Keşfet

Aynı Suret, Aynı Mukadderat

İki Zaman Arasında: Kaderin Oyunu

Elif Yılmaz

1600

Karşımdaki kadının gözleri, gözlerimden bir an olsun ayrılmıyordu. Bu bakışların arkasında ne yattığını çözemiyordum ama ruhumu ürperten bir şeyler vardı. Korktuğumu, titrediğimi hissetmesin diye meydan okurcasına bakmaya devam ettim. Yine de içimdeki o amansız korkuya engel olamıyordum. Diğerleri gibi bakmıyordu bana; bu bakışlarda saf bir hoşnutsuzluk, benden açıkça nefret eden bir soğukluk vardı.

Bakışlarını benden çekip elimdeki o gizemli mektuba kaydırdığında, Ozan ve Eren'in de gözlerinin aynı noktaya kilitlendiğini gördüm. Bir an için nefes alamadığımı hissettim; sanki zaman o mektubun üzerinde asılı kalmıştı. İçimdeki panik dalga dalga büyüse de dışarıdan sakin görünmeli, bu durumu bir şekilde göğüslemeliydim.

Yine yapmak istemediğim bir şeyi yapmış, aslında bana ait olmayan bir karaktere güvenerek bakışlarımı yeniden o kadına çevirmiştim. Ancak onun çatık kaşlarını ve sert çehresini gördüğüm an, içimdeki korku tüm bedenime yayıldı; zangır zangır titrediğimi hissettim.

Eren ve Ozan'ın bakışları aynı anda bana dönünce onlara hiç bakmadım. Herkesin gördüğünü bilmeme rağmen, elimdeki mektubu hızlıca yastığımın altına gizledim. Ardından hiç vakit kaybetmeden o kadının tam karşısına dikildim. Sesimin titreyip titremeyeceğini umursamadan, "Bir daha odama destursuz girersen, seni paşa babama söyler ve bu konaktan attırırım!" dedim. İçimdeki fırtınanın aksine, yüzümde tek bir mimik bile oynamıyordu.

Ancak karşımdaki kadın, savurduğum bu tehdidi hiç umursamadı. Büyük bir sükunetle yatağımın başına yürüdü ve yastığımın altındaki mektubu çekip aldı. O an, üçümüzün de bakışları donakalmış, şaşkınlıkla ona kilitlenmiştik. Sözümü zerre umursamadığına göre benden üstün, güçlü biri olmalıydı. Belki de... o da annemdi. Ama bir anne, kendi evladına bu kadar soğuk, bu kadar boş bakar mıydı? Bakardı... Hayır, bakmazdı. Gerçek anneler asla böyle bakmazdı.

Mektuba, ne olduğunu anlamayarak uzun uzun baktı. Önce gözlerini bana, ardından Ozan ve Eren'e çevirdi ve mektubu umursamazca yere fırlattı. "Paşa baban, sana göz kulak olmam için beni yolladı," dedi. Aramızdaki mesafeyi kapatıp tam karşımda durduğunda, bakışları tekrar Ozan ve Eren'e kaydı. İmalı bir tonla, "İyi misin, halin vaktin yerinde mi diye sormamı istemişti... Ama bakıyorum ki keyfin gayet yerinde," diyerek kapıya doğru yürüdü. Kapı kolunu kavradı ama hemen açmadı. Omzunun üstünden bana dönüp bir şey söyleyecek gibi oldu; kararsız kaldı. Sonra tek bir kelime bile etmeden hızla kapıyı açıp odadan çıktı.

Yakalanma korkusuyla kendimi o kadar çok kısmış, o kadar kasmıştım ki artık dayanamayarak olduğum yere çöktüm. Bu, dizlerimin üstüne ilk düşüşüm değildi. Gözlerimi sıkıca kapatıp derin bir nefes almaya çalıştım; ellerimi yüzüme kapatarak kalbimin deli gibi çarpan ritminin sakinleşmesini bekledim. Çünkü zaman geçtikçe, gün yüzü gördükçe daha çok korkmaya başlıyordum. Eren ile Ozan'ın bana doğru hareketlendiğini, yanıma gelmeye çalıştıklarını hissettim ama kafamı kaldırıp onlara bakamayacak kadar bitkindim, korkmuştum. Bir gerçek zihnime çivi gibi çakılmıştı: Bize kimse yardım edemezdi. Bize, biz bile yardım edemezdik.

Eren'in fısıltıyla karışık, "Yasemin..." demesiyle ellerimi yüzümden çekip ona baktım. Dizlerinin üstüne çökmüş, bana endişe ve korku dolu gözlerle bakıyordu. Titreyen eli kolumu bulup kavradığında derin bir nefes alarak yutkundum. "İyi misin?" diye sordu. Cevap vermek yerine yalnızca başımı sallayabildim ve bakışlarımı Ozan'a çevirdim. Yerdeki mektubu almış, birkaç hızlı adımla yanımıza gelerek o da diz çökmüştü.

Ozan, elindeki mektubu hafifçe havaya kaldırıp ikimize birden baktı. "Bana mı öyle geliyor, yoksa bu kadın okuma yazma bilmiyor mu?"diye sordu. Derin bir iç çekerek mektubu elinden aldım. Üzerindeki o tanıdık kuş figürüne tekrar baktığımda, kalbime ansızın keskin bir sancı saplandı. Aldığım her nefeste bu acı daha da katlanırken, zar zor konuşabildim: "Muhtemelen okuma yazma bilse bile bu mektubu anlayamazdı... Çünkü onlar şu an lisan-ı Arabi ile konuşup yazıyorlar. Bu mektup ise bizim Türkçemizle yazılmış."

