Zemin üzerindeki kurumuş kan lekesine basarak mutfağa geçtim. Bıçak standından en keskin, sivri uçlu bıçağı çekip aldım ve tekrar Ali’nin karşısına dikildim. Bir elim hâlâ cebimdeydi.

"Fark ettin mi?" dedi titrek, zayıf bir sesle. "İsimlerimiz ne kadar uyumlu..."

Tek bir kelime etmeden başımı sallayarak onu onayladım. Bu tepkisizliğim onu daha da ürpertti.

"Polistin, değil mi sen?"

Üzerine doğru eğilip elimdeki bıçağı doğrudan boynuna yasladım. İstesem tek bir hamlede boğazını kesebilirdim. Korkuyla başını salladı. "Evet..." dedi nefesten ibaret bir sesle. "Ama eski polisim ben."

"Ne zamandan beri?" diye sordum. Bakışlarım hâlâ boynuna dayadığım bıçağın üzerindeydi.

"O gün... Son günümdü," dedi zorlukla.

Başımı hafifçe salladım. "Neden bıraktın?"

Yutkunmaya çalıştı ancak bu hamlesiyle bıçağın sivri ucunu teninde daha derin hissetti. "Ailemle daha fazla vakit geçirmek istedim," deyince bakışlarımı doğrudan gözlerine diktim.

Cebimdeki diğer elimi çıkarıp ensesindeki saçları sıkıca kavrayarak geriye doğru çektim. Acıyla inledi fakat ne bir hamle yapabildi ne de karşı koyabildi.

"Söylediklerinin tek bir kelimesine dahi inanmıyorum, Ali," dedim dişlerimin arasından, tıslar gibi bir sesle. "Seni burada misafir edeceğim. İyileştiğinde ise bir daha asla karşıma çıkmayacaksın."

Boğazını temizleyip kısık bir sesle konuştu. "Belki de... Sen beni bırakmak istemezsin?"

Söylediklerini zerre umursamadan, "Yanlış tek bir hareketini hissedersem, yerdeki kan izleri silinmeden yenilerini akıtırım. Anladın mı?" dedim kaşlarımı kaldırarak.

Başını hızla onaylar anlamda sallamaya çalıştı. Hiç beklemediği bir anda onu sertçe silkip geriye doğru çekildim.

"Ne ilacın var ne de pansuman malzemen. Uyu burada, gece gece seninle uğraşamam. Yarın bir çaresine bakarız," dedim.

"Ama böyle yatamam ki..." dedi zayıf bir sesle.

"Yatma o zaman, beni ilgilendirmiyor," diyerek kestirip attım. "Sesini duyarsam nefesini keserim."

Elimdeki bıçağı karnının üzerine bıraktım. Merdivenlere doğru adımlayacakken arkamdan seslendi:

"Bari kanı temizle... Kokuyor."

Tek bir kelime dahi etmeden arkamı dönüp odama geçtim.