Zifiri İttifak
Belirsiz ışıklar,
Karanlık gölgeler
Ve korkutucu yansımalar...
Her karanlığın içinde
Bir ışık var mıdır?
Yoksa her karanlıkta
Sadece zayıf yansımalar mı kalır?
İlyas Yıldız; duygusuz, sevgiden nasibini almamış bir adamdı. Yokluğu çok iyi bilir, bu yokluktan asla rahatsızlık duymazdı. Çünkü ona göre yaşadığı acılar, onu daha da güçlendirmişti. Ona "kötü" mü diyorlardı? Öyleydi. "Acımasız" mı diyorlardı? Evet, tam olarak öyleydi ve bundan büyük bir keyif alıyordu. Bu dünyanın iyi insanlar kadar kötülere de ihtiyacı vardı ve o, hikâyedeki kötü adam olmaktan gurur duyuyordu. Kendini savunmuyor; aksine, yüzsüzce hayatını yaşamaya ve başkalarının hayatını karartmaya devam ediyordu. Umurunda olan tek şey kendisiydi. Sadece gözü değil; kalbi ve ruhu dahi hırs, kin, öfke ve nefretle dolup taşmıştı. İçinde iyiye dair neredeyse hiçbir şey kalmamıştı.
Hesapsız bir servete, sayısını kendisinin bile unuttuğu şirketlere sahipti; buna rağmen karanlık işlerini terk edilmiş, virane bir evde yürütüyordu. Yaptığı hamleler, attığı her adım kesin bir gizlilik içinde kalmalıydı. Aksi takdirde, kurduğu bu devasa imparatorlukla birlikte kendi sonunu da hazırdı.
Türk kahvesini yudumlamadan önce kısaca çağırdı: "İbrahim." İsmini ağzından çıkarması yetti; koruması saniyesinde karşısında hazır ola geçmişti. İlyas kahvesinden bir yudum alıp İbrahim'i süzdü. Yıllardır sağ kolu olan, tek bir hatasına rastlamadığı bu adama bile güvenmiyordu. Zira onun dünyasında herkes her an ihanet edebilirdi. İlyas'ın şüphesi öyle derin bir zehirdi ki, kimi zaman kendine bile güveni kalmıyordu.
"Buyur beyim," dedi hürmetle. Patronunun yaptığı hiçbir şeyi sorgulamazdı. Cebine parası giriyor, karnı tok yatıyordu ya; bu ona yeter de artardı bile. Kırk yaşındaydı ama diri yapısı ve dinç duruşuyla yaşını hiç göstermiyordu.
"Yeni infazcıyla işler nasıl gidiyor?" dedikten sonra gözlerini İbrahim'e dikti. "Aksayan bir şey varsa söyle, direkt onu biz infaz edelim. Başımıza dert, ayağımıza taş değdirmesin." İlyas Yıldız için bir dakikalık bir gecikme bile ölüm fermanı yazmak için yeterli bir sebepti.
İlyas Yıldız'ın acımasızlığı, İbrahim'in iliklerine kadar hissettiği tek gerçekti. Kısık, titrek ama cesaretini toplayıp adamın gözlerinin içine bakan bir sesle mırıldandı:
"Polisler onu da yakalamış efendim..."
İlyas'ın bakışları bir kamçı gibi İbrahim'e döndü. O saniye, masadaki kahve fincanı İlyas'ın sert bir el hareketiyle havada uçtu. Duvara çarpan porselen parça parça olurken, sıçrayan kahve lekeleri odaya yayıldı. İbrahim yutkundu. Bunca yıldır en karanlık işlerini temizleyen sağ kolu olması, İlyas'ın namlusunun bir gün kendisine dönmeyeceği anlamına gelmiyordu.
İlyas oturduğu yerden kalktığında odadaki hava bir anda ağırlaştı. İbrahim'in tam önüne geçip elini adamın ensesine geçirdi. Uyguladığı ani ve sert baskı, İbrahim'in geri çekilme dürtüsünü tetiklese de kaçış yoktu. İlyas kavrayışını omzuna kaydırıp kemiklerini un ufak etmek istercesine bastırdı. İbrahim, boğazına dizilen acı dolu inlemeyi yutmak ve bir santim bile kıvranmamak için can havliyle direniyordu.
"İçerideki infazcıyı öldür ve bana Ayşe Yıldız'ı çağır!" diyerek avucunun altında kıvranan adamı sertçe itti.
İbrahim duyduğu isimle kaşlarını çattı. Bu, yeraltı dünyasındaki herkesin adını duyduğunda ürperdiği bir isimdi. Sesine koyu bir şaşkınlık ve gizleyemediği bir korku yerleşti:
"Ama... O İngiltere'de efendim," diyebildi.
İlyas'ın gözleri öfkeyle parladı. Tek bir lafının bile ikiletilmesine tahammülü yoktu. Odayı çınlatan bir sesle bağırdı:
"O zaman ilk uçakla buraya getir!"
..........
Ayşe Yıldız
Çok pahalı olduğu her halinden belli olan lüks bir arabanın arka koltuğunda, beni çağıran o mafyaya doğru ilerliyordum. İngiltere'den kalkıp uçaktan ineli henüz dört saat olmuştu. Dışarıda zifiri bir karanlık vardı; sokaklar tenha, yollar neredeyse bomboştu. Yıllar sonra bu şehre dönmek bende en ufak bir heyecan yaratmıyordu. Sonunda gideceğimiz yere vardığımızda, araba daha tam durmadan kapıyı açıp aşağı indim. Kimsenin bana kapı açmasını bekleyecek ya da vakit kaybedecek değildim.
