Bölüm 1
“Adalet, herkesin gördüğü yerde değil; kimsenin bakmaya cesaret edemediği yerde başlar.”
İnsanlar, adaletin yalnızca mahkeme salonlarında arandığını sanırdı. Hâkimlerin karşısında verilen kararlarla, altına imza atılan belgelerle ve kapatılan dosyalarla adaletin yerini bulduğuna inanırlardı. Oysa gerçek, çoğu zaman dört duvar arasına sığmayacak kadar karmaşıktı. Çünkü bazı gerçekler kâğıtlara yazılmaz, bazı suçlar mahkeme kayıtlarına geçmez ve bazı insanlar, yaptıklarının hesabını vermeden hayatlarına devam ederdi.
Bazen adalet; yağmurun altında, karanlık bir sokağın köşesinde, herkesin görmezden gelmeyi seçtiği bir gerçeğin tam ortasında aranırdı. Kimsenin konuşmaya cesaret edemediği, tanıkların gözlerini kaçırdığı, korkunun insanlara susmayı öğrettiği yerlerde…
Ben bunu yıllar önce öğrenmiştim.
Adaletin her zaman haklı olanın yanında durmadığını, bazen gerçeği ortaya çıkarmanın onu gizlemekten çok daha tehlikeli olduğunu da o zaman anlamıştım. Yine de hiçbir şey beni seçtiğim yoldan döndürememişti. Çünkü bir insanın susması, işlenen bir suçun yok olduğu anlamına gelmezdi. Üzeri örtülen her gerçek, bir gün yeniden karşılarına dikilmek üzere beklerdi.
Ben Eda Yıldız.
Cumhuriyet savcısıydım.
Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey boynumdaki ağrı oldu.
Başımı koltuğun arkasından kaldırmaya çalışırken yüzümü buruşturdum. Bir süre kıpırdamadan oturdum; zihnim, bulunduğum yeri ve neden bu kadar rahatsız olduğumu anlamaya çalışıyordu. Ardından kucağımdaki dosyayı fark ettim. Sayfaları birbirine karışmış, birkaç belge koltuğun üzerine kaymıştı. Sehpanın üzerindeki kalemim de neredeyse yere düşmek üzereydi.
Dün gece dosyayı incelemek için oturmuş, yalnızca birkaç sayfaya göz atacağımı düşünmüştüm. Ancak ifadeler, belgeler ve birbirini tutmayan ayrıntılar arasında kaybolurken zamanın nasıl geçtiğini fark etmemiştim. Son hatırladığım şey, aynı paragrafı üçüncü kez okumaya çalıştığım ve göz kapaklarımın giderek ağırlaştığıydı.
Anlaşılan, sonunda uykuma yenik düşmüştüm.
Dosyayı kapatıp sehpanın üzerine bıraktım ve telefonuma uzandım. Ekranda annemin cevapsız aramalarını görünce içimden sessizce söylendim. Saate baktığımda ise olduğum yerde doğruldum. İşe gitmek için hazırlanmam gerekiyordu.
Tam annemi aramaya karar vermiştim ki telefonum yeniden çalmaya başladı. Ekranda onun adını görünce istemsizce gülümsedim ve aramayı cevapladım.
“Günaydın, anne.”
“Günaydın mı? Eda, saat kaç oldu, haberin var mı senin?”
Sesindeki endişeyi, kızgınlığın arkasına saklamaya çalışsa da kolayca anlayabiliyordum. Başımı koltuğun arkasına yaslayıp gözlerimi kısa bir an kapattım.
“Var. Daha işe geç kalmadım.”
“Ben sana işe geç kalıp kalmadığını mı soruyorum? Dün akşam aradım, açmadın. Mesaj attım, ona da cevap vermedin. İnsan bir merak eder.”
“Dosya inceliyordum anne. Telefonu duymamışım.”
“Yine o dosyalar yüzünden koltukta uyuyakaldın, değil mi?”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Annemin beni bu kadar iyi tanıması bazen işimi zorlaştırıyordu.
“Biraz dalmışım.”
“Eda Yıldız, senin biraz dalmış hâlin buysa hiç dalmadığın günü düşünemiyorum. Kendi evinde yatağın dururken koltukta uyumak da neyin nesi?”
İstemeden güldüm.
“Anne, sorguya çekiliyormuşum gibi konuşuyorsun.”
“Benim sorgulamama gerek yok. Sen zaten kendi kendini ihmal etmekte üstüne tanımıyorum.”
Bu kez cevap vermedim. Çünkü söyleyeceğim her şeyin, annemin haklı olduğu gerçeğini değiştirmeyeceğini biliyordum.
