Kafesteki Kuşlar
İki Zaman Arasında: Kaderin Oyunu
1600
Elif Yılmaz
Aynada elbisemi süzüyordum. Tuhaf bir şekilde, bu sefer yüzüme bakmaktan utanmadım. Annem gibi beni döven, bana işkence eden kimse yoktu burada. En azından, şimdilik olmadığını umuyordum. Dolapta renk renk, çeşit çeşit kıyafetler vardı; içlerinden lacivert elbiseyi bulup giymiştim. Hayatım boyunca hep böyle elbiseler giymek istemiştim ben. Aslında giymiştim de... Ama ne zaman giyecek olsam, annem beni bayıltana kadar döver ve o güzelim kumaşları üzerimden sökercesine çekip alırdı.
Ciğerlerimi derin bir nefesle doldurup içinde çırpındığım bu durumu tartmaya çalıştım. Buradan kurtulmalıydım, başka çarem yoktu. Çok şükür ki bu sefer tek başıma değildim. Hemen kapımda bekleyen muhafız, yani Ozan... Onun da buraya ait olmadığından adım gibi emindim. O da tıpkı benim gibi bu dünyaya yabancıydı.
Ve tabii bir de aşçı yamağı vardı... En kısa sürede onunla da konuşup bu anlaşılmaz durumu çözmem gerekiyordu. Fazla vakit kaybetmeden odadaki çekmeceleri alelacele kurcalamaya başladım. Burada öylece oturup kaderimi bekleyemezdim; bir yolunu bulup aşağıya inmeli ve bu bilinmezlikten kurtulmak için bir şeyler yapmalıydım. Bu evdeki insanları tanımıyordum ve ne olursa olsun kendimi korumak zorundaydım. Nihayet en alt çekmecenin dibinde, parıltısıyla göz alan küçük bir hançer buldum. Kalbim hızla çarparken, hançeri elbisemin gizli kıvrımları arasına sıkıştırıp sakladım.
Kapıya doğru ürkek bir iki adım attım. Elim kapı kolunda asılı kaldı. Durdum, derin bir nefesle sakinleşmeye çalıştım ama kalbim delicesine çarpmaya devam ediyordu. Her an her şey olabilirdi. Sonunda ne olacaktı? Ya ölecektim ya yaşamak için öldürecektim ya da bu çaresizliğin içinde çıldıracaktım. Dilerim ki kimsenin canını yakmadan buradan kurtulabilirim... Kapıyı yavaşça çektim. Karşımda, sessiz bir gölge gibi Ozan belirdi.
"Buyrun küçük hanım, bir arzunuz mu vardı?" dedi, ses tonu buz gibiydi.
"Hayır, bir arzum yok," dedim en az onun kadar sert bir çıkışla. "Sadece sarayı gezeceğim."
Muhafız önümde dikilip, "Bekleyin, paşa babanıza haber edeyim o vakit," dediğinde kaşlarım öfkeyle çatıldı.
"Esir miyim ben burada? Kimseye haber vermeyeceksin. İstediğim zaman, istediğim yerde olurum ben!"
Sözümü bitirir bitirmez kapıyı sertçe çarptım. Kalbim göğsümden fırlayacak gibi atarken karşıdaki geniş merdivenlere yöneldim ve basamakları teker teker inmeye başladım. Az önce sergilediğim o mağrur duruşa kendim bile inanamıyordum; arkamda bıraktığım o muhafıza karşı neye güvenip bu kadar cesur konuştuğumu gerçekten bilmiyordum.
Merdivenin son basamağını da bitirip sağa döndüm. Kapalı bir kapı çıktı karşıma. Kulaklarımı kabarttım, içeriden tencere ve odun sesleri geliyor, odaya buram buram yemek kokuları sızıyordu. Aradığım ipucu tam oradaydı. Fazla vaktim yoktu, kapıya doğru bir adım daha attım.
Nilüfer- Son Arzum
Kapıyı yavaşça açıp kendimi içeri attıktan sonra hemen arkamdan kapattım. Seslenmek için dudaklarımı araladığım an, mutfağın bitişiğindeki o açık kapıdan sızan sesle buz kestim. Görüş açımın dışında kalan birisi, kendi kendine şarkı söylüyordu. Üstelik bu ne bir saray musikisiydi ne de eski bir halk türküsü... Bu, hafızamda çakılı duran, 2026 yılına ait modern bir şarkıydı. Kalbim göğüs kafesimi zorlarken, o odaya doğru çekildiğimi hissettim.
Kapının eşiğine vardığımda aşçı yamağı tam karşımdaydı. Arkası dönüktü. Şarkıyı mırıldanarak başını yavaşça bana doğru çevirdi ve gözlerimiz birleşti. Yakalandığını anlayınca hemen dudaklarını birbirine bastırıp sesini kesti. Onun bu haline hafifçe gülümsedim. Muhafız Ozan'ı bilmiyordum ama bu aşçı yamağı kesinlikle benim dünyama, benim zamanıma aitti. Yalnız değildim.
"Son Arzum..." dedim. Şarkının adı buydu ve ne tesadüftü ki ben de çok severdim bu şarkıyı.
Bedenini tamamen bana çevirip üzerime doğru birkaç adım attı. Sesini alçaltarak, "Anlamadım küçük hanım?" dedi.
Elinde kırmızı bir elma vardı. Bakışlarımla elmayı işaret edip gözlerinin içine baktım. "Söylediğin şarkı," dedim tekrardan. "Adı, Son Arzum."
