Keşfet

Gölgenin Mürekkebi

İçimdeki Yabancı

Sabah, gecenin hâlâ gökyüzünden çekilmediği bir vakitte başladı. Odamın camına vuran soluk ışık, sanki yorulmuş bir yıldızın son nefesiydi. Duvarlar sessizdi. Ama insan bazen sessizliğin bile bir ağırlığı olduğunu hissediyor. Özellikle de uzun zamandır kendini hiçbir yere ait hissedemiyorsa…

Yatağımdan kalktım. Ayaklarım yere değdiğinde içimden ince bir üşüme geçti. Odam soğuktu ama mesele hava değildi. Bazı soğukluklar pencere aralığından değil, insanların davranışlarından giriyor insanın içine.

Koridora çıktım. Ev sessizdi. Annem mutfaktaydı, babam telefonuna bakıyordu. Bir zamanlar bu evin içinde ismim sevgiyle söylenirdi belki. Şimdi varlığım, duvardaki bir çatlaktan daha az dikkat çekiyordu.

“Günaydın,” dedim sessizce.

Sesim havada asılı kaldı.

Cevap gelmedi.

Bazı anlar vardır; insan o an kırıldığını değil, yavaş yavaş silindiğini hisseder.

Çantamı aldım. Ayakkabılarımı giyip çıktım evden.

Sokak serindi. Gece yağan yağmur kaldırım taşlarının üstünde küçük parıltılar bırakmıştı. Gökyüzü griydi; sanki dünya, üstüne ince bir hüzün örtüsü çekmişti.

Okula doğru yürümeye başladım.

Kulaklığım cebimdeydi ama müzik açmadım. Çünkü bazı günler insanın içindeki düşünceler, bütün şarkılardan daha yorucu oluyor.

Yolda insanlar vardı. Bir simitçi tezgâhını hazırlıyordu. Küçük bir çocuk annesinin elini tutmuş yürüyordu. İki arkadaş kahkaha atıyordu. Herkes birbirine ait gibiydi.

Ben hariç.

Kendimi kalabalığın içine yanlışlıkla düşmüş bir gölge gibi hissediyordum.

Bir süre sonra arkadaş grubumu gördüm. Yolun kenarında yürüyorlardı. Bir zamanlar beni görünce seslenen insanlar şimdi gözlerini kaçırıyordu. Yanlarına yaklaştım.

“Selam,” dedim.

Kısa bir sessizlik oldu.

Sonra biri başını hafifçe salladı. Diğerleri konuşmaya devam etti ama sanki ben orada değilmişim gibi.

İnsan bazen nefret edildiğini değil, yok sayıldığını hissedince kırılıyor. Çünkü nefret bile bir çeşit fark edilmek aslında.

Onlarla birlikte yürüdüm biraz. Ama aramızdaki mesafe adımlarla kapanmıyordu. Aynı yolda ilerliyorduk ama başka hayatlara aittik.

Okula vardığımızda koridorlar gürültüyle doluydu. Kahkahalar tavana çarpıp dağılıyordu. Herkes birileriyle konuşuyor, birilerine sarılıyor, birilerine sesleniyordu.

Ben sessizce sınıfa girdim.

Yerime oturdum.

Yanımdaki sıra yine boş kaldı.

O boş sandalye bazen bana kendimden daha yakın geliyordu.

Ders başladı ama kelimeler kulağıma ulaşmadan kayboluyordu. İnsan üzgünken dünya bulanıklaşıyor. Sanki hayat camın arkasından izlenen sessiz bir filme dönüşüyor.

Öğle arasında bahçeye çıktım. Hava soğuktu. Rüzgâr ağaç dallarını sallıyordu. Ağacın altındaki banka oturdum. Çantamdan kalemimi çıkardım.

Siyah bir kalemdi.

Üstünde küçük çizikler vardı. Belki benim gibi o da fazla düşürülmüştü.

Elimde çevirirken içimden konuştum:

“İnsan neden bazen herkesin içinde görünmez oluyor?”

Rüzgâr geçti hafifçe.

Ve sanki kalem cevap verdi.

“Çünkü bazı kalpler,” dedi, “sessiz kırılır. İnsanlar da en çok sessiz acıları fark etmez.”

Kaleme baktım.

Bir an gerçekten beni anlıyormuş gibi geldi.

“Peki neden kimse benim nasıl olduğumu sormuyor?”

Kalem avucumda ağırlaştı sanki.

“Çünkü insanlar,” dedi yavaşça, “genelde gülen yüzlere inanır. İçinde fırtına taşıyan gözleri okumayı bilmezler.”

Boğazım düğümlendi.

