Keşfet

Kalemle Yazılmış Kader

İki Zaman Arasında: Kaderin Oyunu

Elif Yılmaz

1600

Kendimi bildim bileli, tek bir arzunun gölgesinde yaşadım: Gitmek. Ruhumu daraltan bu evden, beni her gün biraz daha eksilten ailemden, hatta bazen aynadaki aksimden bile kaçıp gitmek... Biliyordum, bu hikayedeki kördüğüm ben değildim. Sorun onlardı, ailemdi. Çocukluğum, dört duvarı görünmez bir kutunun içinde geçti. Nefes almama ancak kutunun kapağını canları istediğinde aralayarak müsaade ediyorlardı. Oysa ben sadece özgürce solumak, o kutunun dışındaki dünyayı tenimde hissetmek istiyordum.

Sonra önüme bir kurtuluş bileti koydular: Üniversite sınavı. Kazandığın an gidebilirsin, dediler, arkana bile bakmazsın, seni rahat bırakırız. Bu yalana sarılmak, hayata sarılmaktı benim için; inandım. Ruhumu acıtan bir ihtimale sığındım: Belki de onlar da benden bıkmıştı. Bir evladın, ailesinin ondan bıktığını düşünerek teselli bulması ne acımasız bir çelişkiydi... Bu düşünce içimi kemirse de pes etmedim. Çünkü her şeye rağmen, hayatımda ilk kez yalnızca kendim için bir nefes almak, kendim için yaşamak istiyordum. Oysa verdikleri tüm sözler, beni o kutuda tutmak için söylenmiş büyük bir aldatmacadan ibaretti.

O nottan sonra, sanki hiçbir şey yaşanmamış, buradaki hayatlarımız sadece yerine getirilmesi gereken mekanik bir görevmiş gibi sessizce yerlerimize çekilmiştik. İçgüdülerimiz bizi ait olduğumuz rollere savurmuştu sanki: Ben odamın yalnızlığına sığındım; aşçı yamağı olan Eren, bildiği ve güvende hissettiği tek yere, mutfağa yöneldi. Bir muhafız olan Ozan ise sadakatini ve koruma içgüdüsünü bırakamayarak, kapımın hemen önündeydi.

Her zamanki gibi yatağımda uzanıyordum. Başka hiçbir şey yapmıyordum ve bu durum her zaman güzel olmuyordu; özellikle de 2026 yılından 1600 yılına ışınlandıysanız... eski zamanları seviyorum, evet; ama yine de burada yapacak çok bir şey yok.

Kapım çalınca, yatakta doğrulma zahmetine bile katlanmadan, sadece "Gel," dedim. Hatta üzerimdeki yorganı kendime daha sıkı çekerek, kapıdan içeri giren kişiye baktım.

Gelen Eren'di. Elinde bir tepsi vardı, kahvaltımı getirmişti. Tepsiyi masanın üzerine bırakıp doğrudan bana baktı. Bense yüzümdeki o yabancı ifadeyle tepsiye bakıyordum. Bir terslik olduğunu hemen anlamıştı. O sırada Ozan da aralık kalan kapıdan bizi izliyor, aramızdaki bu sessiz gerilimi tartmaya çalışıyordu.

Derin bir nefes alıp yatağımda doğruldum. Doğrudan Ozan'ın gözlerinin içine bakarak, "İçeri gel, size bir buyruğum olacak," dedim. İkisi de neye uğradığını şaşırmış, anlamaz bakışlarla bana kalmıştı. Yine de Ozan ikiletmedi; içeri adımlayıp kapıyı arkasından kapattı.

Onlara hak vermemek elde değildi; ne bu yabancı zamana ne de buranın diline alışabilmişlerdi. Güzelce evlerine gitmek dururken, neden bu bilinmezliğin içinde kalmayı seçsinlerdi? Fakat benim durumum çok başkaydı. Benim hiçbir zaman evim diyebileceğim bir yerim olmamıştı ki... Yıllarca ömrümü tükettiğim o şatafatlı, o görkemli evi şimdi hatırlamak bile içimi ürpertiyordu.

Tam yutkunup konuşmaya niyetlenmiştim ama Eren'in hamlesiyle kelimelerim boğazımda düğümlendi. Yatağa, hemen yanıma oturup elini şefkatle elimin üzerine bıraktı. Gözlerimin içine bakarak, "Bir sorun mu var?" dedi. Onun bu samimiyetiyle birlikte Ozan da sessiz kalamadı ve yatağın diğer ucuna ilişti. Bir kez daha aralarındaydım; Eren sağımda, Ozan ise solumda bana sessiz birer sığınak olmuşlardı.

Doğrudan Ozan'ın gözlerinin içine bakarak, "Ben burada kalmak istiyorum," dedim. Bu sözümle birlikte Eren irkilerek elini elimden çekti. "Nasıl yani? Ne demek bu?" diye sordu. Sesindeki o gizleyemediği korkuyu fark edince hemen ona döndüm. Sakinleştirmek ister gibi elimi omzuna koyup hafifçe gülümsedim. Üzerinde bol bir gömlek, altında koyu renk bir pantolon vardı; başında ise her zamanki gibi sade bir bez takke bulunuyordu.

Ağzımı açıp durumu açıklayacaktım ki, Eren yatağın kenarından bir hışımla ayağa kalktı. Şaşkınlık ve korku dolu bakışlarımı bu kez solumda oturan Ozan'a çevirdim. İçimdeki o derin endişeye rağmen duruşumu bozmadım ve oldukça net bir sesle ekledim: "Size yardım ederim, buradan gitmeniz için elimden gelen her şeyi yaparım... Ama ben gelemem."

