Bölüm XXII
Profesör Hikmet başta olmak üzere Nihat ve maiyetlerindeki gençler bir akşam Ömer’i ve karısını bir hayır cemiyetinin müsameresine götürdüler. Ömer o gün adamakıllı yorgundu. (Parası olmadığı için Taksim’den Sirkeci’ye kadar yayan gidip gelmiş ve öğle yemeği yememişti.) Bu yüzden pek gönlü yoktu. Macide’nin de gitmek istemeyeceğini tahmin ediyordu. Evvela teklifi kabul etmedi. Fakat Profesör Hikmet:
“Hanım kızımız görmek isterler... Gençlerin uğraşıp yaptıkları bir şey... Müzik var... Piyes var... Çocuklar çalıştılar, bir teşvik olur... Biz zaten elimizden gelen yardımı yapıyoruz, siz bir ziyaret edip gayret vermekten kaçmayın!” dedi. Ömer bir aralık ağzından o gün yayan yürüdüğünü ve parasız olduğunu kaçırdı. Hikmet hemen elini cebine atarak iki lira çıkardı, “Ne diye bana derdini açmazsın! Sana kaç defa söyledim!” diye azarlayarak Ömer’e verdi. Nihat da:
“Daha lazımsa ben de vereyim!” dedi.
Ömer bu söz üzerine tüylerinin ürperdiğini hissetti. Nihat’ın kendisine veznedarın parasını teklif ettiğini zannederek ona kin dolu bir bakış fırlattı. Fakat Nihat hiç aldırmadan:
“Haydi, uzun etme, gidelim!” dedi.
Hep beraber çıktılar ve tramvayla Şehzadebaşı’na kadar geldiler. Bu sokaklarda Macide’yi garip bir korku sardı. Emine teyzelere sapan yolun önünden geçerken bütün gayretine rağmen başını o tarafa çevirmekten kendini alamadı ve iki katlı ahşap evin hiçbir penceresinde ışık yanmadığını gördü.
“Herhalde sofadalar, yemek yiyorlardır!” dedi.
Eski bir konak bahçesinden geçtiler. Kocaman binanın sofası süslenmiş, arka arkaya dizilen iskemleler ve battaniye perdelerin ayırdığı bir sahne ile müsamere salonu haline getirilmişti.
Ortada kimseler görünmediği için Ömer:
“Erken geldik galiba!” dedi.
Profesör Hikmet:
“Öyle!” dedi. “Mamafih reisin odasına bir bakalım. Belki eşten dosttan gelenler vardır... Çene çalarız!..”
Oldukça büyük bir odaya girdiler. Burası hakikaten doluydu. Macide cıgara dumanları arasında hayalleşen on beş yirmi kadar insan gördü. Birçoğunun, saza gittikleri akşam tanıştığı kimseler olduğunu fark etti. Karşıdaki büyükçe bir yazı masasının arkasında beyaz ve kıvırcık saçları arkaya taranmış, orta yaşlı, biraz uzun ve at suratlı bir zat vardı. Bu cemiyetin reisi olduğu anlaşılıyordu. Yeni gelenler içeri girdikleri sırada hararetli bir konuşma başlamıştı. Reisin yanındaki eski usul vişneçürüğü maroken koltukta yaşlı ve yuvarlak yüzlü, minimini gözlü ve seyrek saçlı bir adam sağ elini muntazam fasılalarla kaldırarak nasihat veya emir verir gibi bir şeyler anlatıyordu. Ömer hemen karısına dönerek:
“Eski ve meşhur adamlardandır. Çok büyük memuriyetlerde bulunmuştur. Şimdi mütekait{102}, fakat fikirlerinden herkesi istifade ettirmek ihtirasını muhafaza ediyor. Dikkat et, çok yaman laflar eder!” dedi.
Gelenler birer iskemle bulup iliştikten sonra konuşan zat tekrar söze başladı. Uzun uzun birçok şeylere temas etti. Asıl neyi kastettiği pek anlaşılmıyor, İstanbul’un sokaklarını tamirden, Avrupa’ya giden talebenin barlarda gezmesine; köylüye traktör verilmesinden, Almanya’ya olan tütün satışına kadar her mevzua uğruyordu. Bir aralık, memleketi idare için mümtaz bir zümrenin vücuduna lüzum gördüğünden ve bu zümreyi alelade yoldan elde etmek güç bulunduğu için her mektepten sınıf başıları toplayıp ayrı bir rejim altında ve ayrı bir tahsil ile yetiştirmek mümkün olacağından bahsetti. Her fikrini takviye için kendi hayatından ve pek zengin olduğu anlaşılan mazideki icraatından misaller getiriyordu.
Bir köşede cıgara içip etrafı süzen muharrir İsmet Şerif, mütemadiyen konuşan mühim adamın nefes almak için yaptığı bir fasılayı yakalayarak söze başladı ve kendisi de aynı akıbete uğramamak için kelimeler ve cümleler arasında ufak bir boşluk bile bırakmadan anlatmaya koyuldu. Aynen kendinden evvel konuşan zat gibi bin bir mevzua atlıyor, fakat daha karanlık bir lisan ve daha göz boyayıcı kelimeler kullanıyordu. Sonra misallerini de mazideki icraatından değil, yazdığı eserlerden almayı tercih ediyordu.