Eren, ortamdaki gerginliği dağıtmak ister gibi çapkın bir ses tonuyla, "Vay be... Bildiklerin beni hem çok şaşırtıyor hem de etkiliyor,"dedi. Bu tatlı hamlesine karşılık ona samimi bir gülümseme gönderdim.

O sırada Ozan aniden ayağa kalktı ve elini bana doğru uzatarak, "Hadi, kalk artık yerden,"dedi. Başımı salladım; bir yandan Eren'in omzundan destek alırken diğer yandan da Ozan'ın uzattığı eli tutup ayağa kalktım. Üstümdeki şoku hâlâ atlatamamış bir halde, ikisine de bir şey söylemeden hızlıca hamama geçtim. Mektubu oradaki dolaba gizledim. Hamamdan geri çıktığımda, ikisi de yan yana durmuş, meraklı gözlerle beni bekliyorlardı.

"Bu mektuplar ve portreler başımıza çok büyük işler açabilir," dedim endişeyle. Ozan, "Şu an onlar için en güvenli yer senin yanın," deyince Eren aniden ona döndü. Bakışları havada çarpışıp göz göze geldiklerinde Ozan, hafifçe duraksayarak sözünü düzeltti: "Yani... Sonuçta burası senin odan, buraya kimse öyle kolay kolay gelemez."

İçimdeki korkuyu onlardan gizlemeyerek, "Ama o kadın geldi... Sözümü zerre dinlemedi," dedim. "Çok korkuyorum."

Eren hiç tereddüt etmeden, "Ben seni korurum," dedi. Ozan ise bu durumdan rahatsız olduğunu belli ederek boğazını temizledi ve araya girdi: "Yalnız hatırlatırım, ben onun resmi muhafızıyım. Kapısında bizzat ben nöbet tutuyorum. Bir sorun olursa korumak benim görevim."

Eren onun bu çıkışına hiç aldırmadı. Doğrudan bana bakarak, içimi ısıtan güven verici bir tonda, "Sen kahvaltını güzelce yap," deyip odadan çıktı. Bakışlarımı Ozan'a çevirdiğimde sinirden çenesinin kasıldığını görebiliyordum. Ona doğru bir adım atıp sakinleştirmek istedim ama o da öfkesini gizlemeye çalışarak hızla, "Ben kapındayım," dedi ve arkasını dönüp gitti.

.......

Odamın penceresinden, sessizce gökyüzünü seyrediyordum. Üzerimde hâlâ sabahki yere kadar uzanan, o ağır siyah gece entarisi vardı. Olayların şokundan sonra odamdan hiç çıkmadığım için üzerimi değiştirme zahmetinde bile bulunmamıştım; zira zihnim akıp giden bulutlardan çok daha karmaşıktı.

Önceden geceyi çok severdim, aslında şimdi de seviyorum ama artık bana çok daha korkutucu geliyor. Bu korku karanlığın o koyu isinden mi, yoksa gökyüzünün uçsuz bucaksız, dipsiz bir kuyu gibi görünmesinden mi kaynaklanıyor, bilmiyorum.

Bildiğim tek şey, artık gündüzleri daha çok sevdiğimdi. Eren ve Ozan'a her ne kadar itiraf edemesem de burada, bu yabancı asırda geceleri yalnız yatmaktan delicesine korkuyordum. Gerçi bu korku yeni bir şey de değildi; kendi yılımda, kendi evimde de gecelerden hep ürkerdim. Annem yüzündendi bu... Rüyalarımda bile hep annemi görürdüm ve küçüklüğümden beridir gördüğüm o rüyalar çoğunlukla kan donduran birer kabusla sonlanırdı.

Rüya görmeyi de sevmezdim zaten. Çünkü burada geçirdiğim şu kısacık zamanda çok iyi anladım ki, rüyalar aldatıcıdır; gözler de en büyük yalancıdır.

Derin bir nefes alıp pencereyi kapattım. Dolaptan rastgele bir kıyafet seçip giyindikten sonra aynanın karşısına geçip kendime baktım. Üzerimde beyaz, uzun balon kollu bir gömlek; altımda ise beli sımsıkı saran, yeşil, uzun ve oldukça kabarık korseli bir etek vardı. Saçlarımı omuzlarımın iki yanından aşağıya salmıştım. Zaten saçlarımı neredeyse her zaman açık bırakırdım; çünkü bu yabancı bedenimde belki de tek sevebildiğim yer saçlarımdı. Kendi dünyamda, kendi zamanımda bile kendimi sevmeyi beceremezdim. Yine annem yüzündendi elbette... Sahiden, öz annesinin bile sevmeyi başaramadığı, bırakın anneyi, bizzat kendisinin bile sevemediği bir kadın; bir başkasını nasıl sevebilirdi ki?

Aynadan doğrudan gözlerime baktım. Sadece gözlerime odaklandığım için mi, yoksa artık bu surette kendimi tanıyamadığım için mi bilmiyorum ama aniden içimi bir korku kapladı; hayatımda ilk defa kendimden korktum. Ve yine ilk defa, aynadaki o tanıdık yansımada beni çaresizce suçlayan gözler yoktu. Onların yerini tamamen yabancı, tekinsiz bakışlar almıştı. Kendime daha fazla katlanamayar