“Bak,” diye devam etti daha yumuşak bir sesle, “işin zor, biliyorum. Her gün başka bir olay, başka bir dosya… Ama sen de insansın kızım. Biraz kendine dikkat et.”
Bakışlarım sehpanın üzerindeki dosyaya kaydı. Kapağını kapatmış olmama rağmen içindeki ifadeler zihnimde dönüp duruyordu. Annemin söylediklerini duyuyordum ama aklımın bir köşesi hâlâ oradaydı.
“Dikkat ediyorum, anne.”
“Bana öyle geliyor ki sen yalnızca başkalarının hayatını düzene sokmaya çalışıyorsun.”
Yüzümdeki gülümseme silindi. Annem, bazen tek bir cümleyle insanın saklamaya çalıştığı bütün gerçekleri ortaya çıkarabiliyordu.
“Merak etme,” dedim, sesimi olabildiğince neşeli tutmaya çalışarak. “Şimdi hazırlanacağım. Kahvaltımı da yapacağım.”
“Gerçekten mi?”
“Gerçekten.”
“Peki. Akşam seni arayacağım. Sakın yine telefonunu sessize alıp ortadan kaybolma.”
“Söz.”
Annem birkaç hatırlatma daha yaptıktan sonra telefonu kapattı. Ekran karardığında bir süre öylece oturdum. Ardından derin bir nefes alıp ayağa kalktım.
Güne başlamanın vakti gelmişti.
Yatak odama geçip gardırobun kapaklarını açtım. Karşımdaki kıyafetlere göz gezdirirken bugün ne giyeceğime karar vermeye çalıştım. Savcılıkta geçireceğim uzun bir gün beni bekliyordu; bu yüzden hem rahat edebileceğim hem de kendimi iyi hissedeceğim bir şeyler seçmeliydim.
Sonunda siyah kumaş pantolonumu ve açık renk gömleğimi çıkardım. Üzerine koyu lacivert ceketimi aldım. Kıyafetlerimi giydikten sonra aynanın karşısına geçip gömleğimin yakasını düzelttim, ceketimin düğmesini ilikleyip yeniden açtım. Görünüşümün kusursuz olması gibi bir takıntım yoktu ama güne kendimi toparlanmış hissederek başlamayı seviyordum.
Saçlarımı tarayıp doğal dalgalarını belirginleştirdim. Ön tarafındaki birkaç tutamı yüzümden uzaklaştırdıktan sonra saçlarımı yarım topladım. Ardından makyaj çantamı açıp hafif bir kapatıcıyla göz altlarımdaki uykusuzluk izlerini yumuşattım. Kirpiklerime bir kat maskara sürdüm, dudaklarıma da doğal tonlarda bir ruj uyguladım. Fazlasına ihtiyacım yoktu.
Aynadaki yansımama son kez baktım.
Uykusuzluğum hâlâ gözlerimin gerisinde saklıydı ama en azından dışarıdan belli olmuyordu. Küçük küpelerimi takıp kol saatimi bileğime geçirdim. Çantama cüzdanımı, telefonumu ve gerekli birkaç eşyayı yerleştirdikten sonra salona döndüm.
Gözlerim yeniden dosyaya takıldı.
Bir an duraksadım. Onu yanıma almayı düşündüm, sonra vazgeçtim. Bugün önceliğim savcılıktaki işlerimdi. Evde geçirdiğim saatlerin ardından kendime bir sınır koymam gerekiyordu.
Dosyayı masanın üzerinde bıraktım, mutfağa geçip hızlıca kahvaltı ettim ve bir bardak su içtim. Anneme verdiğim sözü tutmuştum. En azından günün ilk dakikalarında.
Çantamı omzuma asıp evin kapısını kilitledim. Merdivenlerden inerken telefonumun ekranını kontrol ettim; yeni bir mesaj yoktu. Apartmandan çıktığımda sabahın serinliği yüzüme çarptı. Kaldırımda yürüyen insanların telaşına karışırken ceketimi düzelttim ve arabama doğru ilerledim.
Her şey sıradan görünüyordu.
İnsanlar işlerine yetişmeye çalışıyor, arabalar caddelerde birbirinin önüne geçiyor, dükkânlar yeni yeni açılıyordu. Şehir, kendi telaşına çoktan uyanmıştı. Ben de direksiyonun başına geçip motoru çalıştırdım.
Yorumlar
- Ebru Uysal: Herkes sorgulama değil bir de beni kayırma bekliyor
- Zeynep Avcı: Bugün önceliklerini gözden geçir bence
- Funda Vuralcan: eda adalet için savaşırken kendine de dikkat etmelisin