Yirmi Dört Saat
Ayşe Yıldız
Hiçbir lütuf cezasız bırakılmaz.
Özel hastane odasında, sabaha kadar başucunda beklemiştim. Ameliyattan çıkalı henüz bir ya da iki saat oluyordu. Doktorlar son kez gelip durumunu kontrol etmiş, "Birazdan uyanmasını bekliyoruz," diyerek ayrılmışlardı odadan. Hemen öncesinde, damar yolundan son bir ilaç daha vermişlerdi.
Saat sabah 10'du ve ben gözümü bile kırpmamıştım. Başımı sandalyenin arkalığına yaslayıp gözlerimi yorgunlukla kapattım. Doktorlar ailesine haber vermemiz gerektiğini söyleseler de buna izin vermemiştim. Henüz karşımdaki bu adamın kim olduğunu bile çözememişken, bir de ailesiyle uğraşamazdım.
Kulağıma mırıltılar geliyordu ama gözlerimi açmaya üşendim. Derken, odada aniden bir öksürük sesi yankılandı.
"Pamuk Prenses?"
Tek gözümü araladım. Karşımdaki adam gözlerini açmış, doğrudan bana bakıyordu. Gözümü tekrar kapattım.
"Yoksa Anna mı?"
Derin bir nefes verip gözlerimi tamamen açtım. Oturduğum yerde doğrulup ona baktım.
"Sonunda uyandın," dedim.
Gözlerini yüzümde gezdirdi. Bakışlarındaki merakla sonunda konuştu:
"Adın ne? Yoksa sana bildiğim bütün prenses isimleriyle mi sesleneyim?"
"Rüyanda prensesleri mi görüyordun?" dedim soğuk bir sesle.
"Hayır," dedi hafifçe gülümseyerek. "Seni bir prensese benzettim."
Ayağa kalktığım an yüzündeki gülüş bıçak gibi kesildi. Gözlerinin içine bakarak, "Ben o masalların kötü karakteriyim," dedim.
Arkamı dönüp gidecekken içeri doktorun girmesiyle derin bir nefes aldım. Kimsenin duymasını umursamadan, "Sonunda..." diye mırıldandım.
Doktor ortamdaki gerginliği bozuntuya vermemeye çalışarak tebessüm etti. "Hastamız nasıl?"
Oturduğum yere geri geçip adama baktım.
"İyiyim," dedi adam, sesindeki pürüzü gizlemeye çalışarak.
Doktor derin bir nefes alıp dosyasına kısa bir göz attıktan sonra konuşmaya başladı: "Öncelikle, vücudunuzdan bir kurşun çıkardık ve ameliyatınız yaklaşık üç saat sürdü. Tedbir amaçlı sizi 24 saat gözlem altında tutacağız, ardından taburcu edebiliriz." Bir an duraksayıp doğrudan adamın gözlerinin içine baktı. "Olanları hatırlıyor musunuz?"
"Hayır," dedi adam hiç düşünmeden.
Doktor daha fazla ısrar etmenin faydasız olduğunu anlamış gibi, "Pekala, geçmiş olsun," deyip başıyla selam vererek odadan çıktı.
Yatağında hafifçe kıpırdanıp bana baktı ve göz kırptı. "Adın ne?"
Koltuğuma iyice yaslanıp onu süzdüm. Karnında taze bir pansuman, kolunda ise ağır ağır akan serum vardı.
"Ayşe Yıldız," dedim hiç düşünmeden.
Dudaklarını hafifçe büktü. "Ali Toprak."
Bakışlarımı bir an bile üzerinden çekmeden, "Ne istiyorsun?" diye sordum.
Kaşlarını çattı. "Anlamadım?"
"Kapıma niye geldin?"
Güçlükle yutkundu. "En yakın eve kendimi attım..."
Başka bir şey demedim. Bakışlarımı ondan çekip tam karşımdaki pencereden dışarıya, gri gökyüzüne bakmaya başladım.
"Teşekkür ederim," dedi sessizce.
Ona bakmadan, "Neden?" diye sordum.
"Beni kurtardığın için."
"Önemli değil," deyip oturduğum yerden kalktım. "Doktora aileni aramasını söyleyeceğim."
Tam arkamı dönüp gidecekken el bileğimi tuttu.
Bakışlarım anında tuttuğu bileğime kaydı. Sıkı tutmamıştı ama varlığı oradaydı.
"Ailemden kimsenin haberi olsun istemiyorum," dedi.
Ama ben onu dinlemiyordum; gözlerim hâlâ bileğimi kavrayan elindeydi.
"Zaten 24 saatimiz kaldı... O zamana kadar yanımda durur musun?" dedi. Sesinde neredeyse yalvaran bir ton vardı.
Ben ise hiçbir şey söylemeden sessizce bileğime bakmaya devam ediyordum. Benim baktığım yere onun da gözleri kayınca, yakalanmış gibi anında bileğimi bıraktı.
"Özür dilerim," diye mırıldandı hafifçe geri çekilerek.
Ellerimi kabanımın ceplerine sokup mesafemi yeniden koruma altına aldım ve boş gözlerle doğrudan ona baktım.
"İşim var, bir arkadaşını çağır," dedim kestirip atarak.
"Kimseyi endişelendirmek istemiyorum."
Gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum. "Kurşun yedin, daha ne olsun?"
Dediğimi tamamen duymazlıktan gelip sevimli bir ifadeyle konuştu: "İstersen işini halledebilirim... Ne bileyim, patronunla konuşurum. Ya da ailenle... Sevgilin varsa ona da açıklama yapabilirim."
Söylediklerine cevap vermeden gidip yerime tekrar oturdum.
Ağzımın içine kadar giren bu çabayı görüp gitmeyeceğimi, yanında kalacağımı anlayınca derin bir nefes alıp yutkundu. "Teşekkür ederim," dedi tekrardan, yüzünde beliren hafif bir tebessümle.
Başımı sandalyenin arkalığına yaslayıp gözlerimi kapattım tekrar.
"Tek kelime bile etme," dedim.
"Ama 24 saat var..." dedi.
Anında yerimden kalkıp gidiyordum ki bir anda bağırarak, "Tamam!" dedi. Hemen ardından yarasını zorlamış olacak ki sesi içine kaçmış gibi inledi.
Ona baktım. Canı yanmasına rağmen, "Sorun yok," dedi zayıf bir sesle.
Geri yerime oturup gözlerimi kapattım. Ali'nin sıkıntılı bir nefes verdiğini duydum ama hiç umursamadım.