Macide bu sırada Bedri’nin de içeri girdiğini gördü. Ömer hemen eliyle işaret ederek arkadaşını yanma çığırdı:
“Gel, beraber oturalım!” dedi. “Bizim İsmet Şerif bütün başından geçenlere rağmen akıllanmamış, boyuna ukalalık edip duruyor. Şimdi bir laf atıp kızdıracağım!”
Bu sırada büyük muharrir:
“İçtimai bünyemizin teşekkülünde mühim amil olan bu donelerin kütle psikolojisi üzerinde de maşeri tefekkürün tekevvününde nasıl bir seyir ile müessir olduklarını romanlarımda uzun uzadıya teşrih etmiştim!”{103} diyordu.
Ömer hayretle sordu:
“Üstat sizin romanlarınız da var mı?”
İsmet Şerif hiç beklemediği bu cehalet tezahürü karşısında:
“Okuma yazma bilenlere sorun!” demekle iktifa etti.
“Ben sizin ara sıra makalelerinizi görüyorum, fakat romanınız olduğunun farkında değilim... Herhalde okunmuyor!..”
Şair Emin Kâmil, arkadaşı İsmet Şerif’e yapılan bu hücumdan memnun olduğunu belli edecek kadar mütebessim bir yüzle onu müdafaaya kalktı:
“Aman, dostum, ‘Yara’ romanı, pek rağbet görmemiş de olsa, edebiyat tarihimize girmiştir!”
“Yara”, İsmet Şerif’in hakikaten en çok ismi zikredilen eseriydi ve aşağı yukarı, kendisine çocukluğunu ve gençliğinin bir kısmını zehir eden ve onu daimi şekilde sakat bırakan boynundaki yaranın hikayesiydi. Ömer, insafsız bir kararla hücumunun arkasını bırakmadı.
“Yapma, canım!” dedi. ‘Yara’ romanı hakikaten fena değildi... Bak, şimdi aklıma geliyor... Bir zamanlar ben de okumuştum... Lakin hep beraber düşünelim: Bu roman bir adamı edip ve romancı yapmaya kâfi midir? Bir insan ki, ömrünün sekiz, on senesini feci bir derdin pençesinde, bütün hisleri ve düşünceleri bu derde bağlı olarak geçirmiştir, eli de, ekmek parası için sürü sürü yazı yazmak sayesinde, iki lafı yan yana getirmeye müsaittir, artık ömrünün bu en büyük ve belki yegâne hadisesini biraz alaka ve birçok merhamet çekecek kadar kaleme alamaz mı? ‘Yara’ romanı doğru dürüst hurufatla{104} basılsa, altmış yetmiş sayfa ancak tutar... Herkesin itiraf edeceği şekilde, tekniği de oldukça bozuktur. Büyük eser, sanat muvaffakiyeti dediğiniz bu mu? Şu halimde ben İsmet Şerif’in çektiğini çeksem, böyle bir fasillik bir roman kıvırırım... Bence sanatkâr, kendinden başkalarına vermeye başladığı zaman sanatkâr olur!..”
İsmet Şerif’in eğri boynu omuzlarının üzerinde kıpkırmızı kesildi. Titreyerek bağırdı:
“Ömründe üç satır yazı yazmamış bir herifin mütalaaları{105} daha başka türlü olamaz... Sokakta ayakkabı boyayan bir çocuğun işine müdahaleyi salahiyetimiz dışında sayarız, halbuki biz sanatkârların işine burnumuzu sokmayı en tabii hakkımız addederiz... Çizmeden yukarı çıkmak bizim yarı münevverlerin en bariz vasfıdır!..”
Ömer güldü:
“Boyacının meslek ve usullerine karışmam, yalnız pabucumu fena boyarsa bunu anlamaya gözüm müsaittir, itiraza da hakkım vardır. Eğer sanatkârlar eserleri hakkında söz söylemek salahiyetini yalnız meslektaşlarına verecek olurlarsa gene kendileri ziyan ederler, çünkü onlar birbirlerine karşı bizim kadar da insaflı değillerdir!”
Birkaç kişi güldü. Emin Kâmil, İsmet Şerifi tekrar müdafaa etmek için söze başlamış gibi yaparak lafı değiştirdi, evvela hiç kimse onun ne söylediğini anlayamadı. Fakat yavaş yavaş, yeni daldığı İslam tasavvufundan bahsettiği meydana çıktı. Genç şair bir sene gibi az bir zamanda Buda’yı, Lao Tse’yi deneyip bırakmış, nihayet Muhiddînî Arabî ve Hallacı Mansur’da karar kılmıştı. Yeni öğrendiği ve yanlış telaffuz ettiği Arapça ibareler söylüyor, münasebetli, münasebetsiz beyitler okuyor;
Mansur en’el hak söyledi
Haktır Sözü, Hak söyledi
dedikten sonra bu hikmetin nasıl tefsir edildiğini{106} görmek için gözlerini kırpıştırarak etrafına bakıyordu. Masanın başında oturan ak saçlı reis:
“Emin Kâmil, bir şiir okusana” diye tutturdu.
Genç şaire ve onun alaka verici istihalelerine{107} hayran olan birkaç kişi daha ısrar ettiler. Herkes sustu ve şair yerinden kalkmadan, derin ve oldukça tatlı bir sesle uzun bir şiir okumaya başladı.
Bu manzumede, Türkçede mevcut bütün korkunç kelime ve mevhumlar bir araya toplanmış gibi