Keşfet

Bin Altı Yüz / Bin Sekiz

İki Zaman Arasında: Kaderin Oyunu

1600

Elif Yılmaz

Üç saat olmuştu...

Kriz geçireli tam üç saat.

Yatağımda öylece uzanmış, gerçekliğin ağırlığını zihnimde tartmaya çalışıyordum. Kimsenin odaya girmesine izin vermemiştim. Yalnız kalmak istediğimi neredeyse çığlık atarak söylediğim için, istemeye istemeye beni kendi hâlime bırakmışlardı.

Gözlerimi duvarın kenarında duran kule saatine kilitlemiştim. Tıkırtısı zihnimin içine işliyor, beni içeriden kemiriyordu. Herkes sakindi; hatta geçirdiğim krizi bile sanki olağan bir şeymiş gibi karşılamışlardı.

Ama sonra bakışlarım yeniden o portreye takıldı. O kadın... bendim. Ama aynı zamanda değildim de.

Yutkundum, gözlerimi sıkıca kapattım. Ağlamaktan gözlerim yanıyordu, sızlıyordu. Korkuyordum. Buradaki insanlardan... ve artık kendimden de.

O kadın her kimse, bana çok benziyordu. Hayır... ben değildim.

Olamazdım. Bu imkânsızdı. Buradaki insanları hayatımda daha önce hiç görmemiştim.

Sonra zihnimin en karanlık köşesinden bir düşünce sızdı.

Gözlerim... farklıydı. Ve o an aklıma korkunç bir ihtimal düştü: Ya bu insanlar beni kaçırdıysa ve ailemden para istiyorlarsa?

Ama bulunduğum oda bile çok büyüktü. Duvarları, tavanı, sessizliği... sıradan bir kaçırılma senaryosuna hiç benzemiyordu. Belki de bu konak onların bile değildi.

Kendimi kandırıyordum yine. Kaçırılma falan yoktu...

şayet olduysa bile, gözlerimin geldiği hâli bana kim izah edecekti?

Burası çok farklıydı. Ve içimde, adını koyamadığım kadar karmaşık olayların döndüğünü hissediyordum.

Düşüncelerimi bölen tok bir kapı tıklatması oldu. Daha ben izin vermeden kapım açıldı ve içeri dadı kalfa girdi. Onun hemen arkasında ise bir muhafız vardı.

İrkildim, hızla yatakta oturur pozisyona geçtim.

Dadı kalfa gülümseyerek, "Korkmayın küçük hanım, size yemek getirdim," dedi. Hiçbir şey söylemeden muhafıza baktım; ama o zaten gözlerini benden ayırmıyordu. Göz göze geldiğimiz an, hızla bakışlarını yere indirdi.

Dadı kalfa odadan çıktı. Muhafız da peşinden çıkacaktı ki sert bir tonla onu durdurdum:

"Sen kal."

O ve aşçı yamağı diğerlerinden farklıydı; bana onlar gibi değil, kendim gibi bakıyorlardı. Konuşmam karşısında şaşırmıştı. Kapıyı kapatıp bana doğru bir iki adım attı ve önümde durdu. Başını eğmiş, ellerini önünde birleştirmişti.

Sesi bir tuhaf çıkarken, "Bir sorun mu var küçük hanım?" diye sordu.

Yataktan kalktım ve adımlarımı doğrudan ona doğru yöneltip karşısında durdum. Bakışları hâlâ yerdeki ahşaplardaydı.

"Bana bak," diye emrettim. Sesimdeki bu buyurgan ton bana hiç yabancı değildi. Annemin çalışanlara karşı takındığı o kibirli, mesafeli tavrın aynısıydı bu. Kan çekiyordu işte... Ne kadar kaçmaya çalışsam da annemin kızıydım ve ister istemez onun bir kopyasına dönüşüyordum.

Yavaşça başını kaldırdı ve bakışlarını doğrudan gözlerime mühürledi. O anki baskıyla yutkundum. Sesimin titremesine engel olmaya çalışarak, "Adın ne?" diye sordum.

"Umut..." diye fısıldadı önce.

Ama hemen sonra ne yaptığının farkına varmış gibi hızla yutkundu, gözlerini yumup başını yeniden önüne düşürdü. Paniklemiş, suçüstü yakalanmış gibi bir sesle, "Yanlış söyledim, affedin küçük hanım," dedi kelimeleri birbirine vurarak. "Adım Ozan."

Başımı hızlıca onaylar gibi sallayıp, "Soyadın ne?" dedim.

Hızla bana baktı ve şaşkınlıkla, "Soyadım mı?" diyerek dudaklarını birbirine bastırdı. Gözlerini kaçırarak, "Kılıçer..." dedi.

Ellerimi arkamda bağlayıp pencereye yaklaştım ve gördüklerim karşısında şaşkınlıkla ağzım açık kaldı. Hayır, burası bir konak değildi; burası koskoca bir saraydı! Ve bu insanlar her kimse, çok önemlilerdi.

Korku tamamen bedenimi sarmıştı. Ellerimin titremeye başladığını fark edince, bunu gizlemek için hızlıca kollarımı göğsümde birleştirip Ozan'a döndüm. Bana dikkatlice bakıyordu.

