Yarım Kalmış Bir Yankı
Sabah alarm çaldığında gözlerini açmak istemedi.
Bir süre öylece yattı. Tavana baktı, sonra telefonuna uzandı. Saat ilerliyordu. Birkaç dakika daha yatarsa geç kalacağını biliyordu ama yataktan kalkmak için de acele etmiyordu.
Sonunda kalktı.
Üzerini giyindi, saçlarını toparladı. Aynanın karşısından geçerken kendine baktı. Birkaç saniye durdu.
Yüzü her zamanki gibiydi.
Kimse baksa bir şey olduğunu anlamazdı.
Belki de insanın en iyi sakladığı şey, içinde olup bitenlerdi.
Mutfakta fazla oyalanmadan bir şeyler atıştırdı. Çantasını aldı, ayakkabılarını giydi ve evden çıktı.
Kapıyı kapattığında içeride bıraktığı sessizlik, birkaç adım sonra sokağın seslerine karıştı.
Hava serindi.
Sokakta herkes bir yerlere yetişiyordu. Bir çocuk annesinin elinden kurtulmaya çalışıyor, karşı kaldırımda birkaç öğrenci yüksek sesle konuşuyor, uzaktan bir araba kornası duyuluyordu.
O da okulun yolunu tuttu.
Bu yolu kaç kez yürüdüğünü bilmiyordu. Aynı kaldırımlar, aynı binalar, aynı köşeler...
Bazı yollar insanın aklından değil, ayaklarından ezberleniyordu.
Okulun kapısından girdiğinde sesler çoğaldı.
Koridorlar her zamanki gibiydi. Birileri koşuyor, birileri gülüyor, birileri daha ders başlamadan birbirine bir şeyler anlatıyordu.
Sınıfa girdi.
Çantasını sırasına bıraktı.
"Niye sessizsin?"
Başını kaldırdı.
"Uykum var."
Kısa bir cevap verdi.
Karşısındaki fazla sormadı.
Zaten çoğu zaman böyleydi. Bir şeyin ucundan tutuluyor, sonra başka bir konuya geçiliyordu.
İlk ders başladı.
Tahtaya yazılanları defterine geçirdi. Öğretmeni dinledi. Arada arkadaşının istediği kalemi verdi, arka sıralardan gelen gülüşmelere istemsizce gülümsedi.
Her şey sıradandı.
Belki de insanı en çok yoran şey buydu.
Hayatın, içindeki hiçbir şeye aldırmadan normal bir şekilde devam etmesi.
Teneffüste koridora çıktı.
Pencerenin önünde durup bahçeye baktı. Aşağıda öğrenciler vardı. Bir grup birlikte gülüyor, bazıları kantine gidiyor, bazıları tek başına bir köşede duruyordu.
Kalabalığa baktıkça garip bir şey düşündü.
Aynı yerde bulunmak, birbirine yakın olmak demek değildi.
Bazen iki insan arasında yalnızca birkaç adım olurdu.
Ama o birkaç adım, aşılması en zor mesafeye dönüşürdü.
"Yine dalmışsın."
Arkasından gelen sesle düşüncelerinden çıktı.
Döndü.
"Yok, bir şey düşünmüyordum."
Bu kez gerçekten yalan söyledi.
Ama bazı yalanlar birini kandırmak için değil, konuşmamak için söylenirdi.
Öğle arasında arkadaşlarıyla aynı masaya oturdu.
Birileri yemek yerken konuşuyor, biri telefonundan bir şey gösteriyor, bir diğeri yaşadığı olayı baştan anlatıyordu.
O dinledi.
Arada güldü.
Bir şey söylemek için birkaç kez ağzını açtı ama her seferinde başka bir ses onun cümlesinin önüne geçti.
Sonunda sustu.
Söyleyeceği şeyin ne olduğunu biraz sonra kendisi de unuttu.
Belki de bazı cümleler, söylenmediğinde insanın içinde fazla uzun kalmıyordu.
Sadece yavaşça siliniyordu.
Dersler devam etti.
Saat ilerledikçe sınıftaki sesler de ağırlaştı.
Öğretmen tahtaya bir şeyler yazıyordu. O ise kalemini elinde çevirip duruyordu.
Pencereden dışarı baktı.
Aklından yine aynı şey geçti.
İnsan, anlatamadığı şeyleri nereye koyardı?
Bir yere yazsa eksik kalıyordu.
Anlatsa yanlış anlaşılıyordu.