"Niye?" dedi Ozan. İkimiz de aynı çaresiz bakışlarla birbirimize bakıyorduk; gözlerimizde aynı korku vardı. Ama Eren korkudan ziyade, gitgide daha da öfkeli görünüyordu. Derken Ozan da ağır adımlarla ayağa kalktı. Onlar dikilince mecbur ben de yorgun adımlarla doğruldum; üçümüz de yatağın önünde, karşı karşıya gelmiştik.

Ozan'ın da üstünde siyah bir gömlek, onun üzerinde ise koyu renk bir kaftan vardı. Bol kesimli pantolonu adımlarını rahatlatırken, belindeki deri kemere asılı kılıcı ona son derece heybetli bir görünüm veriyordu. Karşımda böylesine güçlü ve kararlı duran bu iki adamın arasında, vereceğim cevabın ağırlığını omuzlarımda hissediyordum.

Yatağın önünde karşı karşıya geldiğimizde, üzerimdeki yere kadar uzanan siyah gece entarisi odanın kasvetli havasına karışıyordu. Bakışlarındaki baskıya direnmek adına ellerimi göğsümde bağladım ve dik bir duruşla onlara baktım. Artık geri dönüşü olmayan o cevabı vermeden hemen önce, tüm cesaretimi bu duruşun arkasına gizlemiştim.

"Benim bir ailem de evim de yok... Burası benim için daha iyi bir yer," dedim düz bir sesle ve ikisinin de yüzüne bakmadan. Gözlerimi odanın boşluğuna dikmiştim çünkü onlardaki o şaşkınlığı ya da acımayı görmeye dayanamayacağımı biliyordum.

Eren öfkesinden hiçbir şey kaybetmeden, "Burası hepimiz için tehlikeli," diye çıkıştı. Cümlesi odada yankılanırken, gözüm Ozan'a kaydı. Ozan da ciddi bir ifadeyle Eren'in sözlerini başını sallayarak onaylamıştı. Karşımda, bu yabancı devrin tehlikelerine karşı birleşmiş iki duvar gibi duruyorlardı.

Gözlerimi hâlâ o boş duvara dikmiş, onlara bakmaktan kaçınıyordum. Ciğerlerimi yakan derin bir iç çekişle, "Beni anlamıyorsunuz," diye fısıldadım. "Ben artık orada yaşayamam. Beni korkutan şey yalnız kalmak değil; ailemin beni tekrar o eve mahkûm etmesi. Beni rahat bırakmayacaklar, bunu biliyorum. Bu yüzden tekrar o eve dönemem."

İnsan olmanın fıtratındaydı belki de; herkes eninde sonunda evine dönmek isterdi. Bazı yaralı kalpler hariç tabii... Çünkü o kalpler bir kez kırıldı mı, bir daha hiçbir mekâna ait olamazlardı; onların tek evi, yine kendileri olurdu.

Eren parmağını bana doğru kaldırarak, "Olmaz, izin vermiyorum!" diye çıkıştı. Hemen ardından elini hızla indirip kolumu kavradı. "Buraya beraber geldik, beraber gideceğiz," diyerek beni sertçe kendine doğru çekti. Gözlerindeki o amansız öfkenin arkasında, beni bu bilinmezlikte kaybetmekten ne kadar çok korktuğunu görebiliyordum.

Tam o anda, boşta kalan diğer elimi Ozan'ın tuttuğunu hissettim. Parmaklarını sıkıca parmaklarımın arasına geçirerek bana doğru bir adım yaklaştı. Sesi Eren'inkine kıyasla çok daha ılımlı, çok daha yatıştırıcıydı. "Bizim birbirimizden başka kimsemiz yok," dedi gözlerimin içine bakarak. "Benim de hayatım çok iyi değil ama burada da yaşanmaz... Baksana, kendi bedenlerimizde bile değiliz. Hem... Kendi yılımıza dönersek seni yalnız bırakacağımı kim söyledi?" Sözünü bitirirken yüzüne sıcak bir tebessüm yerleştirip hafifçe göz kırptı.

Ozan, Eren'e anlam veremediğim bir bakış atıp elimi bıraktı. "Size daha mühim bir şey söyleyeceğim," dedi ciddi bir sesle. Bu sırada Eren'in kolumdaki eli yavaşça bileğime doğru kaymıştı. Bakışlarımı hızla ona yönelttim. Eren zorlukla yutkunarak ellerime dokundu ve beni usulca kendinden ayırdı. Ozan ise boğazını temizleyerek aramızdaki bu sessiz bakışmayı bıçak gibi sonlandırdı. Kendimi çabucak toparlayıp dikkatimi yeniden Ozan'a verdim. "Nedir bu aciliyeti olan konu?" diye sordum. Ama içimden bir ses, bu kalma konusunu henüz kapatmadığımı fısıldıyordu.

"Duyduğuma göre sen beni özel koruman olarak paşa babana söylemişsin," dedi Ozan. Duyduklarımla kaşlarımı şaşkınlıkla yukarı kaldırdım. "Çok daha iyi muhafızlar varken neden peki?" diye sordum, bu hamlenin arkasındaki mantığı anlamaya çalışarak. Ozan ise umursamaz bir tavırla omuzlarını silkeleyip, "Bilmiyorum,"dedi. O sırada Eren ellerini arkasında b