Karşımda yükselen terk edilmiş ev, kasvetli bir mezarlığı andırıyordu. Beklemeden içeri süzüldüm. Siyah kabanımın iplerini iyice çekip kendimi zırh gibi saran siyah kıyafetlerimin içinde koridoru geçtim. Merdiven basamaklarını birer birer tırmanırken arkamdaki şoförün ayak seslerini duyuyordum.
Sola sapacağım sırada kolumda hissettiğim yabancı temasla duraksadım. Başımı ağır ağır arkaya çevirip kolumu tutan adama baktım. O tek bakışım yetti; adam sanki bir kor parçasına dokunmuş gibi panikle elini çekti. "Özür dilerim efendim... Bu taraftan," diye kekeledi, parmağıyla sağdaki koridoru gösterirken. Tek kelime etmeden bir süre yüzündeki korkuyu izledim. Ardından gösterdiği yöne yürüyüp, karşımdaki simsiyah kapıyı çalma nezaketinde bulunmadan ardına kadar açtım.
Siyah koltuğunda oturan adama dik ve tavizsiz bir bakış fırlatıp yanındaki koltuğa yerleştim. İlyas ellerini kenetleyip masanın üzerine doğru meyillendi. "Bir şey içer misin?" sorusu dudaklarından dökülür dökülmez kestirip attım: "Beni niye çağırdın?"
Görgü kurallarıyla vakit kaybetmeyeceğimi gayet iyi anlamıştı. İkileme düşmeden, arkamda bekleyen şoföre eliyle dışarı çıkmasını emretti.
Derin bir nefes verip arkasına yaslandı. "İngiltere'de kimliğinin deşifre olmasına az kalmıştı. Seni buraya çağırarak sana yepyeni bir kapı açtım," dedi, sesindeki o katı kibiri gizleme gereği duymadan.
Tek bir kelime dahi etmeden, tepkisizce yüzüne bakmaya devam ettim. Sessizliğimi bir onay kabul etmiş olacak ki konuşmasını sürdürdü: "Benim..." dedi, kelimenin üzerine basıp altını çizercesine. "Sadece benim infazcım olmanı istiyorum." Gözlerinde en ufak bir tereddüde yer bırakmayan keskin bir kararlılık vardı.
"Adam başı para alırım," dedim, sesimde en ufak bir tereddüt yoktu. "Ödememi değil bir gün, bir saat bile geciktirirsen infaz edeceğim kişi senin istediklerin değil, doğrudan sen olursun!" Teklifini tek nefeste kabul etmiş olmama şaşırmış, devamında söylediğim o ağır tehdidi duymazdan gelmeyi seçmişti.
Masaya kısa bir bakış attım. Ahşap kalemlikten bir tükenmez kalem çekip çıkardım. Etrafta kağıt aramakla vakit kaybetmeyip numaramı doğrudan masanın ahşap yüzeyine yazdım. Kalemi yanına bırakırken ekledim: "Bana sadece özel numaradan ulaşacaksın. Arama yapmayacak, sadece mesaj atacaksın."
Ayağa kalkıp kapıya doğru bir iki adım attım. Arkamdan, "Eğer yakalanırsan..." diye söze başladı. Duraksayıp ona döndüm ve lafını kestim: "Kendimle beraber seni de yakarım."
Yüzüne alaycı bir gülüş oturdu. "Buna fırsatın olmaz," dedi kendinden emin bir edayla. Bakışlarımı gözlerine dikip gayet net bir tonla, "Benim yakalandığım an, senin yandığın andır," dedim.
Gülüşü yüzünde yavaş yavaş solarken cebinden bir anahtar çıkardı. "Bu, aşağıda bekleyen arabanın anahtarı," dedi. Anahtarı almak için uzandığımda, hamle yapıp elini elimin üzerine koydu. "Ben mesajı attığım an, hedef anında infaz edilecek," dedi.
Tek bir hamleyle elimi elinden kurtardım; bileğini kavradığım gibi geriye doğru kıvırdım. Bu ani hareketim karşısında acısını gizleyemedi, dudaklarının arasından kesik inlemeler döküldü. O sırada kapı büyük bir gürültüyle açıldı. Arkama dönüp bakmadım bile. İlyas acı içinde elini kaldırıp korumalara "Sorun yok!" diye işaret verdi.
Tekrar gözlerinin içine bakıp, "Ne zaman öldüreceğimi sadece ben bilirim," dedim. Bileğini serbest bırakıp elindeki anahtarı hızla kaptım. İçeri dalan beş korumanın arasından süzülüp odadan çıktım. Merdivenleri hızla inip kendimi dışarı attığımda, beni buraya getiren o ilk arabanın kapıda olmadığını fark ettim.
Park edilmiş siyah bir Audi duruyordu karşımda. Kapıyı açıp kendimi sürücü koltuğuna attım. O sırada cebimdeki telefon titredi. Mesajı açtığımda karşıma bir konum düştü. İlyas benim için bir ev ayarlamıştı ve yeni adresim artık burasıydı. Yan koltukta duran ev anahtarını cebime atıp vakit kaybetmeden gaza yüklendim. Audi karanlık yolda hızla süzülmeye başladı.
Karanlığa