Ağırca yutkundum. Evet, belki korkuyordum; belki de bu yaşananlar hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Ama ortada şöyle bir gerçek vardı ki, ben her zaman Osmanlı dönemini merak etmiş ve araştırmıştım. Belki buradaki diğer insanlardan zarar görebilirdim ama karşımda duran bu kişi, şu an benden çok daha savunmasız ve çok daha bilgisizdi.

"Peki, biz şu anda kaç yılındayız Ozan?" dedim.

Son yemi atmıştım; belki bir şeylerin ters gittiğini fark edecekti ama artık çok geçti. Zorlukla yutkunup, "Bin altı yüz," dedi.

Ve bingo! Sakince gülümsedim. "Bana dadı kalfayı çağırır mısın?" dedim.

Bana bu sefer gerçekten korkulu gözlerle bakmaya başlamıştı. "Size bir yanlışım olmadı, değil mi küçük hanım?" diye sordu. Korkuyordu, biliyordum. Korkuyordum... Ve hiçbir şeyden haberi yoktu.

"Hayır, olmadı... Sadece biraz başım dönüyor," dedim.

Bir elimi başıma koyup diğer elimi pencerenin pervazına yasladım. Belki de tüm bu yaşananlar bana kurulan büyük bir tuzaktı. Ama ben de öyle kolay lokma değildim. Muhafız bana gerçekten inanmış mıydı yoksa o da mı beni kandırıyordu? Henüz bunu çözemeden, hızlı adımlarla odadan çıktı.

Anında başımı kaldırıp pencereyi açtım ve etrafı incelemeye başladım. Her yer uçsuz bucaksız bir ormanla kaplıydı. Aşağıda bir sürü muhafız devriye geziyor, taşlı yollar uzanıyordu. Kapının önünde ise sıra sıra atlı arabalar duruyordu. Tahmin ettiğim gibiydi; Osmanlı dönemindeydim.

Şaşkınlıkla etrafı incelemeye dalmışken, arkamdaki kapı aniden açıldı.

Dadı kalfa ve Ozan içeri girdi. Dadı kalfa ellerini önünde bağlayıp bana yine o koruyucu gülümsemesiyle bakarak, "Buyurun küçük hanım, beni emretmişsiniz," dedi.

Hızlıca pencereyi kapatıp ellerimi arkamda bağlayarak tam dadı kalfanın önüne kadar geldim. Ozan, bir adım gerilerinde duruyordu. Sert bakışlarımı ikisinin üzerinde gezdirerek, "Kapım neden çalınmadı?" diye sordum.

Ozan dudaklarını birbirine bastırıp başını öne eğdi, tek kelime etmedi.

Dadı kalfa ise, "Estağfurullah küçük hanım, çalmaz olur muyuz?" dedi. "Elbette kapınızı çaldık lakin içeriden ses gelmeyince korkup aceleyle içeri girdik, affedin."

Bunu söylerken Ozan gibi bakışlarını kaçırmıyor, doğrudan gözlerimin içine bakıyordu. Korkuyla yutkunup bakışlarımı Ozan'a çevirdim. "Sen çıkabilirsin," dedim.

Ozan başını sallayıp geriledi. "Ben kapınızın önündeyim efendim," diyerek odadan çıktı ve kapıyı kapattı.

Dadı kalfa, öyle kolayca kandırabileceğim veya istediğim gibi emir verebileceğim biri gibi durmuyordu. Ama ne olursa olsun, bunu ona sormak zorundaydım. Boğazımı temizleyip içimdeki tüm cesareti topladım.

"Kusura bakma," dedim içten bir sesle. Gerçekten de annemin aksine, insanları incitmeyi hiç sevmezdim.

Bir elimi başıma koyup diğer elimi dadı kalfanın koluna yerleştirdim. "Başım dönüyor, iyi değilim..." dedim.

Bu hamlemle bakışları anında yumuşadı ve beni yavaş adımlarla yatağıma doğru götürüp oturttu. Kendisi de yanıma oturup eliyle ateşimi kontrol etti. "Nöbet geçirdiniz, bu çok normal. Her nöbetten sonra böyle olursunuz," dedi.

Zorlukla yutkunup iki elimi birden onun kollarına koydum. "Biz hangi yıldayız dadı kalfa?" diye sordum.

"Bin sekiz," dedi yalnızca. Ama sesi aniden telaşlanmıştı; bu garip soruyu sormamı umursamadı bile. Beni yavaşça yatağa uzatırken, "Bekleyin burada, ben paşa babanıza haber vereyim. Olmadı bir hekim çağırsın," deyip aceleyle odadan çıktı.

Yorganı iyice üstüme çekip yastığa sarıldım, bacaklarımı kendime doğru çektim. Gerçekten de Osmanlı dönemindeydim ve bin altı yüz yılındaydım... Yapayalnızdım. Bu nasıl oldu, buraya nasıl düştüm hiçbir fikrim yoktu ama daha fazla tek başıma kalamazdım. Birileriyle konuşmam, bir şeyler öğrenmem lazımdı; yoksa çıldıracaktım!

Tam o an aklıma biri geldi. Biri daha vardı... Aşçı yamağı.