Bölüm XIV
Ömer iki kadehten fazla içmemişti, fakat başı dönüyordu. Gece olmuştu. Sokaklar kalabalıktı. Vitrinlerden dışarı vuran ışıklar gelip geçenlerin yüzünde kımıldanıyor ve birinden ötekine sıçrıyordu. Herkes mühim işlerini bitirmiş, mühim alışverişlerini yapmış, mühim evlerine, mühim sofralarına ve mühim uykularına koşuyordu. Ortalık karınca yuvalarının önü gibi kaynaşıyordu. Yalnız biraz daha intizamsız ve çok daha manasızdı. Bir müddet ağır ağır ve gelen geçene çarparak yürüdükten sonra:
“Yahu, ben ne halt ediyorum? Eve geç kaldım!” dedi ve koşar gibi ilerlemeye başladı.
“Ben ne biçim bir insanım? Bugün evlendim ve bugün evli olduğumu unutarak şunun bunun peşine takıldım. Gerçi Hafız’ın derdi mühim... Fakat nasıl oldu da beni bekleyen biri olduğunu düşünmedim? Nasıl oldu da rakı içmeyi kabul ettim? Bunların ehemmiyeti yok... Yok ama, niçin? Ben Hafız’a, karar vererek tabi olsam yüreğim yanmazdı. O zaman yanlış bir iş yapmış sayılmazdım. Fakat ben onunla kalmayı münasip bulduğum için değil, herkesin teklifine razı olmayı itiyat edindiğim için o meyhaneye girdim. Beni istenilen yere çekip götürmek ne kadar kolay? İrademi bu hususta kullanmaya hiç alışmamışım. Sonra bu unutmak... Ah, bu manasız dalgınlık!
Birdenbire dünya ile alakam kesiliveriyor ve ben boşluklarda uçmaya başlıyorum... Hepsini bir düzene koymak lazım. Bunu herhalde Macide yapacak. Ona bütün zayıf taraflarımı söyleyeceğim... Hem aldatmış olmamak, hem de tedavisine girmek için... Harikulade bir kız... Ne kadar olduğu gibi... Hiçbir sözü, hiçbir hareketi yok ki, kendisinin, Macide’nin malı olmasın!..”
Eve yaklaştıkça sabırsızlığı artıyordu. Merdivenleri çıktığı zaman koşmaktan nefesi kesilecek hale gelmişti. Yan karanlık salonda hemen odasının kapısını buldu ve açtı, fakat tam bu sırada arkasından Nihat’ın sesini duyarak döndü.
Nihat:
“Yahu, neredesin? Bir saattir seni bekliyoruz!” diyordu. “Kaç zamandır ortadan kayboldun. Nihayet biz arayalım dedik. Madam evde olmadığını söyledi ve nedense bizi senin odaya koymadı. Biz de böyle zulmet{49} içinde yolunu bekledik!”
Ömer sesin geldiği tarafa yürüdü. Elektriği açtıktan sonra Nihat’ın yalnız olmadığını fark etti:
“O, hoş geldiniz, Hikmet bey... Ne şeref!..” diye kanepelerden birinin içinde kaybolmuş gibi oturan ufak tefek bir zatın elini sıktı. Darülfünunda Şark dillerinden birini okutan bu Hikmet bey, muhitinde, insanı korkutacak kadar mükemmel olan çirkinliği, ve yüzü ile tezat teşkil ettiği rivayet edilen iyi huyları ile meşhurdu. Minimini bir suratın yarısını kaplayan iri ve biraz sola mail burnu, bir cilt hastalığını yeni atlatmış gibi pul pul derisi ve hele o küt parmaklarının ucundaki yarım santimden daha kısa, etlere gömülmüş ve kubbelenmiş tırnaklarıyla karşısındakine ilk verdiği his, gözleri kapamak arzusu olurdu. Fakat tabiatın onun ruhunu bu kadar insafsızca yoğurmadığı söyleniyordu.
Maraşlı idi; etrafında daima birkaç hemşerisiyle beraber gezer, onlara iş bulur, yardım eder, bir kısmını evinde yatırır ve tanıdıklarından herhangi birine bir yardımda, hiç olmazsa bir yardım teklifinde bulunabilmek için fırsat arardı. Boyu kısacıktı, başını ileri eğip kemik saplı bastonunu taşlara vura vura gezer ve kirpiksiz gözkapaklarını büzerek karşısındakileri dinlerdi.
Gece yarılarına kadar Beyazıt kahvelerinde talebeden ve münevverlerden mürekkep gruplarla oturup münakaşalar, mübahaseler{50} yapar, yanındakilere Şark edebiyatı, tasavvuf, hamaset{51} destanları hakkında izahat verir, kimsenin anlayıp anlamadığına, dinleyip dinlemediğine kulak asmadan, çipil gözlerini kapayarak, Taberî’den{52} sayfalarca metni ezbere okurdu. Sesini bazan alçaltıp bazan da, mesela cenk tasvirlerinde, birdenbire yükseltivermesi, birbirine zincirlenmiş gibi arka arkaya sıralanan hoş ahenkli kelimeleri ağzına muhtelif şekiller vererek telaffuz edişi, muhitinde her zaman bir takdir ve hürmet kımıldaması yaratırdı.
Herkes: “Görüyor musun ne bilgi, ne hafıza!” demek ister gibi birbirine bakar, bazan da coşuverip “Bravo üstat!” diye bağırırdı.
