Keşfet

Casus

İki Zaman Arasında: Kaderin Oyunu

1600

Elif Yılmaz

Ben her zaman inançlı biriydim. Yanımda kimse yokken, kimse bana fısıldamazken bile tüm kalbimle Allah'ın varlığına, adaletine inandım. Ama bazen öyle anlar, öyle ağır imtihanlar yaşadım ki... İsyan etmeden duramadım. Zamanla o feryatlar dindi, yerini sessizce için için ağlamalara bıraktı. Yine de Allah'a yalvarmaktan, 'Neden?' diye sormaktan vazgeçemedim.

Hani derler ya, Allah'tan asla umut kesilmez... Herkesin kaderi, herkesin imtihanı kendine özeldir işte. Benim imtihanım da umut etmek değil, bilakis umut etmemekti. Şayet bir şeye umut bağlayacak olsam, o umudun cezası misliyle geri dönerdi bana. Zannımca Rabbim beni sınıyordu; 'Bakalım bu sefer de umut edecek mi, yoksa bana mı teslim olacak?' diye. Zamanla kırılmasınlar diye kendi umutlarımı kendim körelttim. Ama kalbimin bir köşesinde hep o sessiz gerçek fısıldadı: Başıma gelenlerin hiçbirini, asla hak etmemiştim.

Gözlerimiz şaşkınlıkla portrede geziyordu. Sanki oradaki insanlar aslında bizdik. Sağımda Ozan, solumda ise Eren vardı; ben de ortalarında öylece durmuştum. Hepimiz bize tıpatıp benzeyen o yabancı yüzlere bakıyorduk. Ozan şaşkınca fısıldayarak konuştu: "Bunlar biz değiliz, olamayız da."

Bu sefer Eren fısıldayarak konuştu. "Bu imkansız, ben sizi hayatımda hiç görmedim, tanımıyorum, bilmiyorum," dedi çaresizce. O an fark ettim ki, ben onlara göre daha soğukkanlı ve daha cesurdum.

Gözlerimi portreden ayırmadan derin bir nefes aldım. "Buraya ilk geldiğimiz günü hatırlıyor musunuz?" diye sordum sesimdeki o tuhaf sakinlikle. "Benim çığlığımla beraber odaya girmiştiniz ve birbirimizi ilk defa orada görmüştük."

İkisi de ne söyleyeceğini bilemez bir halde başını sallamakla yetindi. Bakışlarım hala tablodaki o gizemli yüzlerdeydi, portreye bakarak konuşmaya devam ettim. "İşte o günkü çığlığımın sebebi, gözlerimin farklı olmasıydı. Aynada kendimi görüp korkmuş ve bağırmıştım. Şimdi şu portreye iyice bakın, onlarla gerçekten çok benziyoruz. Sadece tek bir fark var."

Kollarımı göğsümde birleştirmiş düşünüyor, zihnimde derin girdaplara sürükleniyormuş gibi hissediyordum. Ozan korku dolu bir ses tonuyla, "Ne farkı?" diye sordu ve portreye doğru bir adım yaklaştı. Aynı anda Eren ve ben de ona eşlik ettik. Parmağımı kaldırıp portredeki kadının yüzüne doğru tuttum. "Onunla ayrıldığımız yer gözler. Benim gözlerim siyah," dedim.

Ozan, ne demek istediğimi anlayarak başını salladı. "Benim de saçlarım sarı değil," diye mırıldandı. Portrede ona tıpatıp benzeyen kişinin saçları sarıydı.

İçimizdeki bu tezatlıkları fark ettikten sonra, ikimizin bakışları da aynı anda Eren'e döndü. Peki, ondaki farklılık neydi?

Eren bıkkın bir nefes alarak, "Benim vücudumda yaralar var," dedi.

Bu sefer ikimiz aynı anda portreye döndük. Gerçekten de oradaki adamın kollarında bile derin yaralar açıkça gözüküyordu. Ozan çaresizce başını sallayarak, "Tamam ama anlamıyorum, bunun bu durumla ne alakası var?" diye sordu.

Ona tam cevap verecektim ki, kapının önünden ani sesler gelmeye başladı. Üçümüz birden aynı anda irkilerek kapıya baktık.

"Hay Allah, nereye gitti bu yamak? Bir sürü işimiz var daha, yemek yapacağız" dedi dışarıdaki ses.

Ozanın "ustam" demesiyle beraber Ozan'a bakarak elimi kaldırdım, sessiz olmalarını işaret ettim. "Tamam, şöyle yapalım," diye fısıldadım planı hızlıca kurarak. "Ben odadan çıkıp onu oyalayayım. Siz de bu portreyi odama götürüp orada bekleyin."

İkisi de bu fikri mantıklı bulup başıyla onaylayınca derin bir nefes aldım. Tam kapıyı açacaktım ki, Eren hızla kolumdan tutup beni kendine çekti. Gözlerindeki endişeyi görüyordum. "Dikkatli ol," dedi sessizce.