Sussa içinde büyüyordu.
Belki de bu yüzden bazı insanlar zamanla susmayı öğreniyordu.
Kimse onlara susmayı öğretmiyordu.
Sadece yeterince kez anlatamadıklarında, konuşmanın da bir anlamı kalmadığını düşünüyorlardı.
Tam o sırada sınıfın bir köşesinde birkaç kişi toplandı.
Birisi bir şey anlatmaya başladı.
Sonra başka biri sözünü kesti.
Bir başkası kendi hikâyesini anlattı.
Sesler birbirine karıştı.
Koridorda yankılanan kahkahalar tavana çarpıp geri dönüyordu.
Bir grup öğrenci sıranın etrafında toplanmıştı. Birileri heyecanla bir şey anlatıyor, diğerleri sözünü keserek kendi hikâyesini araya sıkıştırıyordu. Cümleler havada uçuşuyor, birbirine çarpıyor, kayboluyordu.
"Abartıyorsun ya!"
"Yemin ederim öyle oldu."
"İmkânsız!"
Masadakiler yeniden güldü.
O da güldü.
En azından yüzündeki kaslar görevini yerine getirdi.
Fakat içinde, çoktan ışıkları söndürülmüş bir tiyatro salonu vardı.
Perde açıktı.
Sahne boştu.
Seyirci yoktu.
Ve anlatılmayı bekleyen yüzlerce cümle karanlıkta sırasını bekliyordu.
"Niye bu kadar sessizsin?"
Soru aniden geldi.
Başını kaldırdı.
Bir anlığına gerçekten cevap vermeyi düşündü.
Nereden başlayabilirdi?
Bir düşüncenin yanlış anlaşılmasından mı?
Saatlerce zihninde büyüttüğü bir duygunun iki saniyede geçiştirilmesinden mi?
Yoksa her açıklama girişiminin, başka bir yanlış anlamanın doğumuna dönüşmesinden mi?
"Bilmiyorum."
Kolay olanı seçti.
Çünkü bazı cevaplar birkaç harfe sığmayacak kadar ağırdı.
Karşısındaki omuz silkti.
Konu değişti.
Her zamanki gibi.
Konuların değişme hızıyla insanların birbirinden uzaklaşma hızı arasında garip bir benzerlik vardı.
Kimse fark etmiyordu.
Ama her yarım kalan cümle, içinde küçük bir mezar kazıyordu.
Öğretmen tahtaya bir şeyler yazarken gözleri pencereye kaydı.
Bahçede koşan öğrencileri izledi.
Bir anlığına hepsinin görünmez fanusların içinde yürüdüğünü düşündü.
Dışarıdan bakıldığında omuz omuza duran insanlar...
İçeriden bakıldığında birbirine ulaşamayan kıtalar...
Aralarında kilometreler yoktu.
Yalnızca görünmeyen duvarlar vardı.
Bazıları konuşarak yıkılabiliyordu.
Bazıları ise yıllarca yerinden kıpırdamıyordu.
"Dinliyor musun?"
Öğretmenin sesi sınıfın içinden değil de çok uzaklardan gelmiş gibiydi.
Birkaç kişi dönüp ona baktı.
Başını salladı.
Oysa zihni çoktan başka bir yere gitmişti.
Bir soru, günlerdir aynı yerde bekliyordu.
Belki aylardır.
Belki yıllardır.
"Yanlış anlaşılan ben miyim, yoksa beni duyan kulaklar hiçbir zaman gerçekten burada olmadı mı?"
Sorunun cevabı yoktu.
Ama yokluğu bile ağırdı.
Çünkü bazı belirsizlikler taş gibi değildir.
Sis gibidir.
Dağıldığını sanırsın.
Bir bakmışsın yeniden bütün ufku kaplamış.
Zil çaldı.
Sandalyeler geriye itildi.
Defterler kapandı.
Kalabalık kapıya doğru aktı.
Sesler koridora taştı.
Birkaç dakika içinde sınıf boşaldı.
Geride yalnızca unutulmuş tebeşir tozu ve havada asılı kalmış konuşmalar kaldı.
O ise yerinden kalkmadan oturdu.
İçinde uzun zamandır aynı manzara vardı:
Kıyıya ulaşamayan kelimeler...
Adresi bulunamayan duygular...
Ve tercümesi eksik bırakılmış bir hayat.
Yorumlar
- Merve T...:): maalesef:/
- Emre Meydan: Durum gerçekten sıkıcıydı