Ömer bir iskemle çekerek oraya oturdu:
“Nasılsınız?” diye misafirlerine sordu.
Nihat:
“Nerelerdeydin?” dedi.
Ömer birdenbire hatırlamış gibi yerinden sıçradı:
“Yahu haberiniz yok mu? Ben evlendim! Âşık oldum ve sonra evlendim!”
Ötekiler bir şey anlamayarak baktılar. Ömer devam etti:
“Ne şaşıyorsunuz? Hepsi bir hafta, on gün içinde oldu. Harikulade bir şey... Karımı görseniz beni tebrik edersiniz!”
Profesör Hikmet:
“Görmeden de mübarek olsun!” dedi.
Nihat hâlâ inanamıyordu. Sordu:
“Kim bu yahu? Ne zaman evlendin?”
“Dün akşam!”
“Fakat sen sarhoşsun!” Sonra profesöre dönerek:
“Atıyor canım... Çekmiş kafayı, zırvalıyor. Otur bakalım, biz seninle ciddi konuşacağız.”
Ömer:
“Durun karımı getireyim...” diye odasına doğru birkaç adım attı. Olduğu yerde birdenbire durdu. Biraz evvel açık bıraktığı kapının aralığından Macide’nin ince vücudu görünüyordu. İçerde ışık yandığı için saçları aydınlanıyor ve yüzü gölgede kalıyordu. Buna rağmen Ömer onun her zamanki gibi gülümsemediğini, ciddi ve düşünceli gözlerini kendisine dikmiş olduğunu fark etti, iyi bir şey yapmış olmadığını bilen her mahluk gibi çekingen bir tavırla yaklaştı. Laf olsun diye:
“Burada mısın?” dedi.
Macide, “Nerede olacaktım?” der gibi ona baktı.
Ömer tevil etmeye{53} çalıştı:
“Hani başka odaya taşınacaktık? Madam öyle söylemişti?”
Macide onun bu süratli buluşunu takdir etti:
“Taşındık. Burada birkaç şey kaldı, onları götüreceğim. Sonra ampul yok... Senin gelmeni bekliyordum!”
Ömer, misafirlerini unutmuştu:
“Hemen gidip alayım!” dedi ve Macide’ye sokuldu. Genç kız odaya girip çantasını arayarak:
“Bir ampul kaç paradır?..” diye sordu.
Ömer:
“Bende para var!” dedi. Kafasından derhal başka bir fikir geçti: “Ne demek? Bir ampul kaç paradır, ne demek? Bana ampul parasını tam verecek de fazla bir şey vermeyecek mi? Bütün para vermekten korkuyor mu? Garip!..” Sonra kendinden utanır gibi: “Ayıp... Benim böyle şeyleri düşünmem ayıp! Kızcağız gayet tabii bir alışkanlıkla bunu sordu” dedi. Bu anda Macide elindeki beş liralığı ona uzatarak, yavaş bir sesle:
“Sen otuz beş kuruşum var, diyordun! Belki yetmez... Bunu al!” dedi.
Ömer ağlayacak gibi oldu. Macide’yi içeriye iterek kendisi de arkasından girdi. Kapıyı ayağıyla kaparken iki kolunu birden genç kızın boynuna sardı:
“Macide... Karıcığım... Ben çok fena bir mahlukum... Beni sen adam edeceksin!” diye mırıldanıyordu. Macide hayretle sordu:
“Neden? Neyin var?”
Ömer biraz evvel zihninden geçenleri söylemeye cesaret edemedi. Bir yalan attı:
“Geç kaldım da onun için!..”
Macide:
“Bunun için mi?” dedi ve bir an düşündükten sonra: “Niçin böyle yapıyorsun? Ne lüzumu var?” diye ilave etti.
Ömer bu sözlerin neyi kastettiğini derhal anlamıştı. Macide onun izahına ve geç kalmak bahanesine inanmıyordu. Böyle müşkül zamanlarda, ne yapacağını bilmediği ve düşünmek kendisine güç geldiği anlarda müracaat ettiği bir çare vardı: Kaçmak... Genç kızın verdiği parayı pantolonunun cebine sokarak:
“Ben gidip ampulü alayım; hemen öteki odaya geçelim!” dedi.
Kapıyı açar açmaz gözü karşısında oturanlara ilişti.
“A, Macide, bak unutuyordum. Seni arkadaşlarımla tanıştırayım” diyerek karısını elinden tuttu ve dışarı çıkardı.
Nihat’la Profesör Hikmet oturdukları yerden fırlamışlar, yüzlerinde nazik bir tebessümle bekliyorlardı. Ömer:
“Karım... Profesör Hikmet... Arkadaşım Nihat!..” diye takdim etti. Macide’ye dönerek:
“Bir dakika burada otur, ben şimdi ampulü alır gelirim!” dedi ve merdivenlere koştu.
Macide bir müddet onun arkasından baktı. Sonra başını misafirlere çevirerek gülümsedi. Nihat bir an tereddüt ettikten sonra:
“Sizi ilk defa Ömer’le beraber vapurda görmüştüm!” dedi.
Macide kıpkırmızı olarak önüne baktı. Hangi vapurda olduğunu derhal anlamıştı. Aradan geçen zamanın kısalığı onu korkuttu. Daha iki hafta bile olmamıştı. Halbuki ne kadar çok şeyler değişmiş bulunuyordu! Bu on iki gün zarfında yaşadıklarını teker teker gözünün önünden geçirmek için birkaç senenin bile az geleceğini zannetti.
Başını bir