Keşfet

Bölüm XXIV

İçimizdeki Şeytan

Macide artık eve döneceğiz diye seviniyor, bir taraftan da, Ömer’in arkadaşları ve muhiti hakkında edindiği ve günden güne kuvvetlenen kanaatlerin tesiriyle, içinde hafif fakat devamlı bir üzüntü hissediyordu. Oturduğu yerden kalkmış bahçeye çıkmıştı. Ömer’in gelmesini bekliyor ve:

“O yanındaki kız herhalde eski arkadaşlarından olacak... Bana takdim bile etmedi. Münasebetsizlik... Belki de unutmuştur... Ne acayip çocuk!” diye söyleniyordu. Bu sırada Ömer diğer arkadaşlarıyla beraber konağın camekânlı kapısında göründü. Birkaç ayak merdiveni inerek Macide’nin yanına geldi:

“Bu vakitten sonra tramvay bulamayız... Yayan gideceğiz... Zaten arkadaşların birçoğu da o tarafa doğru geliyorlar. Biraz hava alırız...” dedi.

Macide içerde gördüğü kızın da beraber olduğunu fark edince sordu:

“Bunlar da bizim taraflarda mı oturuyorlar?”

“Hayır... Bilmem... Herhalde şöyle bir gezinti yapacaklar!”

Macide kocasına dikkatle baktı ve bir şey söylemedi. Ömer kabahatli olan bir insan haliyle:

“Kusura bakma, karıcığım... İçerde biraz seni ihmal ettim... Eski arkadaşlar... Aylardan beri görüşmedik... Ömrümün dört beş senesi hep bu muhitte geçti... Derslerden, hocalardan bahsettik. Ne bileyim... Şundan bundan konuştuk... İsmi Ümit’tir... Sana hiç bahsettim mi? Bir zamanlar bizim Profesör Hikmet talip olmuştu.”

Macide:

“Bilmiyorum!” dedi. Ömer’in bu kadar izahat vermesine lüzum olmadığını hissediyordu. Belki de bu izahatın doğruluğundan şüphe ediyor veya doğru olmasını istemiyordu. Ömer’in içinde eski günlerin, eski hatıraların tekrar canlanması herhalde tehlikeli bir şeydi. O zaman şimdiki hayatlarını tekrar sıkıcı bulmaya başlayabilirdi. Kendi kendine:

“Şimdi de sıkıcı bulmadığı ne malum?” dedi.

Ömer’in yavaşça yanından uzaklaştığını, geriden bir grup halinde gelen arkadaşlarının arasına sokulduğunu fark etti. Beyazıt’a doğru yürüyorlardı. Vakit pek ilerlememişti. Ancak gece yarısı olabilirdi. Fakat rutubetli ve yapışkan bir hava sokakları doldurmaya başlamıştı.

Macide biraz geri kaldı ve ağır ağır yürüyen grubun arkasına geçti. Ömer, karısının bu hareketini fark etmedi; Ümit dediği kızla yan yana gidiyor ve kendisine mahsus hararetli tavırlarıyla, saçları gene gözlüklerinin üzerine dökülerek, bir şeyler anlatıyordu. Macide arkada tek başına gelen bir kişi daha bulunduğunu gördü ve bunun Bedri olduğunu derhal anladı. Hiçbir şey söylemeden birbirlerine yaklaştılar ve yürümeye başladılar. Öndekilerle aralarında, altı yedi adım bir mesafe vardı. Macide müsamere başladıktan sonra Bedri’yi görmediğini hatırladı:

“Siz hep orada mıydınız?” diye sordu.

“Evet... Hep oradaydım. Yalnız biraz arkada duruyordum. Sonra o piyes başlayınca dayanamadım, odalardan birine girdim. Nısfiye sesini işitince tekrar başımı çıkarıp baktım. Zavallı şeyh efendinin halini görünce tekrar odaya çekildim. Ben böyle yerlere gelmekten pek hoşlanmam. Yalnız Profesör Hikmet sizin de geleceğinizi söylemişti...” Sonra, bildiği bir şey varmış da, artık saklamayacakmış gibi bir tavır aldı ve sordu:

“Niçin bunlarla beraber gidiyorsunuz? Niçin ayrılmadınız?”

Macide omuzlarını silkerek:

“Ne bileyim! Ömer öyle istedi... Hep beraber karşıya geçecekmişiz!” dedi.

Bedri tereddüt içindeydi. “Profesör Hikmet’in bazı sözleri bende bu akşam iyi niyetleri olmadığı şüphesini uyandırdı. Acaba beraber gitsem mi?” diye düşündü, sonra, farkında olmadan mırıldandı:

“Benim karışmaya ne hakkım var? Kocası yanında!”

Macide hemen sordu:

“Ne dediniz?”

Bedri kendini toparladı:

“Hiç, düşünüyordum. Ben burada ayrılayım. Allahaısmarladık!” dedi.

Genç kızın elini sıkarken tekrar durakladı. Hâlâ karar veremiyordu. Gitmek ve Macide’yi bu adamlarla yalnız bırakmak, nedense ona bir vazifeden kaçmak gibi geliyor fakat bir taraftan da kimsenin kendisine böyle bir vazife vermemiş olduğunu düşünüyordu. Nihayet hiç değilse bir şey söylemiş olmak için:

“Ömer’e dikkat edin, o sizi değil, siz onu korumalısınız!..” dedi. Sonra, acele acele ve gayet yavaş bir sesle ilave etti: “Bana ne zaman ihtiyacınız olursa yardıma hazırım... Unutmayın!..” Ve öndekilere veda etmeden ayrıldı, yan sokaklardan birine saptı.

