Keşfet

Kaderin İpek Düğümleri

İki Zaman Arasında: Kaderin Oyunu

Elif Yılmaz

1600

Bir kalp kaç duyguyu taşır?

Her aşk bir hayal kırıklığı taşır.

Aşk herkesi kandırır mı?

Sözler yalancı,

Gözler yabancı.

Dadı kalfanın sözleri havada asılı kalırken bakışlarımı Ozan'a diktim. Onun da gözlerinde benimkiyle aynı şaşkınlık okunuyordu. Aklım almıyordu; bunca şeyin üzerine, bu kadar kısa zaman geçmişken onunla tekrar karşılaşmış olmak istemiyordum.

Eren'in gerçeği bildiği, duruşundan bile anlaşılıyordu. Boğazımda düğümlenen hisle güçlükle yutkundum; dilim damağım kurumuştu.

"Bir bardak su alabilir miyim?" diyebildim kısık bir sesle.

O anda Eren ve Ozan aynı refleksle, neredeyse aynı anda ayaklandılar. Ancak bana suyu uzatan ikisi de olmadı. Aşçı Bulut Efendi, elindeki bardağı nazikçe öne doğru uzatarak araya girdi:

"Buyurun küçük hanım."

"Teşekkür ederim," deyip bardağı elinden aldım ve susuzluğumu bastırmak istercesine iki yudumda bitirdim.

Susuzluğumun fiziksel değil, içimdeki kaygıdan kaynaklandığı belliydi; ne kadar içsem de geçmiyordu.

"Bir bardak daha..." dedim kısık bir sesle.

Bulut Efendi beklemeden ikinci bardağı da doldurup uzattı. Onu da bir dikişte bitirip bardağı tekrar ona uzattım. Tam bardağı yeniden dolduracağı sırada elimi hafifçe kaldırarak araya girdim:

"Yeter."

Hafifçe başını sallayıp bardağı kenara bıraktı ve sessizce tekrar işinin başına döndü.

Dadı kalfa eliyle beni işaret ederek, "Gidin de üstünüzü değiştirin küçük hanım," dedi.

Ne demek istediğini anlamayarak, "Neden ki? Bu elbise güzel değil mi?" diye sordum.

Dadı kalfa elini hürmetle kaldırıp, "Yok, haşa! Elbiseniz çok güzel," dedi hafifçe kıkırdayarak. "Ama diğer küçük hanımlar Paşazade'ye daha hoş görünebilmek için daha şaşaalı giysiler giyerler. Sizin de öyle giymeniz münasip olur... Ama yine de siz bilirsiniz tabii."

Ardından bakışları yüzüme yumuşayarak ekledi: "Zaten sizin gözleriniz birer mücevher gibi..."

Sözleri karşısında yanaklarımın ısındığını hissettim ve utanarak gülümsedim. Ancak o da söylediği bu iltifattan mahcup olmuş olacak ki hemen bakışlarını kaçırıp aceleyle işinin başına döndü.

Yerimden doğrulmamla birlikte Ozan da aynı anda ayağa kalktı. O sırada bakışlarım Eren'le kesişti. İkimiz de gözlerimizi birbirimizden alamıyorduk; sessiz, anlamlandırması güç bir çekim anı dondurmuş gibiydi.

Göz temasını koparmaya çalışarak, "O zaman ben üzerimi değiştireyim," dedim.

Ancak Eren bu sözlerimi ve aramızdaki bakışmayı yanlış anlamış olacak ki hemen öne atıldı: "Ben yardım edeyim!"

Daha ne olduğunu anlayamadan, Aşçı Bulut Efendi hızlı bir hamleyle Eren'in yanına bitip ensesine bir tokat patlattı.

Sinirli ve paylayan bir sesle, "Nereye gidiyorsun sen?" diye çıkıştı. "Paşazadeler geliyor diyoruz, biz ne derdindeyiz, sen ne derdindesin!"

Eren, aldığı okkalı azardan sonra bana bakıp dudaklarını birbirine bastırdı. Yaşanan duruma daha fazla bocalatmamak için hızlıca yutkundum.

"O zaman Ozan da burada kalsın, hazırlıklara yardım eder. Ben de hemen üzerimi değiştirip geleyim," dedim.

Mutfaktakiler başlarıyla onaylayınca Ozan bu kararıma biraz bozulmuş gibi bir bakış attı. Yine de bir şey söylemeyip sessizce Eren'in yanına geçti.

Merdivenleri telaşsız adımlarla çıkarken bir yandan da kendi kendime söyleniyordum:

"Sabah kahvaltısında bir o eksikti zaten..."

Odama girip ahşap dolabımın kapaklarını iki yana açtım.

"Bir de beyefendi için üstümüzü değiştiriyoruz! Neymiş, bizi özenli ve güzel görmeliymiş... Paşazadeye bak sen!"

Dolaptaki elbiselere hızlıca göz gezdirdim. Zaten neredeyse hepsi son derece abartılıydı. Tamam, bir paşa kızı her zaman iyi ve özenli giyinmeliydi ama bunlar bana göre kesinlikle aşırıya kaçıyordu. Aralarından yine de en gösterişli duranını seçip aldım.

Işık vurdukça hafifçe parlayan, beyaz atlas kumaştan yapılmış uzun bir elbiseydi bu. Kumaşın üzerine ince bir işçilikle işlenmiş çeşitli çiçekler, eteklerime doğru zarifçe dağılıyordu. Pembe güllerin arasına serpiştirilmiş küçük kırmızı çiçekler ve yeşil yapraklar, beyaz atlasın üzerinde adeta canlı bir tablo oluşturuyordu.

Üzerimi giyinip aynada kendime baktım. O an aniden annem geldi aklıma; içimi amansız bir hüzün kapladı, ağlama isteğim nüksetti. Acaba şu an ne yapıyordu?

Gözlerim dolu dolu aynadaki yansımama bakarken aşağıdan gelen hareketliliği ve sesleri duydum. Yüksek ihtimalle Paşazadeler gelmişti. Kendimi toparlamak için hızlıca yüzümü yıkayıp kuruladım. Ağlamamak için direnmekten yüzümün kızardığına emindim.

Derin bir nefes alıp odamın kapısını açtım. Merdivenlerden aşağıya adım adım inerken konağın ahalisi çoktan iki yana sıralanmıştı bile. Merdivenlerin sonunda ise Paşazade ve ailesi duruyordu.

Paşazade'nin üzerinde, tıpkı benim üzerimdeki gibi ışık vurdukça hafifçe parlayan beyaz atlas kumaştan dikilmiş uzun bir kaftan vardı. Yakası ve kollarındaki ince altın işlemeler kıyafetine zarif bir ihtişam katıyordu. Kaftanın altına beyaz, bol kesimli bir pantolon ile ince beyaz bir gömlek giymişti. Belini sarmalayan altın işlemeli kuşağın arasına ise kabzası ustalıkla işlenmiş hançeri iliştirilmişti. Ayaklarında ise koyu renk deri çizmeler vardı.

Nedense o an gözüme fazla yakışıklı görünmüştü. Bakışlarımı üzerinden çekmeye çalışarak hızlıca merdivenlerden indim ve tam önünde durup onunla karşı karşıya geldim. O an, tam da o saniyede bir kez daha anladım ki...

O zaten inkâr edilemeyecek kadar yakışıklı bir adamdı.