Bölüm XIII
Ömer gözlerini açtığı zaman Macide’nin çoktan uyanmış, hatta yataktan kalkıp giyinmiş olduğunu gördü. Genç kız dün akşam çıkardığı elbiseleriyle masanın yanındaki iskemlede oturuyor ve dalgın bir halde önüne bakıyordu. Ömer bir müddet onu seyretti. Taranıp kulaklarının arkasına doğru atılan saçlarının altında parlayan ince boynunun ne kadar güzel olduğunu şimdi fark ediyordu. “Onu niçin kalkarken ve giyinirken göremedim?” diye bir an içi yandı. Sonra vaktin ne kadar geç olduğunu düşündü. “Gene daireyi asacağız galiba. Biz de pek aşırı gidiyoruz. Tam bugünlerde kapı dışarı ederlerse yandık!” diye söylendi. “Ne olursa olsun, bugün muhakkak uğramalıyım. Bizim mühim akrabayı görüp konuşmak lazım.
Vaziyeti anlatırım, evlendim, yahut daha iyisi evlenmek üzereyim derim. Belki münasip bir iş bulur. Kırk iki lira ile ev idare olmaz. Fakat ben asıl bugünü düşünmeliyim. Galiba cebimde otuz beş kuruş kadar bir şey vardı. Bununla ne yapılır? Ona bunları nasıl söyleyeyim?”
Azıcık kımıldadı ve karyolanın çıkardığı ses Macide’nin başını o tarafa çevirtti. Genç kız onun uyanmış olduğunu görünce gülümsedi. Bu, onun beyaz ve şimdi biraz zayıflamış gibi duran yüzüne dayanılmaz bir cazibe veriyordu. Hiçbir sözün ifade edemeyeceği kadar kuvvet ve samimiyetle: “Sana teşekkür ederim. Seni seviyorum. Beni saadete götürdün!” diyen bu tebessüm delikanlının içine bir çiçek kokusu gibi yayılıyor ve onu derin derin nefes almaya sevk ediyordu.
Yerinden fırladı. Kirli halıya yalınayak basarak Macide’yi kucakladı ve yüzünü onun yüzünde dakikalarca tuttu. Biraz evvel güzelliğini tespit ettiği boynunu okşuyor ve parmaklarını ensesindeki kıvırcık saçların arasına sokarak genç kızın başını kendine doğru çekiyordu.
Birbirlerinden ayrıldıktan sonra Ömer acele giyindi. Tabii olmaya çalışan bir sesle:
“Ben hemen daireye gidip para bulmaya çalışayım!” dedi.
Macide tekrar gülümsedi:
“Benim yanımda biraz bir şey var... Ay başına kadar idare ederiz... Zaten çok da kalmadı!”
Ömer dışarı çıktı. Bir müddet sonra madamla beraber gelerek:
“İşte karım!.. Bizim ev sahibi madam!” diye takdim etti.
Kırk beş elli yaşlarında görünen madam siyah elbiseli, kır saçlarını başının arkasında topuz yapmış asık suratlı bir kadındı. Hiçbir şey söylemeden Macide’yi uzun uzun süzdükten sonra bir kere de Ömer’e baktı ve bozuk bir Türkçe ile:
“Pek memnun oldum!” dedi, Macide’ye dönerek ilave etti: “Size yanınızdaki boş odayı vereyim. Biraz daha geniştir. Şimdi temizler, süpürürüz, hemen bugün geçersiniz!”
Ömer Macide’yle beraber küçük bir lokantada yemek yedi ve tramvaya atlayarak postaneye gitti. Genç kız ise odayı değiştirmek üzere madamın yanına döndü.
Ömer taş merdivenleri atlayarak çıkıp daireye geldiği zaman ortalıkta kimselerin bulunmadığını gördü. Herkes yemeğe gitmiş ve daha dönmemişti. Masasına geçip oturdu, önünde duran beş on kâğıdı defterlere kaydetti, birçoğunun neye ait olduğunu unuttuğu diğer defterleri karıştırarak yapılacak iş aradı, içinde bundan sonra vazifesine dört elle sarılması ve aldığı parayı hak etmesi lazım geldiğini söyleyen bir his vardı. Hayatta tabanlarını sıkı olarak basabileceği bir yeri olmalıydı. O zamana kadar duymadığı bu ihtiyaç onu evvela sevindirdi, sonra düşündürdü. Bu kadar çabuk değişmeye mi başlıyorum, dedi. Bu sırada tek tük gelmeye başlayan memurlar devamlılığı ile şöhret bulmuş olmayan Ömer’i odada görünce hayret ediyorlar, kısaca selam verdikten sonra yerlerine gidiyorlardı.
Ömer kalkıp onlara teker teker: “Evlendim... Bugün evlendim. Artık aile sahibiyim... Birçoklarınız gibi artık ben de ekmek parası düşüncesiyle buraya gelip gideceğim ve âmirlerimi kızdırmaktan kaçacağım!” demek istedi. Sonra: “Ne evlenmesi? Ortada ne nikâh var, hatta ne de bir nişan yüzüğü... Bana gülerler. Hem ne diye söyleyeyim? Dünyada insanlar kendilerinden başkasının işiyle alakadar olurlar mı? Belki dedikodu için ara sıra...” dedi.
Fakat veznedara meseleyi açmadan duramayacaktı. Hem ondan birkaç lira da borç isteyebilirdi. Macide’nin ay başına yetecek kadar parası olsa bile, tramvay parasını da ondan alacak değildi ya.
