Keşfet

Aynadaki Yabancı

İki Zaman Arasında: Kaderin Oyunu

Elif Yılmaz

1600

Bütün gece sahte gülümsemelerle kandırdım herkesi.

Mutlu değildim, sadece rolümü iyi oynadım.

Kutlama bitince babam eve geldi.

Normalde böyle günlerden sonra öğlene kadar uyurdum; çünkü yorulurdum.

Ama annem buna asla izin vermezdi.

Ne olursa olsun kaldırırdı beni.

Bugün kaldırmadı.

Kimse kaldırmadı.

Gözlerimi kendi kendime açtım... ve ilk kez bunun farkına vardım.

Etraf biraz değişikti... hayır, bayağı değişikti.

Burası benim odam değildi.

Hâlâ uyanamadığımı düşündüm.

Yatakta doğrulup dizlerimi kendime çektim.

Gözlerimi sıkıca kapatıp yeniden uyanmaya çalıştım.

Derin bir nefes alıp gözlerimi açtım.

İşte tam o an, her şey kesinleşmişti.

Şaşkınlıkla üzerimdeki beyaz geceliğe baktım.

Bu gecelik sıradan değildi.

İnce keten üzerine işlenmiş zarif danteller, yakamı ve bileklerimi süslüyordu.

Kumaşı hafifti ama kalitesini hissettiriyordu.

Uzun ve akışkandı; en ufak hareketimde bile zarifçe dalgalanıyordu.

Bu, bir hizmetçinin değil, bir konakta yaşayan birinin giysisiydi.

Hızla yerimden doğrulup etrafa baktım.

Oda, alıştığım hiçbir yere benzemiyordu.

Koyu renk ahşaplardan yapılmış büyük, oymalı bir yatak odanın merkezinde duruyordu; ince tüller yatağın etrafına zarifçe dökülüyordu.

Tavandan sarkan kristal avize, loş ama sıcak bir ışık yayıyor, duvarlardaki desenleri hafifçe parlatıyordu.

Duvarlar, eskiyi hatırlatan ince işlemeli kâğıtlarla kaplıydı; üzerlerinde altın çerçeveli tablolar asılıydı.

Bir köşede, oymalı bir makyaj masası ve karşısında küçük bir tabure duruyordu; aynası bile geçmişten kopup gelmiş gibiydi.

Ahşap zeminin üzerine serilmiş desenli halı, odaya hem sıcaklık hem de ağırlık katıyordu.

Burası bir odadan çok... başka bir zamana ait gibiydi.

Hızlı adımlarla duvardaki boy aynasına gittim.

Gerçekti... Üzerimde gerçekten o beyaz gecelik vardı.

Elimi saçlarıma attım; çıldıracaktım.

Burası neresiydi? Benim burada ne işim vardı?

Tam o sırada kapı çalındı.

Korkudan olduğum yerde dimdik kesildim.

Kapı yavaşça aralandı. İçeriye benden biraz kısa boylu, beyaz gömlek üzerine yeşil, sıfır kol uzun bir elbise giymiş bir kadın girdi. Benden yaşça büyük görünüyordu.

Korkuyla yüzüne bakıyordum; oysa onun çehresinde güven veren, sıcak bir tebessüm vardı.

"Uyandınız mı küçük hanımefendi?" diye sordu zarifçe.

Şaşkınlıktan dilim tutulmuştu, sadece başımı 'evet' anlamında sallayabildim.

"Paşa babanız sizi sabah kahvaltısına bekler,"diye ekledi.

Paşa baba mı? Bu yabancı isim zihnimi bulandırsa da bir an evvel gitmesi için başımı hızla, onaylarcasına salladım.

Korku ve şaşkınlık boğazıma düğümlenmişti; tek bir kelime dahi edemiyordum.

Gideceğini sanmıştım ama öyle olmadı.

Kaşlarını çatarak, emin adımlarla bana doğru yaklaştı.

İçimi kaplayan korkuyla titremeye başlamıştım; ellerimi sıkıca uzun geceliğimin kumaşına geçirdim.

Bir anda elini alnıma koydu.

Yüzünde bariz bir merak ve endişe okunuyordu.

"Hasta mısınız yoksa? Ateşiniz de yok ama niye böyle titrersiniz küçük hanımefendi?" diye sordu.

Sesim titreyerek, "Zihnim... Zihnim çok karışık,"diyebildim.

"Korkunç rüyalar gördüm, sanki hâlâ o karanlığın içindeyim."

Korkudan nefesim boğazıma dizilmişti.

bir süre durup, o keskin gözleriyle yüzümü inceledi; sanki yalan söyleyip söylemediğimi tartıyordu.

Sonra bakışları bir parça duruldu, eliyle hafifçe omzuma dokundu. "Hayrolsun küçük hanımefendi, belli ki hayalleriniz karışmış," dedi sakin ama otoriter bir sesle.

"Sıkmayın canınızı, bir abdest tazeleyip aşağı buyurun. Paşa babanız bekletilmekten hoşlanmaz, bilirsiniz."

Ardından, kapıyı ağır bir gıcırtıyla

üzerime kapattı.

Kapı kapandığı anda derin bir nefes aldım.

Odanın köşesinde küçük, ahşap bir kapı daha vardı; hemen oraya daldım.

Burası mermer zeminli, duvarda asılı gümüş ibrikleri ve işlemeli havlularıyla oldukça şık görünen bir hamamlıktı.

Hemen mermer kurnanın başına geçip elime yüzüme su çarptım.