Gökyüzüne baktım. Bulutlar ağır ağır ilerliyordu. Kendimi onlara benzettim o an. Dışarıdan sakin görünen ama içinde yağmur taşıyan bulutlara…

Kalemi biraz daha sıktım.

“Ben gerçekten değersiz miyim?” diye fısıldadım.

Uzun bir sessizlik oldu.

Sonra içimde yankılanan bir ses gibi tekrar konuştu:

“Bir sayfanın boş görünmesi, anlatacak hikâyesi olmadığı anlamına gelmez.”

Gözlerim doldu.

Çünkü ilk defa biri beni yaralarımla anlatıyordu.

Hem de bir insan değil…

Parmaklarımın arasında duran, mürekkebi azalmış yorgun bir kalem.Bahçedeydim.

Ağaçların altında rüzgâr dolaşıyordu. Yapraklar birbirine sürtünüyor, sanki kendi aralarında sessiz bir dil konuşuyorlardı. Banka oturmuş, kalemi elimde çevire çevire gökyüzüne bakıyordum.

Gökyüzü griydi. Ama o gri, boş bir renk gibi değil… içinde bir şeyler saklayan, anlatılmamış cümlelerle dolu bir sayfa gibiydi.

“İnsan neden hep yalnız hissediyor?” diye fısıldadım.

Kalem, avucumun içinde hafifçe ağırlaştı.

Ve o an…

“Çünkü herkes konuşur,” dedi.

Donup kaldım.

Başımı eğdim. “Kim konuşuyor?”

Kalem cevap verdi:

“İnsanlar. Ama çok azı gerçekten dinler.”

Rüzgâr hafifçe sertleşti. Ağaç dalları sallandı. Sanki dünya bile bu konuşmayı duymak istiyordu.

“Sen…” dedim kısık sesle, “gerçekten konuşuyor musun?”

Kalem kısa bir sessizlikten sonra konuştu:

“Ben sadece senin susturduğun şeyleri söylüyorum.”

Boğazım düğümlendi.

Kalemi daha sıkı tuttum. Sanki düşerse ben de düşecektim.

“Bugün…” dedim yavaşça, “yine kimse beni fark etmedi.”

Kalem titremedi bile.

“Anlat,” dedi sadece.

İçimden bir şey kırıldı.

Sanki uzun zamandır kapalı duran bir kapı aralanmıştı ama arkasında ışık değil, sadece daha fazla gerçek vardı.

Defterimi açtım.

Sayfalar boştu.

Ve yazmaya başladım:

“Bugün otobüse binmedim… yürüdüm. Çünkü kalabalığın içinde bile yalnız kalmak istemedim.”

Kalem anında durdu.

“Durma,” dedi.

Yazmaya devam ettim:

“Okula giderken herkes konuşuyordu ama kimse beni çağırmadı. Sanki yanlarında yürüyen biri değil de, sadece gölgemmişim gibi…”

Kalem bu kez sessizdi.

Ama bu sessizlik önceki sessizlikler gibi değildi. Bu, dinleyen bir sessizlikti.

Sonra çok yavaş konuştu:

“Devam et.”

Yazdım:

“Arkadaşlarım yanımdan geçti ama kimse ‘gel’ demedi. Ben de bir süre onların adımlarını izledim. Sanki hayat, bana uzaktan gösterilen bir şeydi.”

Kalem hafifçe ısındı avucumda.

“Şimdi dur,” dedi.

Başımı kaldırdım.

“Ne oldu?”

Kalem konuştu:

“Şu an yazdığın şey, sadece acı değil.”

“Ne o zaman?”

“Fark edilişin başlangıcı.”

Rüzgâr durdu bir an.

Bahçe sessizleşti.

Sanki dünya bile bu cümleyi duymak için nefesini tutmuştu.

Kalem devam etti:

“İnsanlar seni görmediğinde yok olmazsın. Sadece kendini daha yüksek sesle yazmak zorunda kalırsın.”

Gözlerim doldu.

Ama bu kez ağlamak sanki düşmek değil, yerden kalkmaya hazırlanmak gibiydi.

Gökyüzüne baktım.

Bulutların arasında ince bir açıklık vardı. Işık oradan süzülüyordu.

Kalem son kez fısıldadı:

“Yazmaya devam et. Çünkü bir gün… birileri seni ilk kez değil, doğru şekilde görecek.”

Ve ben yazdım.

İlk kez… kaçmak için değil.

Kendimi bırakmamak için.

Yorumlar

  • Merve T...:): çok teşekkür ederim:) beğenmenize sevindim...
  • Merve T...:): teşekkür ederim:) beğenmenize sevindim...
  • Yaman Kurtuluş: @m3rve03 içsel yolculuk çok etkileyiciydi
  • Ece kaplan: Bu bölüm harika bir duyguyla yazılmış 👏👏👏 @m3rve03