Kalktı ve Hüsamettin efendinin odasına gitti. Kapıdan girer girmez bir an şaşaladı. Belki bir haftadan beri görmediği veznedar adamakıllı değişmişti. Tıraşı her zamankinden fazla uzamış, gözleri çukura kaçmış ve yüzünün ifadesi harap, hatta biraz da vahşi bir mana almıştı. Ömer ilk söz olarak:
“Ne o Hafız bey? Seni iyi görmedim?” dedi.
Veznedar gözlüğünü alnına kaldırarak genç adamı birkaç dakika süzdü. Fakat Ömer onun bakışlarının kendi üzerinde olmadığını, sadece aklını toparlamak için gözerini rastgele bir yere çevirdiğini fark etti. Tekrar sordu:
“Bir haftadır görüşemedik... Size mühim havadislerim var.”
Hafız efendi:
“Otur, anlat bakalım!” dedi.
Fakat bunu laf olsun diye söylediği, zihninin bu işlerle meşgul olmayıp başka yerlerde dolaştığı belliydi.
“Daha evvel sen anlat... Bir şeye canınız sıkılıyor galiba?”
“Haydi, beni sorma da, lafına bak... Ne var?”
Ömer içinden: “Allah, Allah!.. Bizim Hafız’a ne oluyor?.. Geçen gün de bir acayipti. Fakat bugün büsbütün tuhaf. Neyse, nasıl olsa dayanamaz, söyler...” dedi ve Hafız’a döndü:
“Ben evlendim. Biliyor musun?”
Hüsamettin efendi biraz canlandı, merakla sordu:
“Ne zaman? Kiminle? Nerede? Hiç haberimiz yok yahu?”
Ömer güldü:
“Haberiniz olacak gibi değildi. Ben bile nasıl olduğunun hâlâ farkında değilim, hakikat olan bir şey varsa, bugün evimde bir karım bulunduğu ve benim elime baktığıdır!”
Hüsamettin efendi onu merhamet ifade eden gözlerle süzdü:
“Allah bahtiyar etsin... Sonunuz hayırlı olsun. Ben seni aklı başında bir çocuk bilirim...”
Ömer onun “bilirdim” demek üzereyken kendini topladığını fark etti. Güldü.
“Fena mı yaptım?”
“Yok canım, herhalde iyidir.”
Ömer birkaç kelimeyle başından geçenleri anlatmaya çalıştı. Birçok yerleri değiştirerek söylüyor ve kendisine bunu: “Kızı fena vaziyete düşürmek doğru değil, gıyabında da olsa hiç kimse onun hakkında münasebetsiz şeyler düşünmemelidir” diye izaha çalışıyordu.
Hikâyesinin sonlarında Hafız Hüsamettin’in tekrar düşüncelere daldığını, hiçbir şey dinlemediğini gördü. Canı sıkılarak kalktı, odasına döndü ve akşama kadar masasında gayret ve çalışkanlık hisleriyle dolu olarak boş oturdu. Birkaç kere kalem âmirine giderek defterler hakkında birtakım izahat istedi. Muhatabı bu malumatı: “Adam mı kandırıyorsun iki gözüm? Senin ne mal olduğunu ve burada kime dayanarak durduğunu pekâlâ biliriz!” diyen bir gülümseme ile veriyordu.
Etraftaki memurların çekmecelerini açıp kapayarak gidiş hazırlığına başlamalarından akşam paydosunun yaklaştığı anladı. Eve dönmek aklına gelince içinden bir sevinç ürpermesi geçti. Macide onu bekliyordu. Rum madamın pansiyonunu hatırlamak bu sefer ilk defa olarak onun yüzünü buruşturmadı. Vazifeperverliğini bir yana bırakıverdi. Hemen çıkmak ve koşa koşa eve gitmek istiyordu. Odanın kapısında veznedarla karşılaştı. Ondan borç istemek niyetinde olduğu aklına geldi.
“Size geliyordum!” diye yalan söyledi.
“Ben de seni alacaktım. Haydi beraber çıkalım!”
Veznedar sokağa çıkıncaya kadar ağzını açmadı. Sirkeci tarafına yürüdüler, birkaç adım attıktan sonra Hafız:
“Bana baksana oğlum!” dedi. “Bugün anlattıkların ciddi miydi?”
Ömer gülmekle mukabele etti:
“Sen şimdi bunu ciddi mi söylüyorsun?”
“Ne bileyim?.. Pek çabuk iş gören cinsindenmişsin!” Birkaç adım daha attıktan sonra:
“Yeni güveyleri ayartmak iyi değildir ama, haydi şeytana uy da benimle beraber gel, surda iki kadeh atalım. Sana söyleyecek sözlerim var. Bu sefer ciddi. Ne kadar kötü vaziyette olduğumu şundan anla! Sana bile akıl danışacak hale düştüm!”
Ömer’in hiç değilse bu akşam, böyle bir davete razı olmaya niyeti yoktu. Fakat veznedarın görünüşü insanı telaşa düşürecek gibiydi. Zaten Ömer, bütün patavatsızlığına rağmen, kendisinden bir şey isteyen bir insana ret cevabı vermeyi hemen hemen asla beceremeyen kimselerdendi. Çok kere acele bir iş için yolda giderken herhangi geveze bir arkadaşı onu lafa tutabilir ve yarım saat saçma sapan konuştuğu halde Ömer onu