Belki rüyadır, birazdan uyanırım diye canımı yakarcasına kendimi cimcikledim ama hayır; ne yazık ki rüya değildi.

Kalbim göğüs kafesimi zorlarken zihnim darmadağın olmuştu. "Ailem nerede?" diye fısıldadım.

Belki onlar da aşağıdaydı, belki gece ben uyurken bir misafirliğe gelmiştik...

Ne saçmalıyordum! Annem misafirliğe gitmeyi sevmez, misafiri kendi evinde ağırlardı.

Babam ise zaten başını işten kaldıramazdı. Hızla kafamı iki yana sallayıp tekrar yüzümü yıkadım. Öyleyse burası neresiydi? Az önceki o kadın, bana 'küçük hanımefendi'diyen o yabancı kimdi?

Yüzümü kurulayıp hamamdan çıktım, ağır adımlarla odaya ilerledim.

İçeri girdiğim an gözlerim, duvarda asılı boy aynasına takıldı.

Bir an durdum.

Bakışlarımı aynaya sabitlediğimde nefesim kesildi.

Gözlerim... farklıydı. Bir gözüm mavi, diğeri yeşildi.

İnanmak istemedim. Bir adım attım aynaya doğru.

Parmaklarım titreyerek gözlerime dokundu. Gerçekti.

Zihnimde tekrar ettiğimde, sanki gerçeklik yüzüme çarptı.

Bir anda geri çekildim ve kontrolsüz bir çığlık dudaklarımdan döküldü.

Halıya takıldım, yere düştüm. Sesim kesildi.

Tam o anda kapı açıldı.

Odaya bir anda doluşan insanları gördüm ama korkmadım.

Ne onlara baktım, ne de yardım istedim.

Tek yaptığım, yerde öylece kalıp aynaya bakmaktı.

Ellerim yavaşça yüzüme gitti. Gözyaşlarım akıyordu ama ben onları hissetmiyordum bile.

Sadece gözlerime bakıyordum.

Bir anda benden yaşça büyük bir adam önümde eğildi.

"kızım, noldu? İyi misin? Niye bağırdın?"dedi.

Sesi sert değildi ama yabancıydı... fazla yakındı. Gözlerimi ondan kaçırmadan bir an donup kaldım.

Sabah gördüğüm kadının bahsettiği kişi olmalıydı.

Ama adı... adı yoktu aklımda. Sanki hiç söylenmemişti.

Sadece o cümle kalmıştı:

"paşa baban."

Boğazım kurudu.

Yavaşça nefes aldım, yerde hâlâ oturuyordum.

Gözlerimi tekrar aynaya çevirdim ama artık aynada kendimi bile net göremiyordum.

Sonra ona baktım.

Sesim titreyerek çıktı:

"Sen... benim babam mısın?"

Adam gülümseyerek, neredeyse rahat bir sesle konuştu:

"Evet... benim paşa baban."

Sesinde tuhaf bir sıcaklık vardı.

Gözlerinde bir baba şefkati gibi duran ama bana yabancı gelen bir ışık...

Anlayamıyordum.

Başımı yavaşça sağa çevirdiğimde ise kanım dondu.

Duvarın tam ortasında bir portre vardı.

Bir tablo...

Ve o tablonun içindeki kadın bendim.

Nefesim kesildi. Olduğum yerde kalakaldım.

Gözlerim tek tek ayrıntıları seçmeye çalışıyordu ama en çok gözlerime takılıyordu.

Bir gözüm yeşil, diğeri maviydi.

Aynaya benzer bir gerçeklik hissiyle ayağa kalktım. Sanki yer çekimi bile değişmişti. Adım adım tabloya doğru yürüdüm.

Önüne geldiğimde elimi kaldırdım. Tereddüt bile etmeden, sanki bir şey beni itiyormuş gibi parmak uçlarımı o kadının gözlerine yaklaştırdım.

Ve dokundum.

Soğuktu.

Ama en korkuncu... gerçek gibiydi.

Bir adım geri çekildim.

"Hayır..."dedim kısık bir sesle. "Bu... ben olamam."

Ama bakışlarım kaçamıyordu. Çünkü bendim işte. Yüzüm, duruşum, her şeyim...

Tek fark gözlerimdi.

Ve o fark, sanki bütün hayatımı ikiye bölüyordu.

Arkamda bir elin omzuma dokunduğunu hissettim.

Birden irkilip kendimi geri çektim.

Paşa olan adam konuştu, sesi sakindi:

"Dadı kalfa söyledi... bu gece kötü bir rüya görmüşsün."

"Dadı kalfa" dediği kişi sabah gördüğüm kadındı.

Ona baktığımda, yüzünde yumuşak ve sıcak bir tebessüm vardı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi... Sanki beni çok uzun zamandır tanıyormuş gibi...

Tam o an gözlerim iki kişiyle kesişti; birinin üzerinde koruma kıyafeti, diğerinin üzerinde ise aşçı yamağının sade giysileri vardı.

Koruma, sert ve dikkatli bakışlarla bulunduğum yeri süzüyordu. Elini belindeki kılıcına yakın tutmuş, sanki en küçük hareketime bile müdahale edecekmiş gibiydi.

Diğeri ise... aşçı yamağıydı. Daha gençti. Üzerindeki sade kıyafet, onu kalabalığın içinde bile hemen belli ediyordu. Gözlerinde korkudan çok merak vardı; sanki olan biteni anlamaya çalışıyordu.

İkisi de bana bakıyordu.