Aşçı yamağı elindeki elmayla birlikte büyük adımlar atarak tam karşıma geçti. Çıktığı o loş, erzak kokulu yerin kiler olduğunu şimdi daha net görüyordum. Gözlerini gözlerime kenetlemişti, benden tek bir saniye bile ayırmıyordu bakışlarını. Ben de aynı dikbaşlılıkla ona bakıyordum. Sessizlik o kadar yoğundu ki, mutfaktaki odunların çıtırtısından başka hiçbir şey duyulmuyordu.
"Yanlışınız var," diye mırıldandı, elindeki elmayı sıkıca tutarak. "Ben yalnızca Karacaoğlan'dan bir türkü havalandırıyordum."
"Öyle mi?" dedim, meydan okuyan bir tavırla kaşlarımı kaldırırken.
Ona doğru bir adım daha attığımda yakınlığımız iyice artmıştı. Yakalanmanın verdiği o telaşla boğazının düğümlendiğini gördüm; yutkunarak, "Öyle," dedi ama gözleri aksini söylüyordu.
"Söylediğin şarkı," dedim üzerine basa basa. "2026 yılının şarkısı."
Sözlerimin ardından adeta beti benzi attı, donakaldı. Telaşla, "Yanılıyorsun, o şarkı 1976 yılında çıktı," diyerek kendini savundu. Kendince bir çıkış yolu arıyordu ama bu sözlerle kendi sonunu hazırladığını, asıl şimdi köşeye sıkıştığını saniyeler içinde o da kavradı.
Dudaklarımdan keyifli bir kıkırtı döküldü. Bakışlarımdaki o muzip ifadeyle yüzüne baktım. "İyi güzel de... Biz 1600 yılındayız Yamak Bey. Onu ne yapacağız?"
Gözlerini sıkıca kapatıp başını önüne düşürdü. İnkar etmenin bir yolu kalmamıştı artık. Onun bu çaresiz haline bakıp elimi uzattım, parmaklarının arasındaki kırmızı elmayı aldım. Ondan derin bir ısırık alırken arkamda harıl harıl yemek pişen tezgaha arkamı verdim. Bu hamlem karşısında yüzünde kırılan o korku dolu şaşkınlığı izledim. Ne bekliyordu ki benden? Kendisi gibi bu zamanda sıkışıp kalmış birini gidip ihbar edeceğimi mi?
"Bence hemen konuşmalıyız," dedim, ağzımın dolu olmasını hiç umursamayan bir rahatlıkla. "İşini bitirir bitirmez odama gel, yamak bey."
Elimdeki elmadan son bir lokma daha koparıp arkamdaki sıcak tezgaha bıraktım ve tek bir saniye bile beklemeden kapıya yöneldim. Arkamda şaşkınlıktan donakalmış bir adam bırakarak oradan uzaklaştım.
Merdivenlerin sonuna gelip sola saptığımda muhafız tam karşımdaydı. Yüzümdeki korumacı, sert ifadeyi bozmadan ona doğru adımladım. Yanından geçerken net bir sesle, "Aşçı yamağı buraya gelirse onu içeri al," emrini verdim. Kendimi odanın güvenli havasına bırakıp kapıyı kapattığım sırada, dışarıdan "Emredersiniz küçük hanım," yanıtı yükseldi.
Adımlarım portrenin önünde durdu. Ellerimi göğsümde birleştirip duvardaki kadına bakmaya başladım. Dün paşa, nöbet geçirdiğim için hekim çağırtmış, bana baktırmıştı ama gözlerim hakkında kimse tek bir kelime bile etmiyordu. Oysa portredeki kadınla tek eşleşmediğimiz nokta gözlerdi. Ve işin en tuhafı, ben hâlâ buradaki adımı bile bilmiyordum; herkes bana "küçük hanım" deyip duruyordu. Neydi bu kadının adı? Belki bir yerlerde bir ipucu, bir şey bulurum umuduyla etrafı yeniden aramaya başladım.
Hamamın ağır kapısını araladığım anda gözüm yerde duran zarfa takıldı. Hayretler içinde zarfı yerden alıp kapıyı sıkıca kapattım. Nefes nefese zarfın mührünü söküp mektubu çıkardım. Karşımda, buranın loşluğuna tamamen yabancı olan koskocaman, rengarenk bir kuş figürü duruyordu. Ve o figürün hemen altında, kaderimi sorgulatacak o satırlar yazılıydı:
Kuşlar özgür olduklarını zannederler. Yerlerini aldığınız kişiler de özgür olduklarını zannediyorlardı... Ta ki kader yüzünü gösterene kadar. - Z. T
Bu dehşet verici satırlar ne anlama geliyordu? Zihnim bu soruyla çalkalanırken kapının çalınmasıyla irkildim. Elimde o uğursuz mektupla öylece kalakalmıştım. Kapı açıldı, aşçı yamağı içeri adım attı ama yalnız değildi; arkasında muhafız dikiliyordu. Elimdeki kağıdı gizleme zahmetine bile girmeden, tüm öfkemi muhafızın üzerine kusarak sesimi yükselttim:
"Senin ne işin var burada? Ben sana içeri girme desturu verdim mi, hadsiz!"
Muhafızın sessizliğini aşçı yamağının fısıltılı ama sert sesi böldü: "Bağırmayı kes küçük hanım, o da bizden. Üstelik mühim bir şey bulmuş."
Şaşkınlıkla kaşlarımı kaldırıp, "Nasıl yani?" diy