Yüzümdeki gerginliği gizlemeye çalışarak hafifçe gülümsedim. "Siz de," dedim aynı sessizlikle. Sonra arkamı dönüp odadan çıktım.

Ozan'ın seslenip durduğu usta, arkasını dönmüş benim odamın kapısını çalıyordu. Kendimi hızlıca toparladım ve ellerimi arkamda bağlayarak otoriter bir duruş sergiledim. "Ne oluyor burada?" dedim sert bir ses tonuyla.

Usta beni görür görmez adeta irkildi. Telaşla ellerini önünde birleştirip saygıyla kafasını önüne eğdi.

"Küçük hanımefendi, yamak Eren'i bulamadım. Belki size bir şey getirmiştir diye düşünüp üst kata çıktım ama burada da yok. Kapınızın önünde de muhafızınız olmayınca merak ettim," dedi neredeyse fısıldayarak.

Onun bu çekingen hallerini izlerken zihnimde aynı soru yankılandı. Buradaki herkes mi benden korkuyordu, yoksa sadece saygısızlık etmek mi istemiyorlardı?

Yutkunup o sert tavrımdan asla ödün vermedim. Ustayı arkamda bırakarak merdivenlere doğru yöneldim. Sesimin alabildiğine rahat çıkmasına özen göstererek, "Onlara ben bir iş verdim, şu an onu yapıyorlar," dedim. "Sen benimle beraber mutfağa gel, akşam için yemek söyleyeceğim. Canım çekti."

Bu sözlerin ardından merdiven basamaklarını birer birer inmeye başladım. Usta da sözümü ikiletmeden, usulca arkamdan gelerek beni takip ediyordu.

Sola dönüp mutfağın kapısını açarak içeri girdim. Usta da hemen benimle beraber girip arkamızdan kapıyı kapattı. Hiç vakit kaybetmeden, "Akşam için tutmaç çorbası, mantı, köfte ve baklava istiyorum," dedim.

İçimden bir an gülümsedim; eğer bendeki bu Osmanlı dönemi bilgisi olmasaydı, muhtemelen üçümüz de bu bilinmezliğin içinde çoktan ölmüştük. Usta emirlerimi alınca saygıyla başını sallayıp hemen hazırlıklara koyuldu. Ona son bir talimat daha verdim: "Ben işim bitince yamağı sana gönderirim."

Usta yine onaylar anlamda başını sallayınca daha fazla beklemeden mutfaktan çıktım. Hızlı adımlarla yeniden merdivenleri tırmanmaya başladım. Odanın önüne varıp tam kapıyı açıyordum ki, arkamdan birinin ismimi zikretmesiyle aniden duraksadım.

Arkamı döndüğümde, benim yaşlarımda kızıl saçlı bir hanımefendiyle karşılaştım. Üzerinde yere kadar uzanan, yüksek yakalı siyah bir entari, onun üzerinde ise kırmızı renkli, uzun kollu ve bel hizasında biten işlemeli bir cepken vardı.

Hemen yanında ise ona benzeyen sarışın bir hanımefendi duruyordu. Onun üzerinde de siyah, uzun kollu ve işlemeli bir entari vardı, beline ise ince bir kuşak bağlamıştı. Yürüdükçe, altındaki beyaz iç entarinin kumaşı hafifçe görünüyordu. Bu kat kat giyim tarzı, onun hem zarafetini hem de bu konağa ait oluşunu asil bir şekilde belli ediyordu.

"Yasemin, senin olaylardan haberin yok galiba," dedi sarışın olan hanımefendi.

Umarım mühim kişiler değillerdir, yoksa isimlerini sonradan nasıl öğrenirdim? Yüzüme sahte bir rahatlık yerleştirerek, "Hayır, haberim yok. Ne olayı?" dedim gülümseyerek.

Bu sefer kızıl saçlı olan hanımefendi sözü devraldı ve "Konakta bir casus varmış," dedi.

Onun bu sözü dudaklarından dökülmesiyle, yüzümdeki o yapay gülüş bir anda solup gitti.

"Ne demek casus varmış? Kim dedi, nasıl öğrendiniz?" diye sordum telaşla. Sesimdeki o ani ürpertiyi gizlemek imkansızdı.

Zihnim hızla dönmeye, düşünceler birbirini ezmeye başladı. Biz casus sayılır mıydık? Hayır, kesinlikle sayılmazdık. Biz buraya kendi rızamızla gelmemiştik ki... Kimse için çalışmıyor, kimseye bilgi toplamıyorduk. Ama bunu buradaki insanlara nasıl anlatabilirdik? Korkudan kalbim göğüs kafesimden çıkacak gibi atıyordu.

Birbirlerine bakıp omuz silktiler. Sarışın olan, "Biz aşağıya gidiyoruz, paşa babam cezasını kesecek," deyince sanki bir anda kanım dondu.

Zorlukla yutkunup, buraya geldiğimden beri ilk defa o kelimeyi telaffuz ettim: "Babam nerede?"

"Odasında," deyip hızlıca merdivenlerden indiler ve dışarı çıktılar.