Macide bir müddet düşüncelerini derleyemeyerek dalgın dalgın yürüdü, evvela Bedri’nin sözleri aklına geldi. Onun kendi kendine söylenirken “Kocası yanında!” dediğini duymuştu. Ömer’i korumak ne demekti? Bedri’ye ne ihtiyacı olacaktı? Sonra Bedri’nin evinin buralarda olmadığı, onun da kendileri gibi Beyoğlu’nda, Cihangir taraflarında oturduğu aklına geldi... “Neden beraber gelmedi de hemen ayrıldı? Hep aynı yoldan gidecek değil miyiz?” dedi. Öndekilerle arası yirmi beş, otuz adım kadar açılmıştı. Sokağın alacakaranlığına gömülerek Mercan yokuşundan aşağı yuvarlanan kalabalıktan kahkahalar yükseliyordu. Macide düşündü: “Ömer benimle olduğunu unuttu bile... Artık onun böyle huylarına kızmıyorum... Alıştım.

Hiçbir fena niyeti olmadan, sahiden unutuyor... Şu veznedar meselesini bile ne çabuk unuttu. Ben zavallı adamı merak edip: ‘Ne oldu?’ diye sormak istedim derhal lafımı kesti... O günkü halinden sonra Nihatlarla yüz yüze bakmaz sanıyordum... İkinci gününden ahbaplığa başladılar. Pek hoşlandığı için filan değil... Yapamıyor işte... Hiçbir şey yapmaya karar veremiyor... İnsan bir karar vermekten bu kadar korkar mı?.. Belki! Neden böyle düşünüyorum? Ben de bazı kararlar vermekten korkmuyor muyum?”

Bu sırada yanında birinin belirdiğini hissetti. İrkilerek sol tarafına baktı. Profesör Hikmet, öndeki gruptan ayrılmış, duvarların karanlığına sinmiş ve görülmeden geride kalmıştı.

“Niçin yalnız yürüyorsunuz? Bedri bey neden böyle çabucak ayrıldı?” dedi.

Macide’nin kafasından:

“Demek benim arkada bir müddet Bedri ile yürüdüğümü görmüş!” düşüncesi geçti ve ancak ondan sonra Profesör’ün sualinde gizli ve manalı bir taraf, “Ben bazı şeyler biliyorum!” demek isteyen bir tehdit edası bulunduğunu fark etti. Dişlerinin arasından: “Köpek!” diye mırıldandı ve yanındakinin sualini cevapsız bıraktı.

Ömer’e hiç kızmak istemediği halde, yavaş yavaş içinde bir can sıkıntısı belirmeye başlamıştı. Profesör Hikmet Macide’nin soğuk halini görünce derhal ciddi meselelere, etrafındakilerde büyük bir hürmet ve hayranlık uyandırdığını zannettiği ilmi mevzulara dönmüştü. Ara sıra arkadaşlık duygusunun asaletinden, faziletinden, muhtaçlara yardımın verdiği ruhi rahatlıktan da bahsediyor ve kemik saplı bastonunu hızla kaldırımlara vurarak hükümlerini kuvvetlendiriyordu.

Bu sırada Köprü’ye gelmişlerdi. Öndeki grubun durakladığı, o civardaki otomobillerden birkaçının motorlarını harekete getirerek onlara yaklaştığı ve birtakım insanları alıp gittiği görüldü.

Macide adımlarını hızlandırdı. Yaklaştıkça orada bir otomobilin yanında iki kişiden başka kimse bulunmadığını fark etti. İçinde ani bir telaş başladı. Fakat yanındakine hiçbir şey belli etmek istemediği için sesini çıkarmıyordu. Daha on adım öteden muharrir Hüseyin beyin sesi geldi:

“Haydi, çabuk, Profesörcüğüm!” Ve sonra, gelenleri iyice seçince:

“O!.. Demek hanımefendi de bizim arabaya kaldı. Ömer bey öndekilerden birinde... Şimdi yetişiriz!” dedi.

Macide’nin başı ağrımaya başlamıştı. Yahut öyle zannediyordu. Söyleyecek bir kelime bulamadı. Unutulmuş, bırakılmış bir kadın muamelesi görmek ona ağır gelecekti. Bir hadde kadar her şeyi tabii telakki etmeye karar verdi ve sadece sordu:

“Nereye gidiliyor?”

Hüseyin bey, müsamereden beri yanından ayırmadığı gözlüklü genç kızı otomobile iterek:

“Öyle ya, siz arkadaydınız... Bendeniz arkadaşları şöyle biraz eğlenelim diye davet ettim. Beyoğlu’nda çalgı olan bir yere gideceğiz... Beş on dakika oturur, dans edenleri seyrederiz... Ömer bey muvafakat ettiler, artık siz oyunbozanlık etmezsiniz!..”

Macide’yi ve Profesör Hikmet’i arabaya koyduktan sonra, kendisi büyük bir tevazuyla şoförün yanma oturdu.

Macide sağ tarafındaki gözlüklü kızdan ortalığa yayılan esans kolcusu ile Profesör Hikmet’in kemikli dizi arasında sıkışmıştı. Başındaki ağrı, hakikatte mevcut olsun veya olmasın, herhangi bir şey düşünmesine imkân vermiyordu. Muharrir Hüseyin bey sol kolun